Köşe Yazıları

Atlantik Konseyi’nin gündüz düşleri

NATO’nun yeni misyonu Çin ve Rusya’yı çevrelemek olarak ilan edildi.

Buna “NATO 2030” projesi adı verildi.

ABD, geleneksel NATO müttefiki Almanya’dan kuvvetlerini Polonya’ya kaydırma kararı alırken, Güney Çin Denizi’nde de Çin’i tehdit etmeyi planlıyordu.

Çin’i rahatsız etmenin bir yolu da, Pekin ile Kuşak ve Yol kapsamında Malakka Boğazı’nı baypas edecek Gwadar limanı (CPEC projesi) yapan Pakistan’ın Keşmir’deki ezeli düşmanı Hindistan’ı fişteklemekti.

Bunu da yaptılar.

Hindistan’ın Müslüman düşmanı faşist Hindu Başbakanı Narendra Modi’yi iktidara getirip, önce Pakistan’a ardından Çin’e saldırttılar.

11 Eylül 2001 tertibiyle “Teröre karşı Savaş” adı altında Orta Doğu ve Orta Asya’ya hallenen NATO, şimdi gözünü Uzak Doğu’ya ve Karadeniz’e dikti.

Geçen yazımda bunu masaya yatırmış, “NATO kaynaklı sorunların çözümü için daha çok NATO” diye anlatmıştım.

Tüm bu umarsız atılımların arka planında bir NATO Think Tank’ı, yani düşünce kuruluşu var.

İsmi, Atlantic Konseyi.

Nasıl mı?

Anlatayım…

ATLANTİK KONSEYİ’NİN TARİHÇESİ

Adını NATO’nun içindeki Kuzey Atlantik kısmından alan Atlantik Konseyi, tam da ABD’nin soğuk savaşta SSCB’yi tehdit için NATO üyesi Türkiye’ye yerleştirdiği Jüpiter (IRBM) füzeleri krizi sonrası 1961’de kuruldu.

Bu arada Türk kamuoyu kendi topraklarına nükleer başlıklı füze yerleştirildiğini bilmiyordu. Tüm ülkenin nükleer mahvına yol açabilecek bu gerçeği tam 40 yıl sonra öğrenecekti. Füze anlaşması da 1959’da Demokrat Parti döneminde yapılmıştı. Bu anlaşmadan da kimsenin haberi olmamıştı tabii.

1961’de sadece Türkiye’ye değil, İtalya’ya da nükleer başlıklı Jüpiter füzeleri yerleştirilmişti. İngiltere’ye de nükleer başlıklı Thor füzeleri konuşlandırılmıştı.

Bundan sadece 6 hafta sonra SSCB Başkanı Kruşçev de, Almanya’yı ikiye ayıran Berlin duvarını örmeye başlayacak, birkaç ay sonra da Miami’ye 90 mil uzaktaki Küba’ya nükleer füzeleri yerleştirecekti.

İşte Atlantik Konseyi tam o sene, 1961’de kuruldu.

Washington’daki güç eliti tarafından kurulan konseyin amacı: “Uluslararası meselelerde, yapıcı Amerikan liderliği ekseninde, Atlantik topluluğu merkezli politikalar üretmekti” (Promote constructive US leadership and engagement in international affairs based on the central role of the Atlantic community”)

Daha net bir şekilde söylersek, Atlantik Konseyi, “ABD militer siyasetinin bir küresel nükleer savaşı riske etmesi halinde bile, Batı Avrupa’nın (ve Türkiye’nin) Amerikan politikalarına uyması için bir araç olarak kuruldu.

Kurucuları Rockefeller grubundandı.

1945 sonrası Amerikan sinir sistemine hakim olan Rockefeller ekibi, ülkenin askeri ve siyasi planlarının oluşmasında çok etkili olmuştu.

Rockefeller’a bağlı bir Wall Street avukatı olan John J. Mc Cloy, savaş sonrası yenik Almanya’da Birinci Yüksek Komiser olarak görev yaptı. Mc Cloy, savaş suçlusu Naziler olan Friedrich Flick, Alfried Krupp ve Baltık ülkelerindeki Yahudilerin katlinden sorumlu SS Standartenführer’i Martin Sandberger’i özel afla kurtarmıştı.

Mc Cloy daha sonra Rockefeller’in Chase Manhattan Bankası Yönetim Kurulu Başkanı ve Rockefeller’in kontrol ettiği New York Council of Foreign Relations Genel Direktörü olacaktı.

David Rockefeller ile Harvard’dan kanka olan aynı John J. Mc Cloy, kendisi gibi bir avukat olan Henry Kissinger’i de Rockefeller çemberine sokan kişiydi.

İşte bu derin adam, 1961’de Atlantik Konseyi’ni kurdu.

Ekipte, Soğuk Savaş’ın mimarı olarak bilinen eski ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson da vardı.

Acheson, Başkan Truman’ı Kore’ye asker göndermeye ikna eden ve NATO’nun bir Amerikan askeri örgütü olarak kuruluşunu dizayn eden önemli bir isimdi.

Kurucular arasında 1919’da CFR’ı kuran (Counsil on Foreign Relations) Eisenhower’in son Dışişleri Bakanı Christian Herter, 1940’ta Nelson Rockefeller’in başkanı olduğu Inter American Affairs’in başkan yardımcısı William L. Clayton da vardı.

Marshall Planı’nın uygulayıcısı ve aynı zamanda Rockefeller’in Mobil ve Esso Oil şirketlerini Avrupa’ya sokan William C. Foster’ı da unutmamak gerek.

Ekip sağlamdı yani.

Atlantik Konseyi’nin kurulmasına öncülük eden ana fikri ortaya atan ise Theodor C. Achilles idi.

Aynı zamanda CFR ve Bilderberg üyesi olan Achilles, Eisenhower’in Küba Domuzlar Körfezi fiyaskosuna imza atan CIA gizli görev ekibinin de başıydı. 1961’deki bu fiyaskoyu hazırlayan Achilles ve uygulayan Cumhuriyetçi CIA Başkanı Allen Dulles, hiçbir şeyden haberi olmayan yeni seçilmiş Kennedy’ye de emrivaki yapmıştı.

Achilles 1949’da NATO anlaşmasının hazırlanmasında etkin rol oynamıştı.

İşte bu miras ile Atlantik Konseyi, NATO’nun askeri politikalarının belirlenmesinde her zaman önemli rol oynayan bir “düşünce kuruluşu” olarak ortaya çıkmıştı.

1991’de SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın ortadan kalkmasından sonra işi biten NATO’ya yeni görev alanları biçen de bu arkadaşlardı ağırlıklı olarak.

ATLANTİK KONSEYİ’NİN GÜNCEL ROLÜ

11 Eylül saldırılarıyla başlayan yeni milenyumda Atlantik Konseyi, Rockefeller grubu ve yeni üyeleri Neocon Bush Ailesi, yeni yönergeler belirledi.

Mart 2000’deki Wall Street Dot.com çöküşü ile bankalar sıkıntıya girdi ve Amerikalı oligarklar, “ABD’nin, karşısında kimsenin duramayacağı askeri gücünü kullanarak küresel hegemonyasını sağlaması” üzerinde yeni bir politika oluşturdu. Bu ifadeleri telaffuz eden de yine bir Rockefeller dostu olan Zbigniew Brzezinski idi.

Neocon icadı “Teröre karşı Savaş” kılıfı altında tüm dünyayı domine edeceklerdi.

Atlantik Konseyi’nin 2001 – 2003 Afganistan ve Irak işgallerinde müstesna belirleyici rolü oldu.

Ekonomi alanında da Atlantik Konseyi, Rockefeller siyaseti olan Trans Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) fikrini ortaya attı. Buna göre Amerikan şirketleri Avrupa ve özellikle de Almanya’da, AB ve Alman kanunları üzerinde, muafiyetlere sahip olacaktı.

Yine Atlantik Konseyi, Ukrayna’daki Neo Nazi darbesinden, Rusya’nın yeniden şeytanlaştırılmasından ve Almanya’yı 2015’te çöküşün kıyısına getiren Rusya’ya AB yaptırımlarından da sorumluydu.

Atlantik Konseyi’nin sponsorlarına bakarsanız zaten olay net anlaşılır: ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD Enerji Bakanlığı, ABD Hava, Kara ve Deniz Kuvvetleri, CIA dahil tüm Amerikan istihbarat kurumları, NATO’nun kendisi, Brüksel’de AB Komisyonu (AB, aleyhinde kararları alan bir örgütü resmen finanse ediyor J) Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman, Raytheon, Textron, Alman Krauss Maffei Wegman ve Airbus.

Medya ayağında ise, Thomson Reuters, Bloomberg, Bertelsman ve L.P. var.

Vergiden muaf vakıflar arasında, Alman Bertelsman Vakfı, Carnegie Vakfı, Rockefeller Kardeşler Vakfı, Mc Arthur Vakfı vardı.

Bush ve Obama dönemlerinde Irak ve Afganistan’a ek olarak Suriye, Libya ve Ukrayna savaşları da gündeme alındı.

2000’li yılların Atlantik Konseyi yönetiminde, Henry Kissinger, Brent Scowcroft, Chuck Hagel, Richard Armitage, Wesley Clark, Colin Powell ve diğerleri vardı.

Bugüne geldiğimizde, Atlantik Konseyi’nin ABD’nin çöküşüne bulduğu çare yine aynı.

Rusya ve Çin’e karşı yeni soğuk savaş, nükleer gerilim, İran, İtalya ve Türkiye gibi bir zamanların “kullanışlı kurban üyelerinin” yeniden (Çin’in umut vadeden Kuşak ve Yol girişimine karşı takoz olarak) devreye alınması, eski Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya’ya karşı tampon görevi yapması, özetlersek (dolar silahını yitirmekte olan) Amerikan hegemonyasının askeri imkanlarla devamı var.

PAPAZ PİLAV YEMİYOR

Ancak artık papaz pilav yemiyor.

Bir papazın kızı olan Angela Merkel de öyle.

ABD’nin hedefindeki Almanya’nın lideri Merkel’in son çıkışı oldukça çarpıcıydı.

Alman Şansölye önceki gün 6 Avrupa gazetesine verdiği önemli demecinde aynen şunları söyledi:

“Biz Amerika’nın dünya gücü olmak istediği bir dönemde yetiştik. Şimdi eğer bu rolünden kendi iradesiyle vazgeçmek istiyorsa bunu AB olarak çok derin düşünmek ve ona göre hareket etmek zorundayız”

Bu sadece ABD’nin Almanya’dan asker çekmesine karşı verilmiş bir demeç değildi. Dünyanın yeni jeopolitiğini özetledi aslında Merkel.

Yanlış anlaşılmasın, Merkel öyle anti Amerikancı bir lider filan değil.

Schroeder sonrası ABD desteğiyle iktidara geldi ve uzun süredir de iş başında.

Atlantik Konseyi’nin istediğinin tam tersi işlerin olduğunu söylüyor sadece.

Bizde de ABD’nin oynadığı isimlere bakarsanız Merkel’in haklı olduğunu görürsünüz.

Atlantik Konseyi’nin çok altında bir rütbedeki Michael Rubin’in akıl hocalığını yaptığı Atlantikçi isimler şimdi alternatif olmaya çalışıyor.

Kuklacının kucağında oturan sırıtık kukla gibi tipler.

Ağla deyince ağlıyorlar, gül deyince gülüyorlar.

Rezil haldeki ABD’yi de övemedikleri için artık tek olayları, Rusya ve Çin’e mütemadiyen çamur atmak.

Türkiye ile Rusya’yı düşman cephelere yerleştirmeye uğraşmak vs.

NATO’nun sahibi Rockefeller ailesi bile artık Z kuşağının geyik muhabbeti konusu oldu.

NATO da zaten Atlantik’ten umudu kesti dümeni Pasifik’e kırdı.

Ama nafile.

Artık dünyayı bilgisayarcılar, internetçiler, akıllı telefonu geliştirenler, nano ve biyo teknoloji sahipleri yönetiyor.

Yani akıl ve bilim, her zaman silah ve zorbalığı yeniyor.

 

ÖNEMLİ BİR DUYURU: Çok yakında Pankuş Yayınları’ndan piyasaya çıkacak olan “Covid 19: Bir Virüsten Ötesi” isimli kitabımda, virüsün jeopolitiğini, küresel gerilimdeki yerini ve çıkış noktası ile sonuçlarını irdelemeye çalıştım. Okuyucuların ilgiyle takip edeceğini umuyorum.

 

KAYNAKLAR:

“Manifest Destiny –  Democracy as Cognitive Dissonance” F. William Engdahl – 2018  

https://sputniknews.com/europe/202006271079733823-eu-should-reflect-on-possible-us-withdrawal-from-role-of-world-leader-angela-merkel-says/

 

5 Yorum

  1. Trump seçilmezse dünyanın ve insanlığın gidişatı kötü. Biden gibi şeytanla işimiz çok daha zor olur.

  2. Karşılıksız trilyon dolar basan bir ülke için
    en kolay şey, adam satın almak olabilir mi?
    Neden olmasın, sonrasında parmak ile çağır gelsin.

  3. Hüseyin bey: tamam haklısınız bu NATO sütten çıkmış ak kaşık kesinlikle değil. Fakat, mesela bir günde yazınız da kürt milliyetciliğine evrimleştirilmeden önce kürtlerin çoğunluğunu oluşturduğu şu sosyalist örgütlenmelerin arkasında kimler varmış bakalım, amaçları neymiş, nereden silah ve para desteği almışlar bakalım. Yada NATO’ ya girilmemiş olsaydı, SSCB sınır komşumuzken Türk Devleti diye bir devlet bugüne kalabilirmiydi! Yazdıklarınız gerçek, ama takıntı bir hedefe sürüklüyor okurları hep sonuçta. Milli çıkarlarımızın hep bir küresel finans sistemine düşmanlıkdan geçtiğine dair saplantı seviyesinde bir düşünce sistematiği, nesnel olamaz. Ben böyle düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı