Köşe Yazıları

Akrep gibisin kardeşim…

“Akrep gibisin kardeşim,
Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
Serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
Midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.”(*) 

Heybeliada’da ilkbaharı yaşamak başlı başına bir ayrıcalıktır. Ada bir yandan adeta cennetin bütün renkleriyle sizi büyülerken, bir yandan da mis gibi çiçek kokuları ile başınızı öyle bir döndürür ki, kanatlanıp uçmanın hazzını duyarsınız.

Hele bir de yaşınız 21-22 ise… “Başını göğsüme sakla sevgilim / Güzel saçlarında dolaşsın elim / Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim / Sevişen yaramaz çocuklar gibi”(**) misali daha nice mısraları, şiirleri ezbere okumaya başlarsınız…

Böylesine duygular içerisinde akşam yemeğini bütün öğrenciler, hep birlikte yedikten sonra ders çalışmak için zorunlu olarak bulunmamız gereken ‘etüt saati’ için dershanelerimize gitmiştik.

Tarih 16 Nisan 1981. Yer İstanbul Heybeliada’daki Deniz Harp Okulu.

Final sınavları yaklaşıyordu. Adaya veda etmemize ve Donanmaya katılmamıza yaklaşık üç ay kalmıştı. Etüt başlayalı henüz 15-20 dakika olmuştu. Bütün dershanelerde geçmiş günlere göre daha hassas bir şekilde mevcutlar alındığını ve nöbetçi öğretmenler dışında muharip subayların oluşturduğu alay teşkilatından subayların da koridorlarda bulunduğunu gördük.

Yüksek perdeden tok bir ses, sertçe emretti: “Herkes yerine otursun, kimse dolaşmasın!”

Dershaneye iki subay girdi ve masalarımızı, kitaplarımızı, çantalarımızı aramaya başladı. Fakat bir tuhaflık vardı… Çoğunluğun eşyalarına öylesine bakılırken bazılarımız didik didik ediliyordu. Ertesi gün altı Harp Okulu öğrencisi alenen gözaltına alındı.  Beş öğrenci aynı nezarete, bir öğrenci ise farklı nezarete kondu.

Aramalarda ele geçirilenler inanılmazdı! Nazım Hikmet’in bir şiir kitabı, bir edebiyat dergisi olan ‘Varlık’, eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in çıkardığı ve yazılarını da yayımladığı haftalık aktüel dergi ‘Arayış’… Üstelik bu dergiler okula getirildiğinde bölük komutanlarına imzalatılıp okuma izni de alınmamıştı… Anlayacağınız ortada çok büyük bir suç vardı!

28 gün süren nezaret sonrası Nazım Hikmet’in şiir kitabı adeta bomba muamelesi görecek, okulu derece ile bitireceği kesin olan ve ayrı nezarette tutulan arkadaşımızın çok sevdiği mesleğine kavuşmasına iki ay kala okuldan ve askerlikten ilişiği kesilecekti.

Diğer dört öğrenci ise subay olarak mezun olacak, bunlardan üçü gönülleri kırgın bir şekilde daha üsteğmen rütbesinde iken yollarını askerlikten ayıracak, biri ise mesleğinde sonuna kadar devam edecekti… O da 30 yıl içerisinde ve sonrasında neler yaşayacağını o zamanlar asla tahmin edemezdi…

* * *

Daha önceki yazımda da sözünü ettiğim arkadaşım taburcu olmuştu. Hastanedeki sohbetimizin etkisini henüz atlatmıştım.  Evinde kendisini ziyarete gittim, daha iyiydi. Odasında baş başa oturduk.

“Seni iyi gördüm, rengin yerine gelmiş” dedim.

Sağlık konusuna girme. Sevmiyorum. Bu boyutu sadece kendim hissetmek istiyorum” diye cevapladı.

“Hala yaşın kadar kardeşin miyim?” diye takıldım.

“Elbette! Ama asla kan kardeşim değilsin” deyince kahkahalarla güldük. “Bizi güldüren kan kardeşi ‘doğulu Yankee’ler sağ olsun ve en az yüz yıl yaşasınlar” dememle birlikte koptuk gülmekten…

“1980 yılında vatansever(!) Deniz Harp Okulu öğrencisinin yazdığı şu mektubu” göreyim dedim. Arkadaşım 40 yıl önce yazılmış ve rengi sapsarı olmuş dört sayfalık ihbar mektubunu komutanlığın üst yazısı ile birlikte çıkardı ve önüme koydu.

* * *

“(…) Aşağıda belirttiğim olaylar vatansever, Atatürk Devrim ve İlkelerine bağlı bir asker olarak beni bu şekilde hareket etmeye zorlamıştır.

  1. Deniz Harp Okulu 1/S öğrencilerinin Eylül ayı içinde TCG Cezayirli Gazi Hasan Paşa ve TCG Savarona gemileriyle çıkmış oldukları deniz eğitim tatbikatında ilk kez bu sınıf içinde (…) faaliyetler şu şekilde cereyan etmiştir.
  2. TCG Savarona gemisine bir kısım öğrenciler tarafından (…) başta Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal’e ait olmak üzere (…) okunmuş ve okutturulmuştur. Bu öğrencilerin elebaşları şunlardır. (5500 sınıfından dört Harbiye-2 öğrencisinin açık ismi yer almaktadır)
  3. TCG Savarona gemisinde (…) vatan haini olarak (…) Nazım Hikmet’e ait çeşitli türküler ve (…)
  4. (…) çeşitli limanlarda kurtarılmış bölge ilan edilen yerlerde kahvehanelere giderek (…)
  5. Ocak 1980’de öğrenciler tarafından hazırlanıp yapılan moral gecesinde (…) marş ve türkülerin söylettirmeye teşvik ettirmiş ve birkaç öğrenci tarafından da söylendiği görülmüştür.
  6. 12 Mart 1980 günü MİT Müsteşarlığınca hazırlanıp Deniz Harp Okulu öğrencilerine sunulan (…) konferansı verenlerin faşist oldukları iddia edilmiştir. Bu öğrenciler arasında; 4. sınıftan dört (3000’ler sınıfından açık kimlikleri belirtilmiş), 3. sınıftan dört (4000’ler sınıfından açık kimlikleri belirtilmiş), 2. sınıftan dört (5500 sınıfından açık kimlikleri belirtilmiş), 1. sınıftan bir (6000’ler sınıfından açık kimliği belirtilmiş) öğrenci vardır.

(…)

  1. (…) Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Erol Toy, Orhan Kemal, Orhan Hançerlioğlu gibi yazarlara ait kitaplar olup, açık bir şekilde propaganda amacı taşımaktadır.

(…)

  1. (…) Hafta sonlarında, (…) bulunan (…) evinde çeşitli toplantılar yapıldığı belirlenmiştir. Aynı şekilde (…)’nın Kadıköy yakasındaki öğrencileri toplayarak Halkevi, Halk-Der gibi (…) götürdükleri bilinmektedir.

(…)

Yukarıda açıkladığım nedenlerden dolayı, bu öğrenciler hakkında gerekli işlemin yapılmasını arz ederim.

BİR DENİZ HARP OKULU ÖĞRENCİSİ”

* * *

Mektubu defalarca okudum. Böyle bir mektubu okurken ister istemez bir yandan da süratli analizler yapmak kaçınılmaz oluyor.

“Bu mektupta yer alan ifadeler 1971 yılına ait bir gazetenin yıllığında yer alan haberi hatırlattı bana. İhbarcı iki denizci ile ilgili haberdi. Biri subay diğeri Harp Okulu öğrencisi. Onların ifadesine çok benzeyen ifadeler var.” dedim.

“Zaten bu kalıp ifadeler dışında yazabilecekleri çok fazla bir şey bulamazlar” dedi ve küçük bir not defteri çıkararak aldığı notlar üzerinden konuşmaya başladı.

“Bu mektup üzerine MİT ismi geçenleri ve çevresini takibe alıyor. Bir yıl süren takip sonrası somut bir veriye ulaşamıyor. Bunun üzerine okul idaresi kesin sonuç alacak bir adım atmaya karar veriyor. Okula girişlerde, çıkışlarda ve değişik zamanlarda zaten arama yapılırdı. İşte o gün, yani 16 Nisan 1981 günü verilecek karara gerekçe bulacak bir arama yapılıyor.

Aramada bulunan dergiler zaten okula giriş-çıkışlarda sorun yaratacak nitelikte değildi. Ancak ‘ibret olsun’ denecek kararlar gerekiyordu. Beş öğrenciye ‘dergileri imzalatmadan okula sokmaktan’ ceza verildi. İlişiği kesilen arkadaşımızda Nazım Hikmet’in şiir kitabının çıkması ise verilecek karar için onları çok mutlu edecek bir gerekçe(!) oluşturmuştu. Arkadaşımızın disiplin mahkemesinde peş peşe sorulan soruların sonuncusunda ‘Bak! Seni ihraç ederiz anlat bildiklerini’ diye ikaz edilmesi üzerine, sinirlerine hakîm olamayıp ‘Atarsanız atın’ demesi ise karar vericileri çileden çıkartmıştı. Bildiğim kadarı ile okulu üçüncü bitirme olasılığı yüksekti…”

Durakladı ve “Bunu da vurgulamam gerekiyor” dedi.

“Disiplin mahkemesine çıkarılacaktık. Saatlerdir bekliyorduk. Bu sırada yanı başımızda bir yüzbaşı bekliyordu. Son derece sevecen bir şekilde ve ısrarla bizimle sohbet etmeye çalışıyordu. Kısa bir süre sonra anlamıştık. Bizden bilgi edinmeye ve bu bilgileri ilgililere iletme görevine kendini adamıştı. Çok ama çok zorumuza gitmişti. Ama hayat kendisine bu yaptığını ödetecekti. Tam 30 yıl sonra…” diyerek devam etti.

“Okuldan ilişiği kesilen arkadaşımızın ilişik kesilme nedeni disiplinsizlik(!) olarak tebliğ edilmişti. Oysa arkadaşımızın altı yıl boyunca disiplin notu en yüksek not olan ‘A’ idi. Yedinci yıl mezuniyete iki ay kala notu ‘F’ yapılmış ve okul ile ilişiği kesilmişti.

İhbar mektubunda ismi geçenlerden sadece dört kişi operasyonun hedefine alınmıştı. Nezarete alınan diğer iki kişinin ismi ihbar mektubunda da geçmiyordu. İhbarda ismi geçen diğer öğrencilere yönelik ise herhangi bir işlem yapılamamıştı. Belki de ‘gözünün üstünde kaşın var’ denecek bir bulgu yoktu. Bu veriler ışığında hedefte Harp Okulu 3’üncü sınıf öğrencilerinin (4000’ler sınıfı) ve özellikle bazılarının olduğu kesindi. ‘Niye?’ diye sormamız gerekir. MİT’in hedefteki bütün öğrenciler için bir tespiti yoktu. Bu hususun sözlü olarak da iletildiğini biliyorum. O halde kurban isteyenler kimlerdi?”

“Bu soruların cevabını biz veremiyor muyuz?” diye sordum.

Tebessüm ederek “2 Nisan 2010 tarihinde MİT Müsteşarlığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ‘Balyoz Oluşumu Yoktur’ yazısını da göndermişti. Bu yazı herhangi bir şey ifade etti mi? Hayır. Ama bu konu hakkında söyleyeceklerim çok. Bununla ilgili bir hayli çalışma yaptım. Sırayla…” dedi. Sonra bir torbaya uzandı içerisinden kalınca bir klasör, iki ciltlenmiş beyaz kitap ve 6TB’lık hard disk’i çıkardı.

“Bunları sana veriyorum. İncele… Sonra bana getir. Ama şaşırma! İçinde 3-4 şarlatan göreceksin…” dedi.

Verdiklerine hızlıca göz gezdirdim. Ciltlenmiş kitaplar 1984 yılına ait İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığına ait idi. Klasörde ise sıkıyönetim savcılıklarında ve idari makamlarda verilen ifadelerin kopyaları vardı. 6TB’lık hard diskte ise 2010 yılının modası FETÖ Casusluk Kumpası davalarının dosyaları vardı.

“Bunlar ne alaka, şarlatan dediklerini bulmam, bütün bunları incelemem aylarca sürer. Bir de 1980’ler ile 2010’lar arasında nasıl ilgi kuracağım. Bunlar alakasız davalar” dedim.

“Sus ve dikkatimi dağıtma!” dedi. Bir zarfı aldı, içinden iki fotoğraf çıkardı ve bana uzattı.

Üstte olana baktım. Aşinaydım. “Bu fotoğraf basında çıkmıştı” dedim.

Fotoğrafta Fethullah Gülen’in sağında ve solunda duran takkeli ve cübbeli kişiler bizim sınıfımızdandı. Onların okuldan mezun olmalarında ve kurmay subay olmalarında herhangi bir engel çıkmamıştı. 28 Şubat sürecinde Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmişlerdi. Sonra çıkartılan bir kanunla bütün haklarını geri almışlar, 15 Temmuz sonrası ise yeniden TSK’den ihraç edilmişlerdi.

Diğer fotoğrafa baktım. İstiklal Caddesi üzerinde iki kişi oldukça samimi bir pozda yürüyordu. Birini tanıdım tabii. Ama diğeri? Gördüklerim canımı sıktı. Aslında bir anlam da vermek istemedim. Aklım ve duygularım karıştı…

Arkadaşım avukatına yıllarca önce verdiği vekâletnameyi çıkardı ve bana uzattı. Vekâletnamenin tarihine bakmamı istedi. Tarihi 13 Nisan 2010 idi.

“Bu tarih niye önemli? Daha Donanma Karargâhı basılmamış ve benim tutuklanacağıma ilişkin hiç bir emare yok iken avukata vekâletname çıkarma nedenim ne olabilir? Bir gün öncesine yani 12 Nisan 2010’na dikkat! Sana verdiklerimi iyi incele…” diyerek devam etti.

“12 Eylül döneminde yapılanlar ve yaşananlar, açılan davalar cezaevinde tekrar karşıma çıktı. İzmir Casusluk kumpası davasında ifade vermek için Çağlayan Adliyesine götürüldük. Geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı olma olasılığı en yüksek olan general arkadaşımla birlikte… Bu vesileyle Çağlayan Adliyesinin eksi yedinci katını da görmek nasip oldu. Her taraf nezarethane idi ve tıklım tıklımdı. Jandarmalar bizi boş olan birine aldı. Sonra mahkemeye çıkarıldık. İfademde kısaca bu kayıtlar ve belgelerde yer alan hususlarla ilgili gurur duyduğumu ifade ettim. Sonra da FETÖ’cüler tarafından benim üzerimden hedef alınan masum genç bahriye subaylarına yönelik kurgunun perde arkasını anlattım. FETÖ’cülerin herkesi özel hayatı ile vurmaya çalışırken beni niye gurur duyacağım bir boyutta vurmaya çalıştığını anlayamadığımı da söyledim. Dosyada tutanakları var. Sevgili avukatım konuyu çok iyi biliyor. Çünkü 30 yıl önce de birlikteydik. O günde…”

“Bunu niye anlattın? Bu fotoğraf… Pek anlamadım” dedim.

“İncele gel. Özellikle 12 Eylül döneminin gölgede kalan ‘Üçüncü Yol’ davasını. Sonra da İzmir Casusluk Kumpası davasını, 12 Nisan 2010 günü İstanbul ve Gölcük’te yaşadıklarımı, rol alanları… Hepsini oku. Sonra fotoğraflara bir daha bak. Özellikle İstiklal Caddesi’ndekine… Bugüne şaşırmayacak noktaya geleceksin. Yaşımız 60’ı geçti. Bunca yaşadıklarımızdan sonra çekinecek bir şey olabilir mi? Geçmişi aydınlatmak, ne olursa olsun ve kimler olursa olsun bunu yapmak, neticelerini genç kuşaklara taşımak bana mutluluk verecektir.” dedi.

Çay içtik. Biraz farklı konulardan konuştuk. O günkü görüşmemiz arkadaşımın şu sözleri ile tamamlandı.

“Aradan 30 yıl geçmişti. Bölge Komutanıydım. Kurmay Başkanım dâhil karargâhımın en kritik subayları FETÖ’nün hedefindeydi. Valilikteki güvenlik toplantısından dönmüştüm. Masama geçerken emir astsubayım ‘Komutanım yeni dergileriniz geldi. Sağ tarafa yerleştirdim’ dedi. Gelen dergilere ayakta hızlıca bakarken siyah beyaz bir sayfa dikkatimi çekti. Okudukça kendimi tuhaf hissettim. Koltuğuma çöktüm… Derginin adı Pusula idi. Deniz Harp Okulu tarafından yayımlanıyordu.

Okuduğum sayfalarda Nazım Hikmet, hayatı ve şiirlerine yer verilmişti. Onun bahriyeli olmasından gurur duyuluyordu. O da bizim okulumuzda okumuştu… Nazım Hikmet konulu yazılar gurur duyularak Pusula dergisinin müteakip sayılarında da yıllarca yazılmaya devam edecekti. Ve o yazılardan birinde şu ifadeler yer alacaktı:

‘Tarihte nice büyük kişiler yetiştirmiş olan okulumuzdan, böyle büyük bir insan ve şairin de mezun olması, hepimize sonsuz kıvanç ve onur kaynağıdır. Senin de mezunu olduğun Deniz Harp Okulu olarak şiirlerinle seni anmaktan vazgeçmeyecek, Türk kültürüne olan katkını senin gibi nesillere aktaracağız. Seninle gurur duyuyoruz Büyük Usta’.

O yüzbaşımız var ya! Kendini muhbirliğe adayan. Tam otuz yıl sonra uzaktan Hasdal Askeri Cezaevi’nde gördüm. Tabii artık emekliydi. Yakını olan tutuklu bir subay kardeşimizi ziyarete gelmişti. Ziyaretlerini hiç sektirmedi. Oldukça üzgündü…” 

* * *

12 Eylül döneminde TSK’den ihraç edilenlerin hakları, çıkarılan bir kanun ile iade edildi. Ancak idari ve yargı teşkilatımız “Disiplinsizlik nedeniyle mezuniyete iki ay kala ilişik kesildiğinden, askeri öğrenci statüsünde bulunulduğundan hakları iade edilecekler arasında değerlendirilmemiştir” diyerek teğmen çıkmasına 2 ay kala ilişiği kesilen arkadaşımıza AİHM’nin yollarını gösterdi. TSK gerçekten göz bebeğimiz gibi korunuyordu(!)

Tarih yaprakları 3 Ocak 2014’ü gösterdiğinde ise gazetelerde şu haber yer alacaktı;

“Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ, ‘Suçlamalara Karşı Gerçekler’ adlı kitabında şairin hayatını ve şiirlerini çok geç tanıdığı için kendinden utandığını belirtti. Başbuğ, bir gece geç saatte Nâzım Hikmet’in yaşam öyküsünden etkilenerek yazdığı şiiri de ilk kez kitabında yayınladı.

Nazım‘a / Yaban ellerinde, / mezarının başında, / yabancıyım sana. / Ne zaman ki, / Milli Mücadele’de Anadolu’ya kaçışını, / sonraki yıllarda, / ne büyük haksızlıklara, / zulümlere uğradığını, / ama “Türklüğümü elimden alamazsınız” diye haykırdığını, / Nüzhet, Piraye, Münevver, Vera ile, / yaşadığın inanılmaz aşklarını, / Raşit Kemali’den nasıl, / bir Orhan Kemal yarattığını, / öğrendiğim gün, / utandım. / Anadolu’da bir çınar altını, / senden esirgediğimiz için, / utandım. / Dedim ki: / üzülme, utanmazlığın, haksızlığın, / diz boyu olduğu bir ülkede, / utanmak ayıp değil. / Sen, / vatanseverliğin, / gümbür gümbür sesi, / yüce Türk şairi, / affet bizi.”

Nazım Hikmet 15 Ocak 1902’de doğmuştu. Dün doğum günü idi. Kendisi bizi affeder mi, bilemiyorum. Onun yerine kim cevap verebilir ki?

Ama ya arkadaşımız? O affeder mi?

O kararlarda imzası olanlar… Onlar kendilerini affeder mi?

Ve o ihbar mektubunu yazanlar… Bu yazıyı okuyacağınıza eminim. Hain dediğiniz Nazım Hikmet’i Türkiye Cumhuriyeti Devleti 5 Ocak 2009’da tekrar vatandaşı ilan etti. Deniz Harp Okulu’nun dergilerinde gururla anılıyor… Siz de bu yazılarla anılıyorsunuz ve akrep ile özdeşleştiriliyorsunuz… Size sorum yok!

Devletimizin ilgili makamları… Yapmanız gerekeni lütfen yapın… TBMM’de 10 dakikada bu utancı ortadan kaldırın.

(*) Dünyanın En Tuhaf Mahlûku – 1947 / Nazım Hikmet

(**) Çocuklar Gibi / Sabahattin Ali 

 

2 Yorum

  1. Zaman acıların, yaraların ilacıdır. Yara iyileşir ama izi kalır. Acılar hafifler, belki çok çok hafifler ama anısı mutlaka kalır. Gerçekler ise er geç ortaya çıkar. Bakın çok geçmedi, 1980 in “kahramanları” darbecilere hiç kimse sahip çıkmıyor. Onların işgalcilerle nasıl gizli işbirliği yaptıkları ve çirkin ilişkileri bir bir ortaya çıkıyor. Daha dün 10 yıl önce kumpaslarla, hain, ahlaksız, casus ve benzeri suçlamalarla kirletilmeye çalışılanların, bugün gerçekte birer kahraman, vatansever oldukları ortaya çıkarken, 5 yıl önce alkışlananların ise ölçülmeyecek derecede namussuzlukları, vatana ihanetleri ayan beyan ortaya çıktı, daha da çıkacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı