Köşe Yazıları

‘Allah’ın Cemaati’ ya da taşeron oryantalizm

Uydurma Dinden Terör Örgütüne Fetö: 8 ve Son

İslam dini ile Fetö arasında hiçbir bağ bulunmadığını; ancak Feto’nun, kendisini sürekli Allah, Peygamber, Melekler, Nebiler, Veliler ile bir tuttuğunu; yazdıkları ve söylediklerinin İslam’ı aşıp uydurduğu yeni bir dinin görünümleri olduğunu önceki yazılarımda kanıtlarıyla, örnekler vererek anlatmıştım. Yazıları, sözleri ve konuşmaları kuşkusuz benim incelediklerimden daha çok ve çeşitlidir. Her bir konuşması ya da yazısı hakkında ayrı değerlendirmeler yapmak olasıdır. Ancak yazı dizisinin sınırları, Feto’nun belli başlı iddialar etrafında dönen konuları içerecek bir kapsamı gözetmemizi gerekli kılmaktadır. Başka türlü söylersek, Feto neyi ne kadar yazmış ya da söylemiş olsa da onun temel iddiaları bu yazı dizisinde vurguladığım ana konular çevresinde yoğunlaşmaktadır.

Yazı dizimizin bu son bölümünde Feto’ya göre  “cemaat” kavramı üzerinde duracağım. Ancak ondan önce Oryantalistlerin “Doğu”yu betimlerken, adeta Fetö ve benzerlerinde somut olarak göreceğimiz Doğuya özgü bir takım karakteristiklerden yola çıkarak sömürgeci tutumlarını nasıl meşrulaştırdıklarını anlayabileceğiz. Başka bir deyişle, Oryantalistlerin “Doğu” vitrininde gördükleri ve Doğuyu, gördükleri bu örneğe göre tanımladıkları “cemaat” fenomeninin tam da Fetö ve benzerlerine denk düştüğüne tanık olacağız.

ORYANTALİZME GÖRE ‘DOĞU’

Edward Said Foucaoult’dan esinlendiği teorik zemine dayanarak, Batı’nın Doğu kavramını ürettiğini, bunun hayali bir coğrafya, kurgusal bir tasarım ve güç-merkezli bir algıya yaslandığını belirtir. (Yıldız, Aytaç, Sunuş, 10-14, (Oryantalizm Tartışma Metinleri, ed. DoğuBatı Y., Ank. 2007 içinde).

Oryantalizm (Orientalism), Batı’nın “Doğu” dediği coğrafyayı ve içindeki halkları kendi gözüyle görmesidir, diyebiliriz. Edward Said’e göre Oryantalizm, Oryantalistlerin yaptıkları ve yapmakta oldukları şeydir. Bir Oryantalist, Doğu’yu özgül ya da genel yönleriyle öğreten,  hakkında yazan ya da araştıran kimsedir. Doğu ile Batı arasında ontolojik ve epistemolojik ayırıma dayalı bir düşünme şekli olarak Oryantalizm,18. Yüzyıl sonlarında sömürge çağında Doğu’yu yeniden yapılandıran ve onun üzerinde otorite kuran gücü elinde tutmanın ifadesidir. Bu güç görünürde entelektüel ancak derininde politik bir amaç taşır.

James Clifford, Edward Said’i Oryantalizme yüklediği tanımlar konusunda eleştirirken, “peki, aslında böyle bir Doğu yok mudur?” sorusunu sorar. Kuşkusuz Said’in, Oryantalizmi sonuçta Batı’nın sömürgeci entelektüel bir keşif kolu olarak görmesinde haklılık payı vardır. Ancak Said itirazını bütün Doğu için yapıyor gibi görünse de, kitabında Arap-merkezli ama Türk’ü dışlayan bir Doğu’yu savunur. Ne hikmetse, Batı da Müslüman ile Türk’ü aynı görür. Dinin, Arab’ın, Acemin, hurafenin, masalların, mitolojilerin bütün yükünü çeken Türkler, bu yükü yükleyenler tarafından da dışlanır. Nitekim Fred Halliday de Said’i eleştirirken, bu söylediğimi çok dolaylı yoldan teyit ederken der ki: “Ortadoğu’yu şeyleştirmenin özel olduğu iddiası temelsizdir. Doğu’ya, Araplara, İslam dünyasına karşı devamlı, tarih-aşırı bir düşmanlık olduğu yolundaki tez asılsızdır.” Halliday, Said’e verdiği bu yanıtta, satır aralarında esasen şu gerçeği zımnen dile getirmiş olur: “Doğu, Araptır; Arap İslam dünyasıdır ve bunlara yönelik tarih-aşırı bir şeyleştirme ya da özcü bir düşmanlık savı asılsızdır. Neden? Çünkü Batı için asıl düşman, örtülü Doğu, Türklerdir. Arapların ayağına taş değdirmeyen ama her şeye baş veren o Türkler…

ORYANTALİZMİN ASIL HEDEFİ DOĞU DEĞİL, TÜRKLERDİR

Araplar ve İslam adına ön cephelerde savaşan, kanlarını dökmekten çekinmeyen ve adeta bütün “Doğu”nun maddi-manevi yükünü sırtlayan Türkler olmuştur. Bu durum onları, sürekli olarak Batı ile karşı karşıya getirmiş; Haçlı istilasına siper olmaktan tutun, Yemen ellerinde hem de “dindaşları Araplar tarafından ya da onların yüzünden ölümlerden ölüm beğenmeye kadar hep ön mevzilerde yer almış; bundan böyle  Batı’nın gözünde “Müslüman” demek, “Türk” demek olmuştur. Bu nedenle Oryantalizm Doğu’yu, Müslümanları “Türk” görerek yeniden biçimlendirme girişimlerini de içerir.

Oryantalist yaklaşım öncelikle erken dönem Aydınlanmacıların başında gelen Wilhelm Leibniz tarafından felsefeleştirilmiştir. Victor Hugo tarafından Fransız düşünce tarihinde “Aydınlama çağı” veya “Voltaire Çağı” olarak adlandırılan 18. Yüzyılı belirleyen düşünür-yazar Voltaire,  Leibniz’in felsefeye taşıdığı Oryantalist düşüncelerin özellikle Doğu yazgıcılığı ve “Muhammedanizm” kavramlarının hem yazınsal hem de felsefi olarak Avrupa’ya özgü duruma getirilmesine önemli katkılar sağlamıştır. Batı felsefesinde kökleri Haçlı seferlerine dayanan Oryantalizm ve Türk imgesi, büyük ölçüde Ortaçağ’ın ve Aydınlanma’nın ürünüdür. (O.Bilge Kula, Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi, Türkiye İş Bankası  Kültür Y., İst. 2012, ss. XVIII, XIX).

19. yüzyıl Alman kültür, edebiyat ve dil filozofu Herder, Oryantalist söylemin telaffuz etmediği Türk düşmanlığını ve Türklere karşı ırkçı tutumunu açıkça dile getirir.

Ona göre “Türkler Avrupa’ya ait değildir. Türkler birçok sanat yapıtını yok etmiş; bir zamanların saygın Yunan halkını egemenlikleri altına alarak, onları aşağılık barbarlara dönüştürmüş;  yüzyıllardan beri Avrupa’da bulunmalarına rağmen, Asyalı barbarlar olarak kalmakta direnmişlerdir. Bu nedenle Asyalı barbarlar olan Türklerin Avrupa’da yeri yoktur.”

Marx ve Engels’e göre Osmanlılar Türk’tür ve bunlar ilerlemeye ve gelişmeye karşıdır. Türk sorununun çözümü, Avrupa devrimine bağlıdır. Marx ve Engels’e göre Avrupa “denetimlilik, akıllılık, süreklilik ve ereklilik; buna karşın, Asya “denetimsizlik, akılsızlık, süreksizlik ve ereksizlik” demektir (O.Bilge Kula, A.e., s. XX).

Olumsuz tüm sıfatlar, örneklerde görüldüğü gibi Türklere yüklenmiş; Oryantalizm, ağırlıklı olarak entelektüel bir çıkış olmasına rağmen, Türklere yönelik ırkçı ve aşağılayıcı eleştiriler bu gelenek yoluyla “bilimsel” bir tespit gibi sunulmuştur. Ne var ki Oryantalizm, İslam düşünce ve bilim tarihindeki başarılardan söz ederken, kazara Türkleri övmemek için, Türk filozofu Farabi’nin adını taşıyan 9.-15. Yüzyıl arası “Farabicilik Çağı”nı “Arap bilim ve düşüncesinin başarısı olarak göklere çıkarmaktadır. Ülkemizde peygamber gibi muamele gören Batılı filozoflardan Hegel Farabi, Gazali, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi ‘İslam filzofları’nı över;  oysa Farabi ve İbn Sina Türk’tür, ama Hegel bunu bildiği halde söylemez. Ona göre İslam düşüncesi Antik Yunan ile batı düşüncesi arasında bağ kurulmasını sağlamıştır.

Dikkat ederseniz, son sınırına kadar zorlayarak güç-bela övdüğü İslam düşüncesini, Türkleri anmadan olumlamaktadır.

Hegel’e yönelik eleştiri bu yazının sınırlarını aşar. Büyük bir filozof olduğu kadar, yaman bir bilim hırsızı olduğuna ilişkin ayrı bir yazı yazmam gerekir. Ama Kant’ı unutmadan yazmak, Doğu’nun cenazeye dönüştürdüğü fikirleri Nebbaş (ölü soyucu) gibi nasıl çaldıklarını ayrıntılı ve kanıtlı olarak irdelemeyi gerektirir. Bunları başka yazılara bırakalım, konuyu Feto cemaatine bağlayarak tartışalım:

ORYANTALİZMİN TÜRKLER ÜZERİNDEN DOĞU ELEŞTİRİSİNDE ‘CEMAATLEŞME’NİN ROLÜ

Karl Marx’ın “baş aşağı çevirdiği” Hegel diyalektiği, ‘Doğu’ya getirilen eleştirileri çözümleme yöntemi bakımından son derece işlevseldir. Feto, cemaatini kurup geliştirirken tam da Hegel’in ‘Doğu’ kavramına yönelttiği eleştirilerin ham maddesini sunmaktadır.

Önce cemaati kuran ve geliştiren temel söylemlere bakalım:

Feto, cemaatini ve müritlerini şu niteliklerle anar: “Ruhani Timler”, “Kutsiler”, “Işık Ordusu”, “Sonsuz Nur Rehberleri”, “Allah’ın İnayetinin Tecellileri” …

Bunların tümü felsefi olarak herhangi bir somut ya da düşünülebilir, duyumsanabilir karşılığa sahip kavramlar değildir. Herhangi bir şekilde karşılıkları yoktur. Peki, bunun böyle olduğunu Feto biliyor mu? Doğal olarak biliyor ve bilerek bu nitelikleri kullanıyor. Neden?

Şimdi Hegel’in Doğu hakkında bu konudaki çözümlemelerine bakalım:

“Doğulular kolay kişileşemezler; çünkü düşünsel etkinlikleri henüz tam anlamıyla dünyasallaşmamıştır. Hala öte dünya tasarıları veya tasavvurları içerinde eriyip giderler. Bireyin kişileşmesi “tözselden bağımsızlaşması, tekilleşmesi ile olanaklıdır.” (Kula, a.e., s. 106).

Bu çözümlemeyi açalım:

Cemaat  üyeleri, bu adlarla kişileşmekten çıkarılır. Dünya ve dünyasal olan her şeyle ilişkilerini,  kendi adlarına değil, Feto adına kurarlar. Kendi adlarına davranmaları için, kişileşmelerini önleyen “soyut”, “özcü” ve “tasarımsal” nitelikleri reddetmeleri gerekir. Ancak bu adlandırmalar her üyeyi tam da “manevi bir topluluk” içinde yok etmeyi sağlarken ancak parçası olduğu cemaat sayesinde “yaşayabileceği”ne inandırır. Günlük davranışlarından en içsel duygulanımlarına varıncaya kadar her şey, parçası olduğu cemaat için, cemaate göre ve cemaatten dolayıdır.

FETÖ CEMAATİNİ NASIL TANIMLIYOR?

Onun cemaati “Hz. Muhammed’in teftiş ettiği Allah cemaatidir” (1980-06-29_GonulDunyamizdan-06-iman ve amel, dk. 35:59 vd.). Allah ve elçisi onun cemaatini destekler (Hisar-3 (irade kahramanları), dk. 11 vd.). Feto’nun cemaati seçilmiş bir cemaattir. (Gülen, Zihin Harmanı (Prizma 7), s. 81 vd). Cemaat için çağın mabetleri Işık evleridir. “Bu evler mescidin fonksiyonunu eda eden evlerdir (Hisar-3 (irade kahramanları), dk. 68 vd.). Bu cemaat, Mesih’in ineceği topluluktur. (Gülen, Prizma 1, Zaman Gazetesi Yayınları, İst. 1997, s. 30-31.). Feto, Cemaatin uluslararası örgütlenmesini Hz. Muhammed’in yaptığını iddia ediyor.( Garipler Kervanı-2, dk. 12:13). Cemaatten olan cehenneme girmez. (Sesli Vaazlar 7, 1979 04 06, İktisadi Mülahazalar-7, 1:33:30). Feto’ya göre cemaatin nuru, cehennem ateşini söndürür. (1976-10-19_Gonul Dunyamizdan-10-Azim ve kararlilik (Menemen), 53 dk.).

Ve cemaatin varıp dayanacağı nokta, Yüce Güneş Tarikatı mensupları gibi, 15 Temmuz’da intihar saldırısı olacaktı.  Mustafa Kemal’in şerefli Türk askerlerinin ve Türk milletinin sinesinde, bu hain girişimin  kendileri için bir intihar olacağını belki de biliyorlardı. Feto, kişiliksizleştirici vaazlarındaki gizli şifreleri yıllarca bu intihar şöleni için vermemiş miydi:

“Niyetini sağlamlaştırıp, sağlam bir moralle insan zehir bile içse, şifa ve derman olur; ama konsantre olma, tam inanma ve tevekkül etme meselesi…” (Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler 4, s. 220). “Benim öyle inancım var ki, bir insan gönlünü açsa ve kâmil imanıyla bir kere “Allah” dese, sonra kendini onuncu kattan aşağıya atsa, betonlar paramparça olur da ona bir şey olmaz.” (Gülen, Kırık Testi 1-2, s. 56).

Bu hezeyanların İslam dinine ve düşüncesine, Kuran’a ve diğer kaynaklara göre asılsız, temelsiz, yalan yanlış saçmalamalar olduğunu ortaya koymak için ne  din âlimi, ne de müftü olmak gerekmez. Ortalama bir İslam ve Kuran bilgisi olan aklı başında, vicdanlı, insaflı, insaniyetli, adaletli, dürüst ve namuslu her Müslüman, her insan bütün bu hezeyanların görevlendirilmiş bir ruh hastasının planlı laf ebeliğinin eseri olduğunu kolaylıkla anlayacaktır. Önceki yazılarımda Kuran’a ve İslam’a aykırılıklarını belirtmiştim.

TAŞERON ORYANTALİZMİN DE ASIL HEDEFİ DOĞU DEĞİL, TÜRKLERDİR

Akademik yazılarımda Doğu tipi Oryantalizmi, “Neo-oryantalizm olarak adlandırsam da bu yazımda  “Taşeron Oryantalizm” kavramını kullanacağım. Fetöcü cemaatleşme, taşeron bir oryantalizmdir. ‘Allah’ın cemaati’, Batı adına Doğu’yu, özellikle Türkiye’yi karikatürize eden; en kestirme tabirle Türkiye’yi ve Türkleri Doğu üzerinden Batı’ya şikâyet eden bir oluşumdur. Türk’ü doğululaştırarak buradan politik, ekonomik ve dinsel çıkarlar devşiren; Batı adına faaliyet gösteren bu oryantalizm biçiminin kolladığı şey, Türkiye’yi saldırıya açık zaafları ile tanımlamayabilmek için örgütlü imaj yaratmaktır. Oryantalizm, doğrudan yapmadığı ya da yapamadığını, Fetöye ihale ederek taşeronluk vermektedir.

Peki, taşeron oryantalizm ‘Allah’ın Cemaati” Fetö ile Batı lehinde nasıl bir imaj yaratmaktadır?

Allahlık, peygamberlik, evliyalık iddiaları, soruların çalınması, her türlü haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizliğin kaynağı olması bu cemaatin belirgin özellikleridir, demiştik. Emperyalizm yerli Oryantalizmi işte sırf bu insanlık dışı faaliyetlerin merkezi olsun diye yaratmaktadır.  Giderek ‘Türkiye’nin siyasi ve toplumsal vitrini”ni oluşturacak düzeye gelen Fetö, tüm bu melanetleri,  Türklerin üzerinden Doğu imgesi olarak kasten işlemektedir. Oryantalizm de “mal bulmuş mağribi gibi”, ısmarlama imgelere sarılarak ‘Doğu çözümlemesi” yapmaktadır. Ne var ki yaratılan “vitrin” süreç içinde Doğu’nun kaderine dönüşme yoluna girer ve Hegel çözümlemeleri, kangren olmuş imajı daha da görünür kılar.

Ve haklı çıkar.

Buna göre, Doğu, varlığın dünyasal ile ilişkisini kuramadığı için hak-hukuk kavramlarını geliştiremez. Toplum yaşamında despotizmin kaynağı olan başına buyrukluk egemendir. Özne özgürleşmediği için ahlak ve hukuk yoktur; ahlaksallık ve hukuksallık tartışma konusu bile değildir. İslam ile Türkler Hegel’de zaman zaman özdeşleşir. (Kula, a.e., s. 136). Onun yaklaşımı uyarınca, panteizmin başat olduğu yerlerde güzel sanatlara yer yoktur. Doğu’da tek kişi özgürdür.  Doğu felsefeden tamamen dışlanmalıdır. Felsefenin asıl yurdu ve ortamı Batı’dır. Çünkü özbilinç oradadır. Değişim ilerleme yaratmadığı için, kısır döngüsel bir tarih söz konusudur. Bu ise geçmişle ilişkiyi sonlandırır.(Kula, a.e., ss. 116, 134, 135 vd.)

Dikkat ederseniz, felsefeyi Türklere yakıştıramayan köle ruhlu bir kısım sol ve liberal kesim ile, ‘Allah’ın Cemaati’ Fetö bu gün bile birbirinden ayrılamamıştır. Çünkü ilki, taşeron oryantalizmin sözüm ona seküler; ikincisi de dinci ayağını temsil eder. Ama ‘sahip’ Oryantalizm için dert değildir, kullanışlı olmak yetişir.

Hegel kuşkusuz her çözümlemesinde haklı ve isabetli değildir. Hatta zaman zaman ırkçı, taraflı, öznel ve önyargılıdır. Ne var ki ‘Allah’ın Cemaati”, eleştirilecek malzemeyi fazlasıyla temin etmekte; “işte Doğu budur; Türkler böyledir, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı bu çözümleme için her türlü somut gerekçeyi sağlamaktadır” demek için, Türkiye’de “Allah’ın Cemaati”, Batı’da ise “Şeytanın Çocukları” olarak çalışmaktadır.

Fetö bir taşeron oryantalist örgüt olarak, Türkiye aleyhine, İslam aleyhine, ama doğal olarak Batı lehine imaj üretmeye devam etmektedir.

Oryantalizm çağımızda bu kirli propagandayı ‘Allah’ın Cemaati’ne ihale etmiştir.

Etiketler

Bir Yorum

  1. Allah’ın kızları, kitabının yazarı Nedim Gürsel. Yazdığı kitaba Allah, diye başlık atan Mustafa İslamoğlu, Allah’ın oğluna inanan, Hristiyanlar. Allah’ın cemaati, başlığını da siz bulmuş bulunuyorsunuz.
    En ufak bir dil nezaheti yok. Kuranda Hizbullah geçiyor diye Allah’ın Partisi denir mi hiç!
    Bir boşluğu bile doldurmayan sünepe bişi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı