Köşe Yazıları

Asla pes etme!

Bu adam var ya bu adam… Ne ana kucağı, ne de ağaç gölgesi gördü. Hayatı hep mücadele ile geçti.

Yıl 1920…

“Anzavur Adapazarı dolaylarında, Çerkez Ethem de Düzce taraflarında… Bu iki grup köyün yakınlarına geliyor. Köy halkı hepimizi öldürecekler diye korkudan köyü bırakıp kaçıyor. İzmit’e geliyorlar. İzmit’te onları vapura bindiriyorlar. ‘Nereye götürüyorsunuz?’ diye soruyorlar, İstanbul’a diyorlar. İstanbul yakınlarında vapur burnunu Çanakkale’ye doğru çevirince kaptana hücum ediyorlar. Kaptan ‘Fazla üstüme gelirseniz gemiyi batırırım, hepiniz ölürsünüz’ diyor. Korkudan oturuyor zavallılar. Hepsini önce Midilli’ye götürüyorlar, Midilli’den de Selanik’e. Duyduğum hikâye bu…”

Selanik yakınlarındaki Kolindros Köyü’nde doğmuş babam.

Annesi ile ilgili tek hatırası şu sözden ibaret: “Bir gün elimi yakmıştım. Annem oturttu yanına, bir şeyler söyledi, işte ne söylediyse… Teskin etti beni…”

Sonra da babasını anlatır;

“Askerliğinde borazancı çavuşuymuş babam. Askerlik arkadaşı Rıza Çavuş vardı, ‘Teskere aldık, geldik köye, babanı kimse tanımadı’ demişti. Tanıyamamışlar. Kaç sene, nerede askerlik yaptı bilmiyoruz. Çiftenin namlusunu kırar, borazan gibi çalarmış köyde. Bizi uykudan hep böyle uyandırırdı. İyi de güreşirmiş…”

Çok küçük yaşlarında anne ve babasını kaybetmiş.

“Bir gün eve geldim. Evin arkasında bir yeri hasırla kapatmışlar. Cenaze falan olunca öyle yıkıyorlardı. Birisi de orada nöbetçi gibi duruyordu, ‘Ne işin var senin burada? Haydi bakayım! Haydi bakayım!’ diyerek uzaklaştırdı beni oradan. Kim ölmüştü? Anam mı? Babam mı? Kim bilir?”

Anne ve babası öldükten sonra yaşamına akrabalarının yanında devam etmiş.

Henüz iki üç yaşlarındayken köy halkının bir bölümü ile birlikte yeniden Türkiye’ye, Adapazarı’ndaki köye gelmiş.

“Yedi yaşına kadar köyde yaşadım. Güzel bir hayatım vardı.  Derede balık tuttuk… Sıtmalara yakalandık… İncir ağaçlarım vardı… Elma ağaçlarım vardı… Koza tutmak için dutluğum vardı…

Şahane bir yerdi. Köyde kimsede kuyu yoktu ama bizim kuyumuz vardı. Babam yapmış zamanında…”

*  *  *

Cumhuriyetin ilk yıllarında köyde büyük yoksulluk vardır. Başlangıç sancılıdır. Babamın anlattıklarından zamanla ekonomik gelişmenin başladığını, şeker fabrikalarının bölgeye refah getirdiğini anlıyoruz.

“Herkes kendi yiyeceğini kendi yetiştirirdi. Dışarıdan hiçbir şey alınmazdı. Para yoktu ki zaten. Mesela tuz almak için iki tane yumurta götürülürdü. Verirse o da. Para yoktu. Kimsede para yoktu.

Sonradan patates ekmeye başladılar. O zamanlar kimse patates ekmeyi bilmiyordu. Pancarı da bilmiyorlardı. Sonradan öğrenip ekmeye başladılar, köylü ekonomik olarak biraz nefes aldı. Para kazandı. Şeker fabrikasından şeker de veriyorlardı galiba. O şekerler ve para köylünün hoşuna gitti.

Köyde gaz yoktu. Gece oldu mu her yer karanlık olurdu. Ocağa kocaman bir kütük koyarlardı. Onun alevi ile -artık ne kadar ısıtırsa- otururduk. Hasbıhal edilirdi. Bir de ocağa kabak koyarlardı. Kopartıp kopartıp yerdik. Başka bir şey yoktu yani. Bal kabağının içine şeker koyar mıydık? Şeker nerede ki? İsmini bile bilmiyorduk. Pancar çıkana kadar biz şeker nedir bilmiyorduk.”

*  *  *

Köyde okul olmayınca İstanbul’a akrabaların yanına gönderilir. Yakın mahallelerdeki ilkokul ve ortaokuldan sonra Haydarpaşa Lisesi’ne yazılır. Ekonomik zorluklar devam etmektedir. Evden alabildiği harçlık çok kısıtlıdır.

“ (…) Ondan sonra Haydarpaşa’ya gittim. Haydarpaşa da eve uzak, yaya 45 dakika sürüyor.

Aybaşında 2,5 lira veriyorlardı bana. Tramvaya binsem, pasolu 225 kuruş. Kalan 25 kuruş bana yetmiyor. Ben de okula yaya gider, yaya gelirdim. Böylece harçlıktan sinema parası artardı.

Üsküdar’da, postanenin karşısındaki Hale Sineması’na giderdim.

Sinema bileti 9 kuruştu. Aşağı yukarı her hafta giderdim. Kovboylu filmleri takip ederdim. Kovboy filmi varsa girerdim, yoksa girmezdim.”

Savaş zamanı koşullarında Haydarpaşa Lisesi’nde öğretmen sıkıntısı vardır. Ama mevcut öğretmenler içinde, sonradan Ordinaryüs Profesör olacak Reşat Kaynar da vardır.

*  *  *

Çocukluk ve gençlik yılları Üsküdar’da geçer.

“Bizim mahallede bir Rauf Bey vardı. Emekli binbaşı. Harp görmüş birisiydi. Zannedersen gaziydi. Bir o vardı Müslümanlardan, bir de biz vardık. İki hane Rum vardı. Öteki bütün mahalle Ermeni idi. İyi insanlardı. Bir kötülüklerini görmedik. Paskalya zamanlarında büyüklerimiz onları kutlamaya giderlerdi, dönüşte eve paskalya çöreği getirirlerdi. Bizim bayramlarımızda da onlar gelirlerdi. Ramazanı tebrik ederlerdi falan. Böyleydi o zamanlar…”

*  *  *

Sonra askerlik çağı gelir. Güreş yaptığından, sağlam vücut yapısından dolayı Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na tertiplenir.

Üç kocaman yıl, hala gururla anlattığı vatani görevini yerine getirir.

*  *  *

Askerlik sonrası evlenir.

Gölcük’te, Donanma Komutanlığı bağlısı Deniz İkmal Merkezi Komutanlığı’nda 32 yıl kesintisiz sürdüreceği Stok Kontrol Memurluğu görevine başlar.

“Sabri Bey vardı, İstanbul’da komşumuz. O beni gözlemiş. Davranışlarımı, ahlak yapımı kontrol etmiş. Bizimkilere “Gelsin, onu işe alayım.” demiş. Bir yatak, bir yorgan omuzladım. Geldim Gölcük’e.

O günden sonra, 32 yıla yakın, aynı şubede çalıştım. Çok çalışıyordum. Bütün amirlerim beni severdi. Çok talebe yetiştirdim. Yeni gelen memurları, başarılı olamayan memurları eğitmem için bana verirlerdi. Saat dört ila beş arasında onlara ders verirdim. Amirlerimin hepsi iyiydi, Allah razı olsun.”

Türkiye NATO’ya girdikten sonra Deniz Kuvvetleri’nin lojistik düzeni de NATO standartlarına uyum sağlamak için yeniden düzenlenir. Bu düzenin sağlanması için Amerikalılar Gölcük’e bizzat gelirler.

Babam kızgındır Amerikalılara…

“Sistemler değişti. Kimsenin bir bildiği yoktu. Amirimiz bile ne yapacağını bilmiyordu.

Amerikalılar her şeye karışırlardı. Bir tarafta bizim amirimiz oturuyor, karşı tarafta Amerikalı astsubay. Bizim amir ona soruyor, sonra gelip bize ne yapacağımızı söylüyordu.

Bir gün Amerikan astsubayı ile kavga ettim. Beni şikâyet ettiler. Amirime gidip “Ben müstemleke değilim, nedir bu, neden karışıyor her şeye!” dedim.

Sonraları bir tane bile Amerikalı kalmadı. Hepsi defoldu gitti Ankara’ya. Kurtulduk onlardan. Müstemleke haline getirmişlerdi bizi.”

*  *  *

Selanik’in bir köyünde doğan, anne ve babasını neredeyse sadece birer cümle ile hatırlayan…

İlkokula kadar, paranın olmadığı bir düzenin sürdüğü köyde büyüyen…

Genç Cumhuriyetimizin okullarında koşulların elverdiği kadar okuyan…

Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı, Birinci Tabur, Birinci Bölük, Birinci Takım, Birinci Manga’da çavuş rütbesiyle vatani görevini onur duyarak yapan…

Donanma Komutanlığı bağlısı Deniz İkmal Merkezi’nde 32 yıl zevkle, büyük bir titizlikle ve hâlâ hissettiği gururla görev yapan…

Memur maaşı ile dört çocuklu bir aileyi kimseye muhtaç etmeden geçindiren, çocuklarını devletin okullarında okutarak ülkelerine faydalı insanlar olarak yetiştiren…

Kul hakkına çok dikkat eden, kimseye haksızlık yapmamaya çalışan…

Atatürk’ü görmüş, sonsuzluğa uğurlamış, kurduğu Cumhuriyetin başlangıcındaki bütün zorlukları ve güzellikleri yaşamış, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Cumhuriyeti çok seven…

Yaşamda karşılaştığı zorluklar karşısında yılmayarak, çok beğendiği, “Hayat bir maratondur, asla pes etme!” sözüne uygun davranan babam…

Bugün onun 93’üncü doğum günü.

Korona günlerinde artık iyice canları sıkılan, Cumhuriyetimizin bütün çınarlarına saygı ile…

Sevgiyle kalın.

8 Yorum

  1. Sayın Turgay Erdağ babanızın hayatı tam bir maraton içinde geçmiş. Örnek alınacak bir insan, ne mutlu size böyle bir babanız olduğu için.Böyle insanların daha çok olması dileğiyle ışıklar içinde huzurla uyusun.

  2. Turgay süper olmuş . Ellerine , yüreğine sağlık . Anne ve babaların değerini bilen nesil olmamıza rağmen onların değeri , kaybettikten sonra daha çok anlaşılıyor .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı