Köşe Yazıları

Atatürk’ün eskimeyen Türkiye’si

Takvim yaprakları 10 Kasım’ı gösteriyor. Bugün fikir ve ilkeleriyle 21. yüzyılda da referans bir isim olarak anılan ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün 81. yıl dönümü. En büyük mirası olarak tanımladığı Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olarak onu anarken bir tarihi muhasebeyi de ortaya koymamız gerekiyor: Acaba Atatürk’ü gerçekten anlıyor ve onun emanetini layıkıyla yaşatabiliyor muyuz?

Atatürk’ün kurucu fikir ve rotasından çıkan ve on yıllar içerisinde bambaşka bir kimliğe bürünen Türkiye Cumhuriyeti, bugün devasa sorunlarla karşı karşıya. Yaşananlara tarihi süreklilik içinde bakarsak Türkiye, Atatürk’ün koyduğu ilkelerden 2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle saptı demek yanlış olur. AKP bir sebep değil, sonuçtur çünkü mevcut durum 2. Dünya Savaşı sonrasında başlayıp bugüne uzanan ve adım adım yürüyen bir dönemin son halkasıdır. Sözkonusu dönem, gerek AKP öncesi gerek sonrası, ortak bir özellik barındırmaktadır: Her iki dönemde de Türkiye, tam bağımsızlıktan mahrumdur. Kastedilen, gerçekleri perdelemek adına kullanılan ‘tüm ülkeler birbirine bağımlıdır’ tekerlemesine indirgenecek kadar basit değildir. Son zamanlarda moda olan Eski Türkiye-Yeni Türkiye tartışmaları da bu nedenle yanlış bir zeminde yapılmaktadır çünkü bazı çevrelerin Atatürk’e göndermeyle kullandığı “Eski Türkiye” zaten onun dönemini kapsamamaktadır. Eski Türkiye olsa olsa 1940’larda başlayan ve Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle somutlaşıp 2002’ye kadar gelen dönemi tanımlayabilir. Nedense bu tarihi kırılma hep gözlerden kaçırılmaktadır. Bu nedenle, her şeyi yerli yerine oturtmak için yakın dönem Türkiye tarihini üçe ayırmak mantıklı gözükmektedir: Sondan başlarsak sözüm ona şimdiki “Yeni Türkiye”, karşı devrimin başladığı “Eski Türkiye” ve Atatürk’ün damgasını vurduğu Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki “Eskimeyen Türkiye!” Atatürk’ün eskimeyen Türkiye’sinin özgünlüğünü kavramak için onun sonraki dönemlerden farkını ortaya net koymak gerekiyor. Bir alıntıyla devam edelim:

“…Kemalizm 2. Dünya Savaşı sonrası peyderpey terk edilip, bunun yerine Batı sistemine uygun içi boşaltılmış şekilci bir Atatürkçülük formüle edildi. 12 Eylül darbecileri bile Atatürk’ü istismar etti. Atatürk Türkiye’si 1952’de tam bağımsızlık ilkesinden ve sanayileşme odaklı kendine yeter üretim ekonomisi modelinden vazgeçerek çoktandır başkalaştı. Ekonomik, politik ve kültürel olarak tüm bu süreç içerisinde ülke aksini kabul etmek istemesek de yarı sömürge haline dönüştü. Karakterini tam bağımsızlık olarak tarif eden Atatürk’ün milli ordusu NATO palaskasını doğası gereği kabul edemezdi. 2. Dünya Savaşı sonrası dönem Türk milletinin öz kimliğinde büyük bir kırılma yarattı. Eskimeyen Türkiye’nin ana kodunu tam bağımsızlık ilkesi çerçevesinde ilerleyen çağdaş Cumhuriyet kimliği oluşturuyordu. Bu Türkiye, 1924 Anayasası’nda vücut bulan vatandaşlık esasına dayalı Türk kimliğinin kabul edildiği klasik bir ulus-devletti. Batılı güçlere karşı verilen Kurtuluş savaşı ile kurulan Cumhuriyet, dünyaya Ankara’dan bakmış ve büyük güçlerin nüfuz alanına girmemek için başarılı bir denge politikası gütmüştü. Uygulanan reformlarla içeride atılım süreci başlamıştı…”

Bu kısmı sene başında çıkan “YENİLENEN DÜNYA ESKİMEYEN TÜRKİYE: Ekonomik Krizler Politik Çözümler” isimli kitabımdan aldım. Kitabın ilk bölümü uluslararası sistemde son yıllarda yaşanan iktisadi ve siyasi değişimi ele alırken, ikinci bölümü Türkiye’nin geçirdiği dönüşümü ve son olarak da geleceğin Türkiye’si için çıkış yolunu anlatıyor. Bir de iddiası var: Bugünün dünyasında Türkiye’nin geleceğe umutla bakabilmesi için her şey, Atatürk Türkiye’sinin özgünlüğünü anlamakla başlıyor ve günümüz koşullarında onun fikirleri eskimeyip güncelliğini koruyor.

Atatürk’ü en uygun tanımlayan kelime herhalde onun gerçekçiliğiydi. Bitmiş bir İmparatorluk’tan yeni bir devlet yaratırken türlü badirelerle boğuştu. İşgal altında olan vatan topraklarını kurtarmak ilk hedefiydi. Bunu yaparken öncelikle kuvayı milliye iradesine dayanmış, sonrasında ülkenin imkan ve imkansızlıklarını etüt ederek buna göre bir strateji geliştirmişti. Tehdidin Batı’dan geldiğini saptadıktan sonra o dönem şartlarında yine Batı ile mücadele eden Sovyet Rusya ile işbirliği tesis etmişti. Sovyetlerden gelen altın ve silahlar Kurtuluş savaşımızda büyük rol oynamıştı. Nihayetinde savaş eğer demir ve kan ise, vatanı için canını ortaya koyup destansı mücadele veren yoksul Anadolu halkının çabası kan, gelen silahlar da demir idi.

Atatürk’ün stratejik dehası an ve koşulları doğru tespitinde gizliydi. Ülkesinin kapasitesinin farkındaydı. Türkiye tek başına Batılı işgal güçlerine karşı koyamazdı. Karşısında İngiltere’nin başını çektiği bir uluslararası ittifak vardı ve o da buna yine başka bir uluslararası ittifakla cevap verme yolunu seçmişti. Batılı devletlerle ve onların desteklediği iç-dış kuvvetlerle boğuşurken ‘Ne Batı, ne Sovyetler’ demedi. Ben sadece kendi olanaklarımla düşmana koyarım diye kulaklara hoş gelen popülist bir yaklaşım benimseseydi bu gerçekçi olmaz ve nihayetinde başarıyı da getirmezdi. Her şey vakti gelince yapılmalıydı ve o da öyle yaptı!

Atatürk kanlı vuruşma sürecini atlattıktan sonra Moskova’nın güdümüne girmeyip, Batı ile Rusya arasında bir denge kurarak kendi özgün modelini inşa etti. Nitekim özel mülkiyeti külliyen reddeden komünizm ve büyük sermaye birikimlerine avantaj sağlayan serbest ekonomi modeli Türkiye’ye uygun değildi. Bunun yerine zamanla karma ekonomi modeliyle sanayileşme ve kalkınma yolunda atılım sağlanmıştı. Eğitim ve kültür alanında yapılan reformlarla çağdaş bir toplum için kurumsallaşmaya öncelik verilmişti. Bugün Çin bile, adı komünist olsa da çoktan o yolu terk etti ve aslında onun karma ekonomi modelini uyguluyor, dünyaya meydan okuyor. Biz ise ne kadar acı ki onu özde değil sözde yaşatıyoruz!

TÜRKİYE İÇİN EN BÜYÜK TEHDİT

Atatürk devrimlerinden yetmiş küsür yıldır adım adım uzaklaşan Türkiye için gelinen noktada, tekrar beka sorunu oluşmuş durumda. İngiltere yerine bu sefer ABD’nin başını çektiği uluslararası bir ittifak ve desteklediği terör örgütü yüzyıl sonra Türkiye’nin bütünlüğüne büyük güvenlik tehdidi oluşturuyor. Dahası Türkiye ekonomisi yine senelerin getirdiği karma ekonomiden uzaklaşan yanlış politikalar neticesinde, üretim yerine tüketimi önceleyen ve bunun finansmanı için de dış kaynağa bağımlı hale gelen bir görünüm arz ediyor. Düşman, siyasi projeleri için iktisadi kırılganlığımızı kullanmaktan haliyle çekinmiyor.

Bu nedenle, öngörülebilir gelecekte Türkiye için en büyük dış tehdit, askeri ve yaptırım şantajlarını pervasızca kullanan NATO müttefiki ABD kaynaklı olarak gözüküyor. Dünya nüfus ve ekonomisinin yüzde birini oluşturan Türkiye’nin sadece kendi olanaklarıyla bu tehdidi savurması gerçekçi gözükmüyor. Bugün güvenlik alanında Rusya ve acil ekonomik sorunlar için Çin ile geliştirilecek işbirlikleri, doğru yönetilip ileride kendi kalkınma planlarımız olmak kaydıyla, Türkiye açısından bir nefes borusu olabilir.

Hal böyleyken, dibimizdeki Batı kaynaklı GÜNCEL tehdidi bırakıp ileride OLASI Doğu kaynaklı tehditleri konuşmanın şimdi sırası değil! Öte yandan, uzak gelecek planlanırken Batı vesayetinden çıkıp Doğu vesayetine girmek de çözüm değil. Çözüm, stratejinin kısa ve uzun vadeli olarak ayrı ayrı kurgulanmasında. Aksini savunmak stratejiden bihaber olmak veya kasti manipülasyona alet olmak demek. Bu konuları tartışırken rehber sorumuz şu olmalı: Atatürk bugün yaşasaydı ne ABD ne Rusya diyerek mi sorunları aşardı yoksa kısa ve uzun vade ayrımı yaparak yine gerçekçi bir strateji mi izlerdi? İyi niyet ve akılla bakılırsa sanırım cevabı bulmak zor değil.

Atatürk ilkeleri bugün yine güncel çünkü tek kutupluluktan çok kutupluluğa evrilen günümüz dünya sisteminde, onun fikirleri yeniden uygulama şansı yakalamış gözüküyor. Orta büyüklükte bir devlet olan Türkiye, dış politikasında günümüz şartlarını doğru analiz ederek geliştireceği politikalarla düzlüğe çıkıp büyük güç merkezleri arasında denge noktasına ulaşabilir. Neoliberalizmin çöktüğü bir çağda, kamu öncülüğünde kalkınma yoluyla üretim odaklı ve daha adaletli bir ekonomi modeli uygulayabilir. Zamanın ruhu buna uygundur. Yüzyıl önce daha zor koşullarda bunları başaran Türkiye, aynısını bugün de başarabilir. Yeter ki fikrimizin rehberi Atatürk’ü doğru anlayalım! Bunu yetmiş küsür yılın getirdiği Atlantik eroinmanlığıyla bezenmiş beyinler ve Atatürk’ün devrimlerini bir türlü içselleştiremeyen hurafeciler görmek istemese de kurtuluş yine Atatürk’ün yaktığı ışıktadır! Aksi karanlıktır. Şekilci gardropçular ve yabancı servislerin ürettiği uyduruk bilgilerle Atatürk’e düşmanlık edenler, yine onun mavi gözlerinin oluşturduğu bilgi deryasında boğulmaya mahkumdurlar.

Bu bilinçle, bize yabancı askerlerden arındırılmış ve bilim egemen aklın hakim kılındığı özgür bir vatan armağan eden atamızın eşsiz emeğini minnetle, stratejik dehasını özlemle ve karamsarlık kabul etmeyen kişiliğini sevgiyle anıyoruz. Onun bedeni iyi ki yaşadı, fikirleri bilincimizde yaşıyor ve eseri ilelebet yaşayacak!

Etiketler

Bir Yorum

  1. “Öte yandan, uzak gelecek planlanırken Batı vesayetinden çıkıp Doğu vesayetine girmek de çözüm değil.”

    Gorusunuze tamamen katiliyorum. Ulusalcilar ve milliyetciler icin su an birlesme zamanidir. Milli beraberlik icin detaylarda ayriligi, gayriligi su an icin kenara birakmak gerekiyor. Ancak kendini ulusalci olarak adlandiran kimilerinin Rusya ve Cin ile ilgili yazi ve gorusleri bazen dozunu fazla kaciriyor ve sanki manda propagandasi intibasini verebiliyor ve onun otesinde dusmanin eline malzeme verebiliyor. Ulusal camiadaki calkanti, yasanan kopmalara bakarak cok acik bicimde gorulmektedir. Ulusal guclerin birlesmesi gereken bu gunlerde, basta Vatan partisi cenahi olmak uzere, soylemlere ve yazilara lutfen daha fazla itina gosterelim. Ataturk Cumhuriyetin ilk millet meclisini kurarken, gorus ayriliklarini o an icin bir kenara koymus ve pragmatik davranabilmistir. Bugunun tum ulusalcilari, milliyetcileri ve vatanseverleri bu misalden onemli bir ders cikarmalidir. Saygilarimla.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı