Köşe Yazıları

Bedeli ödendi mi?

“Serin bir hava var dışarıda.
Hücremde, camın önüne dayanmış masam…
Masamın üzerinde iki mektup…
Demir parmaklıkları aşarak geliyor bir siren sesi.
Acaba bizim hapishaneden mi hasta?
Ağustos böceklerinin sesleri de yorgun.
Otobanın gürültüsü geliyor uzaktan,
ne güzel bir yerlere gidebilmek…
Yan koğuştan türkü sesi gelmiyor,
nasıl da içli okuyordu dün gece…
Gece bastırıyor giderek…
Gece bastırıyor…
Silivri’de bir gün daha bitiyor…”(1)

Yıllardır FETÖ ile yatıyoruz, FETÖ ile kalkıyoruz. FETÖ gibi kült bir örgütün ülkemize ve insanlarımıza yaşattıkları ortada. Büyük acılar yaşandı. Ülkemize büyük ihanetler gerçekleştirildi. Peki, bütün bu kötülüklerin gerçekleşmesinden sadece FETÖ mü sorumluydu?

Bu soruyu yanıtlamadan önce tarihi süreçte FETÖ’nün adım adım etki gücünü nasıl artırdığını, neler yaptığını kısaca bir kez daha anımsayalım.

12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete muhtıra verdi ve hükümet düştü. Aynı yıl Fethullah Gülen tutuklandı, 7 ay hapis yattı ve tahliye oldu. Tutuksuz yargılandığı davada 1974 yılında beraat etti. Demek ki Fethullah Gülen daha 70’li yıllarda resmen devlet tarafından kayıtlara geçirilmiş oldu.

12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri bir kez daha darbe yaptı. Darbeden hemen sonra Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Devletin Gülen’i unutmadığını ve özellikle askeri müdahalelerden sonra yakalamak istediğini buradan anlıyoruz.

1986 yılında Fethullah Gülen yakalandı fakat tutuklanmadan serbest bırakıldı. Bu olayda devletin Gülen’i artık bizim anladığımız gibi değil, başka bir tarzda takip ettiğini mi anlamalıyız? Bilmiyorum.

1995’te, dinsel zemin üzerinde siyaset yapmak isteyen Refah Partisi TBMM’de birinci parti oldu ve hükümet kurdu.

1997’de 28 Şubat kararları alındı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti laikliği korumak için alınması gereken tedbirleri Milli Güvenlik Kurulu kararları olarak yayımladı. Kararlar Başbakan tarafından imzalandı.

1999 yılında Abdullah Öcalan yakalanarak Türkiye’ye getirildi. Aynı yıl Fethullah Gülen ABD’ye kaçtı. Sanki bir satranç tahtası üzerinde piyonlar yer değiştiriyordu.

Burada bir tespit yapmakta fayda var. Fethullah Gülen Türkiye’de yıllardır polis tarafından aranan, mahkemelerde hakkında davalar açılan, zaman zaman tutuklanan, zaman zaman yakalansa da gizli bir el marifetiyle kurtarılan ve Türkiye’de gizli örgütlenme çalışmalarını sürdüren kişidir. Fakat her nasılsa özellikle politikacılardan yüksek itibar görmektedir. Gülen 90’lı yıllarda Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Turgut Özal, Tansu Çiller ve Papa gibi her siyasal ya da dinsel görüşten gücü temsil eden insanla bir araya gelebilmiştir.

3 Kasım 2002’de AKP tek başına iktidar oldu.

Ağustos 2003’te AKP Hükümeti tarafından Yüksek Askeri Şura kararlarına şerh düşülmeye başlandı. Daha doğrusu Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ilişiği kesilenlerle ilgili kararlara AKP’li şura üyeleri şerh koymaya başladılar.

Bu yıllarda yurt dışında oluşturulan internet siteleri üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri ve mensuplarına ahlaksızca saldırılar başladı. Bu saldırılara paralel olarak ülke içindeki yazılı ve görsel medyanın önemli bir kısmı organize bir şekilde TSK’nin itibarsızlaştırılması için büyük bir çaba göstermeye başladı.

2004’te -gelecekte yapılacak kumpas operasyonları için- mahkemelerin alt yapısı hazırlandı. DGM’ler kaldırıldı ve yerlerine “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” kuruldu.

2005 yılında Şemdinli Davası başladı. Daha ilk baştan ne olduğunu anladığımız ama birilerinin ısrarla anlamak istemediği bir savcı (Ferhat Sarıkaya) inanılmaz bir iddianame hazırladı. Sonradan yaptığı itiraflarda bu iddianameyi kendisinin hazırlamadığı, önüne getirdikleri ve kendisinin de imzaladığı ortaya çıktı. Dava kapsamında tutuklanan iki astsubay yaklaşık on yıl hapis yattı. Bu dava Silahlı Kuvvetler mensuplarına kurulan dönemin ilk kumpas davası olarak belleklerde yer aldı.

5 Mayıs 2006’da Fethullah Gülen yargılandığı davadan beraat etti. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni karalama ve itibarsızlaştırma projeleri gittikçe artan bir ivme ile hayata geçirilirken Fethullah Gülen aklanmaya ve bizzat ülke yöneticileri tarafından parlatılmaya başlandı.

2006 yılında Atabeyler Davası başlatıldı. ‘Erdoğan’ı öldüreceği’ iftirası atılan Pilot Yüzbaşı Murat Eren tutuklandı. Genelkurmay önünde hala kimliği tespit edilemeyen bir kişi basın mensuplarına sözde dava hakkında sarı zarf içerisinde bildiri dağıttı.

27 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanlığı kamuoyunda “e-muhtıra” olarak bilinen bir bildiri yayımlandı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt bildiriyi bizzat kendisinin kaleme aldığını açıkladı. Böyle bir bildiriden Kuvvet Komutanlarının da haberi yoktu.

4 Mayıs 2007’de Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Dolmabahçe’de özel olarak 2,5 saat süren bir görüşme yaptılar. Görüşme sonrası Büyükanıt “Devlet işlerini konuştuk” derken, Başbakan Erdoğan “Benimle mezara gider. İnanıyorum ki Büyükanıt da böyle düşünüyor. Açıklamaya kalkarsa o zaman ben de yaptığımız görüşmeyle ilgili şeyleri açıklarım” diye beyanat verdi.

2007-2010 yılları arasında Zirve Yayınevi Davası görüldü. Rektörler darbeye teşebbüsten cezaevine atıldılar.

2007-2011 yılları arasında AKP hükümeti Kürt açılımı uyguladı. Terörle mücadele edenlerin hapislere atıldığı, Genelkurmay Başkanı’nın terörist olarak tutuklanıp hapsedildiği ve terörü siyasal hedefleri için çıkış yolu olarak görenlerin baş tacı edildiği bir dönem yaşandı.

4 Temmuz 2008’de AKP Milletvekili Bülent Arınç Ergenekon soruşturmaları ile ilgili değerlendirme yaparken “Türkiye iyi bir noktaya gidiyor. Çünkü bu sıkıntılar, bu sancılar bir taraftan doğum sancısıdır, bir taraftan bağırsaklarını temizlemesidir.” dedi.(2)

10 Temmuz 2008’de FETÖ’nün hedefleri açısından sakıncalı bulunan sivil/asker herkesin içine atıldığı Ergenekon Davası başlatıldı.

24 Kasım 2008 tarihli, ABD Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı Daniel O’Grady imzalı bir belgede Türk polisinin ABD Büyükelçiliğine Ergenekon’la ilgili verdiği brifingden söz edildi. FBI temsilcilerinin de katıldığı toplantıda polislerin, Ergenekon’u “aşırı milliyetçi çevrelerden taraftar bulabilmek için batı karşıtı ve ABD karşıtı propagandaya güvenen; mafyayı, İBDA-C, Hizbuttahrir, DHKP-C gibi örgütleri kontrol eden, gelişkin bir ekonomisi ve örgütlenmesi olan devasa bir şebeke” şeklinde tarif ettikleri ve süreç boyunca kimlerin operasyonlar kapsamına dâhil edileceği bilgisini de ABD’li yetkililere bildirdikleri iddia edildi.

19 Aralık 2009’da Bülent Arınç’a Suikast kurgusu başlatıldı. Genelkurmay’daki kozmik oda siyasal iktidarın ve Genelkurmay Başkanlığı’nın izniyle FETÖ üyesi savcılara açıldı, Türkiye’nin ulusal güvenliğine ilişkin sırlar FETÖ tarafından ele geçirildi.

2009’da Poyrazköy Davası adı ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı emsali görülmemiş bir saldırı başlatıldı.

Aynı yıl Erzincan Davası başlatıldı. Gülen Cemaati’ne yönelik bir soruşturma başlatan savcı İlhan Cihaner makamında şiddete maruz kalarak tutuklandı.

Şubat 2009’da Taraf Gazetesi, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanabilmeleri için kampanya başlattı.

26 Haziran 2009’da AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, “Askerlerin özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yargılanmasına imkân veren yasanın Türkiye’nin yararına olduğuna inandıklarını, bu yasanın toplumda da büyük kabul gördüğünü” söyledi.

29 Haziran 2009’da gece yarısı TBMM’de Türk Ceza Kanunun “Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama” hakkındaki yasa değişikliği görüşülürken AKP milletvekilleri Bekir Bozdağ, Mustafa Elitaş, Ahmet Aydın, Mehmet Ceylan, Yahya Doğan ve Müfit Yetkin’in yasa tasarısına yeni bir madde ilave ettirmeleri ile Ceza Muhakemesi Kanununun 250’nci maddesi değiştirilerek askerlerin özel yetkili mahkemelerde yargılanması için yasal zemin oluşturuldu.

13 Temmuz 2009’da CHP, yapılan bu yasal düzenleme için Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açtı.

20 Ocak 2010 tarihinde Balyoz Davası için düğmeye basıldı. Taraf Gazetesi “Fatih Camii Bombalanacaktı” manşeti ile çıktı. Birinci sayfada Ahmet Altan ağzından köpükler saçarak “zorunlu askerliği kaldırın…” diyor ve yazısında devam ediyordu: Zorunlu askerliği mümkün olduğu kadar çabuk kaldırıp, ordunun örgütlenme şemasını tümden değiştirmeliyiz. Askerliği profesyonel ve ciddi bir meslek haline getirmeliyiz. Yoksa biz bu “darbecilik” hastalığından arındıramayacağız bu orduyu. Kendi ordumuz, kendi bombamızla bizi öldürecek. Ve, hep bizi öldürmek için hazırlık yapacak.

Gelecek günler bir farkla Ahmet Altan’ı haklı çıkaracak, kendi ordumuz değil ama Ahmet Altan’ın ideallerindeki ordusu, kendi bombamızla bizi öldürecekti…

21 Ocak 2010 tarihinde Anayasa Mahkemesi CHP’yi haklı bularak, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması değişikliğinin anayasaya aykırı olduğuna karar verdi ve çıkarılan yasayı iptal etti.

23 Ocak 2010’da, Eski MİT görevlisi Mahir Kaynak’ın Star gazetesindeki köşe yazısında; “(…)Şimdi komplo teorisi de sayılabilecek bir proje sunuyorum. Silahlı Kuvvetlerdeki bazı dokümanlar ele geçirildi ve bunlar bir darbe hazırlığına uygun biçimde yeniden düzenlenerek kamuoyuna sunuldu ve darbe karşıtlığının yerleşmesi ve bu tavrın genelleşmesi sağlandı. (…)Kamuoyuna sunulan belgeler orijinal değildi ve elde edilen bazı bilgiler değiştirilmiş ve bir darbe planına uygun hale sokulmuştu. (…)Belgelerin değiştirilmiş olduğu ortaya çıkacak ve ne darbe kalacak ne de ordu düşmanlığı” ifadeleri yer alır. Görüyoruz ki daha en baştan komployu bilen ya da gören ve kamuoyuna da açıklayan birileri vardı.

22 Şubat 2010’da Balyoz tutuklamaları başladı. Onlarca general, amiral ve albay tutuklandı. Oysa anayasaya göre, tutuklama kararı veren bu mahkemeler hukuken yetkisizdi. Hukuk uzun zamandır askıya alınmıştı, bu da FETÖ piyonlarının pervasızlık ölçüsündeki özgüven göstergesiydi.

Mart-Haziran 2010 döneminde, tutuklanan subaylar FETÖ’cü yargıçların direnmelerine rağmen tahliye edildiler.

Mart 2010’da Taraf Gazetesi bir anayasa değişikliği haberini “AKP’nin hazırladığı 26 maddelik pakette Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısı tamamen değiştiriliyor, gelişigüzel kapatma davası açmanın önüne geçiliyor. Darbeci generallere yargı yolu açılıyor”(3) başlıkları ile duyurdu.

28 Nisan 2010’da İzmir Casusluk Soruşturması başlatıldı.

12 Eylül 2010’da referandum yapıldı ve mevcut hukuksuzluk hukuka uyduruldu. Yani planın gereği ne ise -hedefe ulaşmak için anayasa değişikliği dâhil- her şey yapıldı. Referandumdan sonra Başbakan Erdoğan “Kazanan millet iradesi ve demokrasi olmuştur. Her vesayetçi ve darbeci anlayış referandum sonucuyla kaybetmiştir”(4) dedi.

11 Şubat 2011’de Balyoz davasında 163 subay mahkeme salonu kapıları üzerlerine kilitlenerek topluca tutuklandı.

2011 yılında İstanbul Askeri Casusluk ve Şantaj Davası, Odatv Davası ve Fenerbahçe Şike Davası başladı. Hedefin sadece askerler olmadığı açıkça görülüyordu. Hedef, tarihte yaşadığımız Malta Sürgünleri olayında olduğu gibi birilerinin ülkemiz hakkında verdiği karara direnme kapasitesi olan kişi ve kurumların yok edilmesiydi. Emperyalist işgal planı o zaman neyi hedeflediyse bu plan da onu hedeflemişti.

29 Temmuz 2011’de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yapılan haksız ve hukuksuz saldırıyı hükümete gereğince anlatmasına rağmen destek bulamayan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları topluca istifa ettiler. Orgeneral Koşaner aşağıdaki veda mesajını yayımladı.

“Değerli Silah Arkadaşlarım,

Emekli ve muvazzaf çok sayıda Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun somut delillere dayanmayan iddialar nedeniyle soruşturmalara tabi tutulması, tutuklanması ve yargılanmasının tüm Türk Silahlı Kuvvetleri personeli tarafından üzüntü, endişe ve kırgınlıkla izlendiğinden eminim.

(…)Tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdani değerlere uygun olarak yapıldığını kabul etmek birçok hukukçunun da ifade ettiği gibi mümkün değildir.  Bu durum, birçok defalar, yetkili makamlara iletilmesine, anlatılmasına ve takip edilmesine rağmen, soruna yasal çerçevede bir çözüm bulunması mümkün olmamıştır. 

Soruşturma ve uzun süreli tutuklamaların bir amacının da Türk Silahlı Kuvvetlerinin sürekli gündemde tutularak kamuoyunda bir suç teşkilatı olduğu izleniminin yaratılmaya çalışıldığı, bunu fırsat bilen yanlı medyanın da her türlü yalan haber, iftira ve suçlamalarla Yüce Ulusumuzu kendi silahlı kuvvetlerine karşı tavır almaya teşvik ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır.

Bu durumun önlenememesi ve yetkili makamlar nezdinde yapılan girişimlerin dikkate alınmaması, Genelkurmay Başkanı olarak personelimin hak ve hukukunu koruma sorumluluğumu yerine getirmeme engel olduğundan, işgal ettiğim bu yüce makamda göreve devam etme imkânımı ortadan kaldırmıştır.”

30 Temmuz 2011 tarihli Taraf Gazetesi istifa haberini “Daha Karpuz Kesecektik” başlığı ile verdi. Ahmet Altan köşesinden “Türkiye, askerî vesayeti bitirip demokrasiye doğru ilerliyor. Bu yeni çağda, darbeci, andıççı, şikeci generallere yer yok bu ülkede. İtirazı olan bütün generaller bırakın gitsinler. Hepsine güle güle. Yeni Türkiye’ye yakışan yeni bir orduyu kuracak insanlar da çıkar bu ordunun içinden ve onlar askerin onurunu” terfilerde değil, askerlikte ararlar.” diye yazdı.

Evet, Ahmet Altan yine haklıydı. Güle güle dediği insanların yerine yeni bir ordu kuracak insanlar çıktı. Ancak Ahmet Altan’ın insanları askerin onurunu askerlikte değil hoca efendilerinin buyruklarında aradı. Bugün hapishane hücresinde kâğıttan kaval öyküleri yazan Ahmet Altan bu yazdıklarından dolayı utanıyor mudur? Hiç sanmıyorum.

2012 yılında 28 Şubat Davası açıldı. Bu davanın açılması için sanki Necmettin Erbakan’ın 27 Şubat 2011 tarihindeki vefatı beklenmişti. Çünkü Erbakan kamuoyuna verdiği beyanatlarda 28 Şubat’ın bir darbe olmadığını ifade etmişti. 28 Şubat’ın üzerinden bu kadar uzun zaman (15 yıl) geçtikten sonra davanın açılması, bu davanın da diğer kumpas davalardan ayrı düşünülemeyeceğini göstermektedir.

2012 yılında hapishanelerdeki Balyoz tutukluları Türkiye Büyük Milet Meclisi’ne kendilerini ihbar ettiler! Yazdıkları dilekçede Türkiye’de yapılan darbeleri araştıran Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu’na -sözde- Balyoz Darbesi’ni de araştırmalarını, bu konuda ifade vermeye istekli olduklarını ilettiler.

Darbeleri Araştırma Komisyonu ‘-sözde- Balyoz darbesi yargıya intikal ettiği’ gerekçesiyle araştırmayı reddetti. Oysa o anda incelediği 28 Şubat ve 12 Eylül de yargı sürecindeydi. Balyoz mağdurları ikinci kez inceleme talep ettiyse de bu kez araştırma komisyonunun başkanı yanıt bile vermedi.

2012 yılına gelindiğinde Balyoz Davası’nda suçlamaya konu edilen dijital veriler için alınan bilirkişi raporları sayısı 27’yi bulmuştu. 27 rapordan sadece 2’si ‘deliller gerçek olabilir’ derken yurt dışı ve yurt içinden birbirinden farklı adli bilişim kurum ve uzmanlarının hazırladığı toplam 25 rapor ise ‘deliller sahte’ diyordu. Deliller doğru olabilir diyen raporları hazırlayanlar bugün ya kaçaklar ya da FETÖ üyeliğinden yargılanmaktalar.

3 Mayıs 2012’de mevcut kumpas davalar yetmezmiş gibi imzasız bir ihbar mektubu nedeniyle 1426 asker için Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Bu kumpas soruşturma büyük bir gizlilik içinde yürütüldü.

5 Temmuz 2012 tarihinde Özel Yetkili Mahkemeler kapatıldı. Kapatılmasına kapatıldı ama yasa çıkarılırken halen baktıkları kumpas davaları sonuçlandırmaları da istendi. Yani siyasal irade halkımıza layık görmediği bu mahkemelerin kumpas davalarını sonuçlandırmasında beis görmedi.

21 Eylül 2012’de Balyoz Davası’nda karar açıklandı. Yargılanan subaylar 16 ila 20 yıl arası ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.

Kasım 2012’de Genelkurmay Başkanı Necdet Özel yurtdışında bir cemaat okulunu ziyaret etti ve basına sevimli pozlar verdi.(5)

2012 Aralık ayında hukuksuzluğu herkes tarafından iyice anlaşılan kumpas davaları protesto etmek için halk Silivri Cezaevi duvarlarına dayandı.

24 Ocak 2013’te Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner hukuksuzlukları protesto ederek istifasını verdi. Yandaş basınımız nedenini merak bile etmedi.

25 Ocak 2013’te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; “(…) İçeride 400’e yakın emekli muvazzaf subay var, bunları ağırlıklı kısmı tutuklu ve bu arada da yine mağdur veya şüpheli şeklinde çağrılanlar oluyor. Bir de bir ajan meselesi çıktı. (…) Bu ordu içinde moral bozukluğuna neden oluyor. Bu yenilir yutulur bir şey değil. İster istemez altta şüpheli sıfatıyla 232 kişi çağrılınca üstte de kuvvet komutanlarımız ‘Biz mücadele verirken ben bu komutanları nasıl göndereceğim’ diyor. Amacım yargıyı yargılamak değil, ama doğru adımlar atmak lazım. Bunların içinde karacısı var denizcisi var. Terörle mücadele etmek için onlara ihtiyacımız var, ama oralara gönderilecek subayımız kalmadı.” açıklamasını yaptı.

2013’ün Şubat ayında Başbakan Erdoğan tutuklu olarak yargılanan Balyoz sanığı Emekli Orgeneral Ergun Saygun’u hastanede ziyaret etti. Özel yetkili mahkemelerin kapatılmasından sonra bu olay hükümet ile kumpas davaları sürdürenler arasında bir çatışma yaşandığının göstergesi olarak anlaşıldı.

9 Şubat 2013’de Ergenekon davası savcılarının, ifadelerini referans gösterdiği Tuncay Güney, Kanada’nın Toronto kentinden canlı yayın bağlantısıyla yaptığı açıklamada; “Ergenekon davası bir projeydi bitti artık. İçerdekilerin çıkması gerekir (…) Benim yüzümden tabii ki insanlar cezaevine girmesinler. Ben vicdanen rahatsızım. İşkence görmeseydim o konuşmaları yapmazdım. Ergenekon’un temeli sayılan emniyette verdiğim ifadeler geçersizdir. Devlet beni kullandı. Türkiye’de adalet aramak genelevde bakire aramaktan farksızdır” dedi.

9 Ekim 2013’te Yargıtay Balyoz Davası kararlarını onayladı. Yargıtay’ın onama kararını öğrenen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Karara mesnet teşkil eden gerekçelerin hukuksal açıdan çok yeterli ve doyurucu olduğunu görüyorum. (…) Bence Yargıtay iyi bir inceleme yaptı.” dedi.(6) Aynı Arınç yıllar sonra FETÖ üyeliğinden yargılanan damadı için çok üzülecek ve yeniden hukuku hatırlayacaktı.

10 Ekim 2013’te Balyoz kararlarını yorumlayan Mümtazer Türköne Zaman Gazetesi’nde bir yazı yazarak “Darbe davalarının açılabilmesi ve neticeye ulaşması, büyük ölçüde cuntalardan ve siyaset içindeki askerlerden rahatsızlık duyan askerler sayesinde mümkün oldu.”(7) dedi. TSK içindeki bu askerlerin gerekli bilgi ve belgeleri verdiğini yani bir anlamda TSK içindeki FETÖ yapılanmasını artık pervasızca ifade edebilen Mümtazer Türköne, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 21 Aralık 2011 tarihinde Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğine atanmış ve kamuoyunun tepkisi üzerine de 5 Ocak 2012 tarihinde istifa etmişti.

15 Ekim 2013’te Koramiral Atilla Kezek Balyoz davası kararlarının Yargıtay tarafından onaylanmasını takiben “Bizim yerimiz onların yanıydı” diyerek ve hükümlü askerlere destek vererek görevinden istifa etti.

Aralık 2013’te 17/25 Aralık olayları patlak verdi. Kumpas davaları yürütenler hükümet yetkililerini yolsuzlukla suçlayarak soruşturma başlattılar. Hükümet de bunun yargı yoluyla kendisine darbe girişimi olduğuna işaret ederek soruşturma savcılarının isteklerine uymadı, sert tedbirler aldı ve girişimi boşa çıkardı.

22 Aralık 2013’te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Yargıya sesleniyorum: Siz de içinizdeki kirlileri temizleyin. Çünkü siz de pırlanta, tertemiz değilsiniz. Bizim de bildiklerimiz var.”

“Devlet içinde oluşmuş çeteler var. Bu tezgâhta maşa, taşeron olarak kullanıldılar. Küresel güçlerin taşeronluğunu üstlenen yerli işbirlikçiler, yerli piyonlar, bu komploda alet olarak kullanıldılar. (…) Ama yargı hukukun dışına çıkıyorsa bizim de yürütme olarak elimizde yetki varsa biz de bunu kullanırız. Bu komploların içinde yer alanları tespit edeceğiz. Sizlerle beraber olanların içinde ihanet şebekeleri de çıkabilir. Şaşabilirsiniz, ‘nasıl oldu bu ya’ diyebilirsiniz… Devlette paralel yapı kurmak isteyenler, devletin kurumları içine sinenler şunu bilesiniz ki ininize gireceğiz ininize. Didik didik edeceğiz ve devletin içindeki bu örgütleri temizleyeceğiz.” dedi.

24 Aralık 2013 tarihinde Yalçın Akdoğan “Orduya kumpas kurdular” açıklaması yaptı.(8)

2013’te dershanelerin kapatılmasına karar verildi. Elbette en büyük itiraz Zaman Gazetesi’nden geldi.

2014’te Ergenekon sanıkları tahliye olmaya başladı. 17/25 Aralık’tan sonra bu davalara bakış açısı tersine döndü.

5 Mayıs 2014 tarihinde Balyoz Davası hükümlülerinin de serbest bırakılmaları için Anayasa Mahkemesi’nin bir an önce kararını açıklaması amacıyla Avukat Şule Nazlıoğlu Erol önderliğinde, Balyoz avukatları ve mağdur yakınları tarafından Anayasa Mahkemesi önünde adalet nöbeti başlatıldı.

10 Haziran 2014’te Deniz Kuvvetleri Lojistik Başkanı Tuğamiral Gündüz Alp Demirus da yaşanan sürece isyan ederek, hapisteki arkadaşlarına destek olmak amacıyla istifa etti. İstifa gerekçesini şu sözlerle açıkladı: “Nusret Güner oramiralimin başlıca istifa gerekçesi İzmir’deki casusluk davasıydı. Ben, yanılmıyorsam Eylül 2012’de İzmir’de savcıya ifade verdim ve sonra o iddianamede ben de sanık olarak yer aldım. O tarihten bu yana süren bir aşağılanma var. Çok aşağılandık. Hâlâ da aşağılanıyoruz. Böylesi bir aşağılanmaya daha fazla tahammül edemedim ve ağustos gelmeden istifa ettim.

18-19 Haziran 2014 tarihlerinde Anayasa Mahkemesi Balyoz hükümlüleri için hak ihlali kararı verdi ve Balyoz mağdurları serbest bırakıldı.

31 Mart 2015’te Balyoz sanıkları ikinci kez yapılan yargılama sonucunda beraat ettiler.

14 Nisan 2015’te 1426 asker için gizlice yürütülen soruşturmada ‘Kovuşturmaya Yer Yoktur’ kararı verildi. Kararı veren Genelkurmay Askeri Savcısı FETÖ darbe kalkışması sonrasında firar etti, halen FETÖ üyeliği suçlaması nedeniyle aranıyor.

2014-2016 yılları arasında -yani tahliye olduktan sonra- kumpas mağduru askerler ülkemizin yöneticilerinin ve halkın dikkatini FETÖ tehlikesine çekmek için her hafta “Sessiz Çığlık” eylemlerine katıldılar ve çeşitli girişimlerde bulundular. Askerler hapishanelerden çıkmıştı ama ülkemiz için tehlike geçmemişti. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki FETÖ yapılanması çok büyük bir tehlike arz ediyordu.

10 Temmuz 2016 tarihinde İzmir merkezli bir dava ile FETÖ’nün askeri kanadına yönelik hukuki soruşturma başlatıldı.

15 Temmuz 2016 tarihinde hain ve alçak bir darbe kalkışması yaşandı. Darbe girişimi öncelikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde FETÖ taraftarı olmayan, demokratik sisteme bağlı, vatansever askerlerin canları pahasına direnmesi, sonra da tüm siyasilerin ve halkın darbenin karşısına dikilmesi nedeniyle başarılamadı. Yüzlerce insanımız şehit oldu. Yakalanan darbeciler yargı önüne çıkartıldı.

KUMPAS DAVALARI BAŞLANGICINDAN BUGÜNE NELER OLDU?

Kumpas davaları başlangıcından bugüne kadar onlarca güzel insan yaşamını yitirdi, çocukları babasız kaldı… Yüzlerce değerli insan işinden ve sağlığından oldu… Ülkeye tanımlanamaz büyüklükte zarar verildi… Türkiye’de rejim değişti… Başkanlık sistemine geçildi… Parlamento etkisizleştirildi…

2018 itibarıyla 61 ilde İmam Hatip Lisesi sayısı, Anadolu Lisesi sayısının önüne geçti.(9)

“The Economist” dergisi demokrasi endeksine göre; 2010 yılında Türkiye “Melez Demokrasi” olarak nitelendirilip 167 ülke içinde 87’nci sırada yer alırken, 2018 yılında “Otoriter Rejim” olarak nitelendirildi ve 167 ülke içinde 100’üncü sırada yer aldı.

ABD Doları 2005 yılında 1.34 TL iken, 2020 yılında 5.89 TL oldu.

Milli Gelir (Dünya Bankası verilerine göre) 2013’te 950.6 milyar Dolar iken 2016 yılında 863.7 milyar Dolar düzeyine geriledi.

Gelecek mehdi için hazırlık yapan Adnan Tanrıverdi ile “Ordunun örgütlenme şemasını tümden değiştirmeliyiz”(10) diyen Ahmet Altan’ın arzularına uygun biçimde TSK’nin yapısı değiştirildi.

Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gibi bazı önemli bakanlıklardan daha büyük hale geldi. Türkiye’de dinsel eğitimin önü açıldı.

Bu dönemde büyük bir özelleştirme ve satış fırtınası yaşandı.

SORULARIM VAR

Bugüne kadar yaşadıklarımızdan sonra sormak istediğim bazı sorular var.

Yaşanan FETÖ teröründen hükümetlerimiz ve tüm partilerimiz ders aldı mı? FETÖ ve benzeri kült örgütlerle mücadele için ulusal birlik sağlandı mı? Bilimsel çalışmalar yapılıp bir daha böyle bir tehlike yaşanmaması için bir devlet politikası oluşturuldu mu?

Devletin kurumlarının, hukuk fakültelerinin, medya kuruluşlarının ya da bireylerin bu süreçteki sorumluluklarını üstelenerek özeleştiri yaptıklarını ve resmen özür dilediklerini duydunuz mu?

Yaşanan bunca acı olaydan sonra bu süreçte sorumluluğu olanların bir özür dilemesi ya da bir bedel ödemesi gerekmez miydi?

1970’lerden itibaren devlet tarafından takip edildiği anlaşılan Fethullah Gülen’in bugünlere gelmesinde makamı, rütbesi, adı ne olursa olsun kimlerin katkısı var? FETÖ üyesi olmasa dahi Gülen’i bugünlere taşıyan bu insanlar herhangi bir bedel ödedi mi?

2005 yılından 17/25 Aralık olaylarına kadar kumpas davaların arkasında duran siyasal irade mensupları bu davranışlarının sonuçları ile yüzleşti mi? Bundan dolayı resmen özür dilediler mi?

29 Temmuz 2011’de Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları yaşanan hukuksuzluklar konusunda devletin en üst kademesini ayrıntılı biçimde bilgilendirdikleri halde karşılık bulamadıklarını belirterek istifa ettiklerinde buna muhatap olan makamlardaki insanlar bu konuda herhangi bir özeleştiri yaptılar mı?

Kasım 2012’de yüzlerce Silahlı Kuvvetler mensubu haksız ve hukuksuz bir şekilde hapishanelerde yatarken yurtdışındaki bir FETÖ okulunu ziyaret ederek basına sevimli pozlar veren Necdet Özel herhangi bir bedel ödedi mi?

9 Ekim 2013’te Yargıtay’ın Balyoz kararını onaması karşısında kutlama mesajları veren Bülent Arınç herhangi bir bedel ödedi mi? Yoksa FETÖ üyeliğinden yargılanan damadı beraat etti ve kendisi de Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeliğine mi getirildi?

2014-2016 yılları arasında kumpas mağduru askerler tahliye olup bildiklerini ve gördükleri tehlikeleri her platformda bağıra bağıra anlatmalarına rağmen buna kulaklarını tıkayanlar herhangi bir bedel ödedi mi?

Donanma Komutanlığı ve 1. Ordu Komutanlığı başta olmak üzere karargâhlarda pervasızca kurgulanan kumpasların sorumlularının bulunması yönünde gerekeni yapmayanlar herhangi bir bedel ödedi mi?

Yoksa sadece;

Ali Tatar, Türkan Saylan, Cem Çakmak, Murat Özenalp, Muzaffer Tekin, Soner Polat, Kuddusi Okkır, Tarık Akça, Halil Yıldız gibi hukuk eliyle canları alınan onlarca insan mı…

15 Temmuz’a bedeniyle direnen 251 şehit ve binlerce gazi vatandaşımız mı…

Bu süreçte yıllarca haksız ve hukuksuz şekilde hapishanelerde yatan ve mesleklerinden koparılan insanlar mı bedel ödedi?

Sevgiyle kalın.

 

(1) Bir Amiralin Hapishane Günlükleri / Turgay Erdağ / Alibi Yayıncılık

(2) gazetevatan.com / 04 Temmuz 2008

(3) Taraf Gazetesi / 23 Mart 2010

(4) Yeni Şafak Gazetesi / 13 Eylül 2010

(5) https://www.internethaber.com/necdet-ozel-cemaatin-okulunda-foto-galerisi-1195589.htm

(6) Cumhuriyet Gazetesi / 12 Ekim 2013

(7) Zaman Gazetesi / 10 Ekim 2013

(8) https://www.borsagundem.com/haber/cemaat-orduya-kumpas-kurdu/168231

(9) https://www.cnnturk.com/turkiye/61-ilde-imam-hatip-sayisi-anadolu-lisesi-sayisini-gecti

(10) Taraf Gazetesi / 20 Ocak 2010

5 Yorum

  1. Kumandanım her an kullanmak üzere hazır bir başucu dokümanı olmuş Kaleminize sağlık.

  2. Ben kisa ve öz yazacagim:Kumpas AKP ve Fetulah GüLEN isbirligi ile hazirlandi.Yani aldatildik sözü ahlaksizca bir yalandir.Aldatilma yok kasit vardir.Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ic ve dis düsmanlara karsi tek demir gücü TSK idi.rArtik böyle bir güc yoktur cünkü erdogan ve Fetulah bunu cok planli bir sekilde basardilar.Ülkeyi savunmasiz demiyorum ama TSK’siz biraktilar.Bu kumpastan sonra zaten TSK artik mevcudiyeti ile Erdogan’in özel bir ordusu haline getirildi.Kolu kanadi budandi,kötürüm oldu.Ne istihbarati kaldi ne de ihanete müdahale edecek kapasitede vatansever komutanlar kaldi.Yasar Büyükanit,Necdet Özel ve Hulusi Akar komutasinda ki bir silahli güc Türk ulusunun degil Erdogan’in emrinde görev yapmaya basladi.Sözümona Fetö ile mücadele adi altinda cok planli bir sekilde Cumhuriyetciler ve Atatürkcüler yani Kemalisler yani Mustafa Kemal’in izinden gitmek isteyenler sistematik bir sekilde toparlaniyor ve saf disi birakiliyor.Eger Fetö ile gercek anlamda bir mücadele olsaydi Mecliste Fetö’nün siyasi ayaginin arastirilmasi önerileri reddedilmezdi.Arastirilirdi.Bildigimiz kadari ile cok sayida AKP’li bürokrat,Akademisyen,milletvekili ve Bakan acik acik Fetöcülük yapiyordular.Bunlari biz unutmadik.Bunlardan bugüne kadar hala bir tanesi bile tutuklanmadi.Savcilar artik Türk Milleti adina degil erdogan adina yargiliyor sorusturma aciyorlar.Fetö yasiyor ve AKP Fetö ve benzeri dinci örgütlerle isbirligi halindedir.Nihat Genc Imamoglu ile ugrasacagina seriat getirmek icin calisan AKP’ye yönelsin.Düne kadar Erdogan’indanismani olan Mehdici Adnan Tanriverdi ile ugrassin yoksa inanclarina tersmi düser ugrasmak?

  3. Değerli kardeşim,
    “Geçmişte ne oldu” ‘yu hatırlamak için tekrar tekrar bakılacak bir tarihçe-metin oluşturmuşsun. Eline ve aklına sağlık.
    Sevgi ve selamlar.

  4. Sayin erdag
    Yasadigimiz tum surecler bence birbirini tetikleye tetikleye bizi bugunlere getirdi..Olay analizlerinde hicbir sey sebepsiz degildir. Bir anofel uygun ortam ve sicakligi bulmadan sitma uretemez..Bir olayin gercek sebebini bulabilmek icin en az 5 kez NEDEN sorusuna cevap bulabilmemiz gerekir. Bu karmasik ve koklu olaylarda daha da fazla neden sorusunu sormamizi gerektirir. Genellikle insanlar birinci neden sorusuna cevap bulduklarinda tatmin olur ve isin pesini birakir. Bu en iyi ihtimalle ikinci neden sorusuna kadar getirilir. Cezalar verilir onlemler alinir, yine de ayni olaylar kazalar yasanmaya devam eder. Ancak hicbir zaman minimum 5 kez ve daha fazla neden sorusuna gercekci cevaplar bulamazsaniz asil cevaba asla ulasamazsiniz onlem alamazsiniz ve ayni seyleri tekraren yasamaya mahkum oluruz..Sonra deriz ki tarih tekerrurden ibarettir…Bana gore tarih sadece aptallar icin tekerrur eder..Aptal durumuna dusmek istemiyoruz artik hemde yuzyillardir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı