Aşk, Tanrı ve virüs

Aşk, Tanrı ve virüs

Bundan birkaç ay önce yoldan geçen insanlara “Ansızın hayatınıza giren, girdiği andan itibaren de sizi paçavraya çeviren bir şey yaşadınız mı?” diye soracak olsanız eminim ki önce şöyle bir dalıp gidecek ve sonra “Elbette yaşadım” diyecekti. Nedir diye sorsanız çoğunluğun “Aşk” diyeceğine adım gibi eminim. Fekat heyhaaat, bugün bu cevabı verecek birkaç insanımız kaldıysa ne mutlu bize! Hayatımıza giren bir virüs bizleri öylesine paçavraya çevirdi ki bütün aşklar kadük, tarifler sınırlı kaldı. Artık bu virüsü aşk kadar belki de Tanrı kadar soyut ve bir o kadar da güçlü simgelerle felsefi bir derinlikte analiz etme zamanı…

Dokunamadığımız, görmediğimiz, duymadığımız bir virüse artık o kadar inanıyoruz ki bu hissiyat bizi derin uykularımızdan uyandıracak, gündüz saatleri tam unuttuğunuz bir anda bizleri sarsarak kendini hatırlatacak kadar kudret ve haşmette. Aynen Tanrı gibi, aynen aşk gibi manalar aleminin soyut gerçekliği içerisinden seçip ayıklayarak bu virüsü somutlaştırdık.

İnsanlık tarihinde Tanrı’nın insan zihninde nasıl da somutlaştırıldığını en güzel tanımlayan Hay İbn Yaqzan’dır; yani “Allah’ın oğlu Yaqzan”. İslam aleminin derin felsefi derinlikteki bu eseri o kadar kıskanılmıştır ki, diğer tek dinli toplumlar bu felsefi derinliği kendi sosyal hayatlarına uyarlayacak çeşit çeşit hikâyeler üretmiş, romanlar yazmışlar. İbn Sina’dan Sühreverdi’ye, Daniel Defoe’den İbn Tufeyl’e kadar birçok felsefeci bir adada tek başına yaşamaya çalışan Hay’ın, Tanrı’yı keşfederken gördüğü hikmet ışığının, kendi zihinlerindeki yansımalarını resmetmişlerdir. Bu hikâye ile Tanrı’nın resmini naifçe tuvale aktarmış, Tanrı’ya evrensel bir nitelik kazanacak kadar soyutla somut arası ilişkiyi yansıtmışlardır.

Yazarlar, Hay’ın keşfettiği somut Tanrı’yı anlatırken soyutlama yaptıklarından eminim. Bir adada yalnız başına kalmış bir insanın soyutlama yeteneğinin henüz gelişmemiş olduğuna da eminim. O şartlardaki bir insanın yaşamla bağlantı kurmasında öncelikle gözleme dayanan bir özellikte olması gerekiyor. Zavallı Hay’ın bu konuda uzun uzun düşünmek için muhtemel en ideal zamanı geceler olmalı. Korkunç bir tabiatın içerisinde, üstelik gecenin karanlığında, çeşit çeşit ürkütücü sesler duyarken ve ertesi sabaha çıkıp çıkmayacağını bilmezken soyutlama yapması mümkün değildir. Hay’ın sabah güneşinin ışığını ilk gördüğü ve ısısını kemiklerinde hissettiği anda yaşamla arasındaki bağın güneş olduğuna hükmetmesi kadar makul ve mantıklı ne olabilir ki?

Zaten birçok İslam filozofu da bu minvalde imalarda bulunmakta; Tanrı’nın ve hikmetlerinin ışığını somutlaştırmakta. Bunların içerisinde en cüretkarı Sühreverdi. O bir teosof. Sühreverdi o kadar cüretkâr ki yerleşik DİN DİLİ dediğimiz dildeki bütün soyut kavramları somutlaştırmaya çalışarak Tanrı’nın varlığını, hikmetini, vahiylerini teker teker izah etmiştir. Onun bu felsefi ve irfani derinliğinin halkta bir karşılığı oluşmuştur. İşte o andan itibaren de ulema ile karşı karşıya gelip, ölüm fermanı verilmiş. Ölümlerden ölüm beğenmesi istendiğinde açlıkla ölmeyi tercih etmiş. Ulemanın ona karşı hiddeti ve nefreti o kadar büyükmüş ki, açlıkla ölüm bile yeterli bir ceza olarak görmemişler. Ölüsünü önce asıp, sonra yakmışlar. Otuz altı yıllık kısacık ömründe manalar yani soyut kavramlar alemine dalan ve DİN DİLİNİ değiştiren bu cüretkâr adama göre Tanrı üç ayrı alemde üç ayrı şekilde tanımlanmakta. Cüzi akılla düşünen ulema için Allah (Nûru’l Envâr), misal âleminde Tuba ağacı ve mahsus âlemde ise GÜNEŞ’tir. Yine Allah’tan feyezan eden ilk akıllar, nurlar veya melekler ise ukul âleminde melekler ya da yakın nurlar, misal âleminde Simurg ve mahsus âlemde ise güneş ışınlarının ta kendisidir. O’nun teosofik yol önderliğinde alemden aleme atlamak için gerekli olan tek şey yine akıldır, ancak üst akıldır. Sühreverdi gelmiş geçmiş teosoflar arasında, NEFSİN DRAMINI en iyi şekilde açıklayan bir filozof olup, çile ve riyazetle dolu yaşamında ulaştığı tek şey sınırsız bir akıldır. Vahiy rüyadır, melekler akıldır, en doğruyu muştulayan Cebrail ise en üst akıldır.
Gelelim günümüze… DİN DİLİ günümüzün uleması hatta siyasileri, yozu, yobazının hegemonyasında. Tanrı, onlar için mutlak! Ancak nasıl bir Tanrı olduğu tanımsız. Tanrı’nın sınırsız bir özgürlüğü var ve istediğini öldürüyor, istediğini güldürüyor. Hikmetinden de belasından da sual olunmuyor! Bu şekliyle, mutlak materyalist ögeler içermekte. Heybetli bir Tanrı ve hem bu dünyanın hem de öteki dünyanın kurallarını belirliyor. Dindarlara göre onu felsefi bir derinlikte analiz etmeye ihtiyaç yok. Dedim ya, materyalist akılda felsefeye ihtiyaç duymuyorlar. Tanımladıkları Tanrı bireyci, toplumsal tek nosyonu tanımlanmış bir grubun (inananların, daha doğrusu Müslümanların) hem bu dünyada hem de öteki dünyada sonsuz haz ve sonsuz mutluluğunu hedefe koyarak programını yapmış. Dindarların Tanrı’sı yazık ki kendi zihinlerinin sınırlarında dolaşıyor. O’na evrensel bir anlam yüklemekten kaçınıyorlar. Bunu yapmaya çalışan felsefecileri sevmiyor; felsefe kitaplarını Tanrı’nın mutlakıyetini sorgulayan bir avuç laf kalabalığı olarak tanımlıyorlar.

Geçenlerde personelimiz Eyüp’ü uyardım. “Bak oğlum, böyle maskesiz dolaşıyorsun; yapma böyle şeyler” dedim. Şöyle bir baktı yüzüme. Söyleyecekleri için hayli tereddüt etti. “Çekinme söyle, itiraf et” dedim. Cesaretlendi ve pat diye baklayı ağzından çıkardı. “Hocam ben bu virüse inanmıyorum!”. “Yok yaa” dedim. “Niye inanmıyorsun ki?”. “Hocam” dedi, “Ben görmediğim şeylere inanmam!”. “Yapma yaa” dedim. “Peki Tanrı’ya da inanmıyor musun?”. “Yapma ya hocam, o başka” dedi… Birkaç gün sonra yine karşılaştık. Baktım maskesini takmış. “Oooo beyefendi dedim takmışsın maskeyi!”. “Sorma hocam, takacaksın dediler taktım” dedi. “Virüse inanmaya başladın galiba” dedim. Biraz ikircikli de olsa “İnanıyorum galiba” dedi. “Yahu ne oldu iki gün önce inanmıyordun, ne oldu, virüsün iradesine teslim olmuşsun” dedim. “Hocam iradeye değil, idareye teslim oldum” dedi. “Hah” dedim, “Korku mutlak iradedir, kabul ediyorsun değil mi? İster Tanrı’dan ister idareden gelsin, imanım korku!”. “Pes ettim hocam” dedi. “Ya hasta olursan ne olacak?” diye sordum. “Allah’ın dediği olur hocam” dedi. “Aferim bak” dedim, “İnancından hiçbir şey kaybetmemişsin”. “Öyle hocam!” dedi. “Sence bu virüs insanlığa bir ceza olarak mı gönderildi?” diye ağzını yokladım. “Olabilir hocam” dedi. “İyi de özellikle garibanları, masumları, güçsüzleri tutunca bırakmıyor” dedim. “Kimi yakalarsa artık” dedi. “Azrail virüs donunda gelmiş olabilir mi?” diye sordum. “Hocam benim bildiğim Hızır farklı donlarda gelir” dedi. “Öyleyse Hızır’la Azrail yer mi değiştirdi acaba?” dedim. Gülerek “Hocam sen de amma kafamı karıştırıyorsun” diyerek isyan etti.

Felsefenin en çok işlediği konulardan birisi TANRI ise diğeri de ÖLÜM’dür. Şu an bu konuları konuşmak için hayli ideal bir zaman. Bir sağlıkçının ölüme ve Tanrı’ya dair felsefi derinliği ne kadar yüzeysel olsa da bir iki kelime söylemek istedim. Aslında virüse dair felsefi bir analiz yapmaya çalışırken, konuyu biraz dallandırıp, budaklandırdım. Bu virüse dair “Mutlak bir cezadır, Tanrı’nın bir hiddetidir, kurtuluş için tek çözüm bu belayı insanın başına açan Tanrı’ya yakarmaktır” diyenlere; gecenin bir vakti sela okutup insanların moralini altüst eden siyasilere ve ulemaya cevap vermek istedim. Birilerine göre de şeytanın aklını konuşturdum.

Bu virüs hem soyut, hem de somuttur. Bilimin şımarıklığının belgesidir. Tanrı’yı tekeline almış ulema gibi bilimi tekeline almış yoz, yobaz bilim adamlarının en çirkin halinin resmidir. İradeyi tabiattan almaya çalışan bir ahlaksızlığın idaresinin iflasıdır. Dün Eyüp’ü yine gördüm. Dalgın ve üzgün çalışıyordu; yüzünde maskesi, elinde eldivenleri vardı. “Eyüp AŞK’a inanıyor musun aşka?” dedim. Bu kez şaşırmadı. “Tüm güzel şeylere inanıyorum hocam!” dedi. Hayli umutlandım. İslam tarihi derisi yüzülmüş, gözleri oyulmuş, asılmış, yakılmış sayısız felsefecilerle dolu olsa da virüsün ve salgınların somutlaştırılması gerektiğini düşünenlerdenim. İyiliklere ve güzelliklere inancın kaybolmaması umuduyla, kusurum varsa affola…