Köşe Yazıları

Biz bize yeter idik

Küresel ticarete açık ülkelerin kurumsal ve ekonomik yapılarında teknolojik gelişmelere ve küresel konjonktüre bağlı değişimler olması kaçınılmazdır. Türkiye de 1970’lerden beri, jeopolitik öneminin de getirdiği etkileşimlerle, bu tür değişimlere maruz kalmıştır. Ancak bu son yarım yüzyılda ülkenin maruz bırakıldığı iktisadi ve kurumsal değişikliklerin, ülkenin sürdürülebilir bir sosyo-ekonomik  yapıdan sapmasına yol açtığı, gelişme gibi sunulan değişimlerin ülke refahına faydadan çok zarar verdiği özellikle kriz dönemlerinde apaçık ortaya çıkmaktadır.

En başta Anayasa, daha da temelinde örf, adet ve gelenekler olmak üzere, kurumlar ülkede oyunun kurallarını belirler, kişilerin birbirlerinden ve devletten beklentilerini şekillendirmede belirleyici rol oynar. 17.yüzyıl filozofu Montesquieu şöyle der:  “Toplumların başlangıcında devletin başındakiler kurumları, sonrasında ise kurumlar devlet yöneticilerini şekillendirir”. Türkiye Cumhuriyeti, yüzyılların devlet geleneğinin değerlerini de içinde barındıran, ama bir impraratorluğu çöküşe götüren ögelerden arındırılarak tertemiz bir sayfada vücut bulmuş, bilimsel temeller üzerine inşa edilmiş, iktisadi bağımsızlığı ilke edinmiş bir devlettir. Bu sebeptendir ki dünya Büyük Buhran’dan kırılırken Türkiye ekonomisi büyümeye ve kalkınmaya devam edebilmiştir.

1970’lerde yükselen küresel güç kavgasının sağ-sol savaşı olarak yol açtığı toplumsal çatışmalar, petrol krizlerinin yarattığı ekonomik istikrarsızlık ve liberal iktisat politıkaları, gelişmekte olan ülkelerin sonraki on yıllarda artan dışa bağlılıklarıyla sonuçlandı. 1970-2000 arası bu dönem, aynı zamanda da uluslararası sermayeye erişim koşulu olarak kurumsal yapıların köklü değişimlere uğratılmasına sahne oldu. Siyaseten yıpratılmış Türkiye de maalesef tüm bu olumsuzluklardan çokça payını aldı.

2000’lerde yaşadıklarımız, Cumhuriyet’imizin 1950’lerden beri yüzleştiği yıpratma sürecinin doruğa ulaştırılmaya çalışma sürecidir. Bu süreçte (milletin topyekûn destek vermediği) Anayasa’dan başlamak üzere, hemen tüm kurumlar ya değiştirildi ya da yok edildi … bunun adına da ‘yeni Türkiye’ demeye doyamadılar. O kadar ki T.C. ibaresini devletin kurumlarından kaldırma rezilliğine bile vardı iş. Devlet aygıtı yeniden biçimlendirildi, karlı kamu işletmeleri rekabetçi olmayan özelleştirmeler yoluyla iktidarı destekleyen bir sermaye sınıfı yaratmak için heba edildi. Bir yanda plansız kentleşmenin hızlanışıyla güvencesizlik ve örgütsüzlük temelli istihdam politikaları, diğer yanda iktidarın teveccüh göstermesiyle, haksız, liyakatsiz edinilen kazanç ve mevkilerle birleşince ülke hiç yaşamadığı boyutta gelir dağılım bozukluğu ve neredeyse toplumsal sınıflaşmaya sürüklendi.

Bunlarla beraber, toplumun değerleri  uzun dönemli toplumsal refaha büyük zarar verdiği ve vereceği açık olan eğitim politikalarıyla ağır zafiyete uğratıldı. Devlet yönetimindekilerin söylemlerinden ani ve sert dönüşleri, öngörüsüzlük ve içi boşaltılmış kavramlar, artık fonksiyonları belli olmayan kurumlara ve bunlardan oluşması gereken devlete güveni şiddetle sarstı. Tüm bunların topluma yansıması, eriyen toplumsal dayanışma ve sosyal sermayedir.

Bugün yine bir küresel krizden payımızı alıyoruz… ve yine bu krizle baş etmeye “görünen o ki” hazır değiliz. “Görünen o ki” diyorum, çünkü artık şeffaflıktan iyice uzaklaşmış olan bu yeni devlet aygıtı, istatistikleri ya zamanında yayınlamıyor (mesela Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı ‘sebebine göre ölüm istatistikleri’ Aralık 2018’e kadar) ya da yayınladığında güven vermiyor (mesela belirli marketlerden toplanıp raporlandığı sıklıkla tartışılan enflasyon rakamları). Oysa istatistikler bilim insanlarının havası, suyu gibidir; bunlar olmazsa ne analiz, ne doğru politika önerileri yapılabilir, ne de uygulanan politikaların uygunluğu tartışılabilir.

Son olarak Cumhurbaşkanı IBAN’lar paylaşarak açıklamış olduğu (GSYİH’nın sadece % 2’sine denk; bu miktar bizimle aynı nüfüsa sahip, ama yaşlı nüfüsu bizimkinin yarısı olan Almanya’nın korona ile mücadeleye ayırdığının 50’de 1’i !) destek paketine ek bağış taplama kampanyası başlattı; adı da “biz bize yeteriz”.

Aslında biz 18 yıllık bu iktidar döneminde, saraylar, köprüler, havalimanları yaparken dünyanın en çok devlet garantisi alan beş şirkete yetmiştik … Diyanet’in birkaç bakanlıktan fazla bütçesine de yetmiştik. Hızlı karar alarak ülkeyi çok daha etkin yöneteceğiz diye yönetim biçimini bile değiştiren iktidara şimdi şunları sormak tüm vatandaşların en temel hakkıdır:

  • Tüm kamu varlıklarımızın boca edildiği Varlık Fonu’nun Faliyet Raporlarını yayınlamadınız, ancak Fonun bunca zamanda herhalde getirileri olmuştur … onları yayınlamanın ve korona ile mücadelede kullanmanın zamanı değil mi?
  • İşsizlik Fonu’nda biriken 138 Milyar TL’nı şimdi tam da üretimi, tedarik zincirlerini, küçük esnafı desteklemek için kullanma zamanı değil mi?

Bunların cevaplarını umutsuzlukla beklerken, 2000’lerin başındaki bolluk ortamına rağmen kendi kendimize yetmeyecek hale getirilişimizi gösterecek birkaç rakam da paylaşayım (kaynak: Dünya Dankası, WDI).

  • 2018 sonu itibarıyla borç servisinin GSYİH oranı %11’i aşarak 2001-2 seviyesine döndü, her 10 birim ihracatımızın 4 birimi borç servisi.
  • Kısa dönemli borcumuzun rezervlere oranı %124 ile 2000 yılı seviyesinde;  son 10 yıldır her 10 birim ihracatımızın 5 birimi sıcak para ile denk.
  • Bilişim ve iletişim teknolojileri ticaretinde açığımız büyüyor (ithalat/ihracat oranı yaklaşık 5); yüksek teknoloji ihracatımınızın ağırlığı sadece %2’nin sadece biraz üstünde  ve büyümüyor (bu Çin’de %30’un, Brezilya’da bu oran % 10’n üzerinde !).
  • Enerjide dışa bağımlılık 1990’larda %50’lerde iken, 2010’larda %70’in üzerine çıkmış.
  • Tüm bunlar ışığında cari açık 2010’larda ortalama %5 üstünde ki bu oran borçlanma gerekliliğinin devamı demek.

Bu, sürdürülemez bir ekonominin resmi. Ancak, ülkenin ne zamandır geriye itilmiş potansiyeli, bilim insanları, liyakatlı kadroları harekete geçince de, tabi ki üstesinden gelinebilecek bir resim.

Ekonomik gelişim, bilime yatırım, örgün kamu eğitim ve sağlık hizmetleri ve adil bölüşüm olmadan, yani sosyal sermayeye yatırım yapmadan sağlanamaz. Salgınla savaştığımız bu dönem, devletin asli kamu hizmeti görevlerinin neler olduğunu herkesin anlamasını sağlar umalım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı