Köşe Yazıları

Bu kuşatmayı yarmalıyız

Zor bir yazı olacak. Bilgisayarın başına geçmekte tereddüt ettim. Sonra düşündüm. Kurmay subay susmaz. Biz görevimizi yapalım. Yetkilileri uyaralım. Dinlemezlerse sorumluluk onların olsun.

SOĞUK SAVAŞ’IN YARATTIĞI KUŞATMA ETKİSİ

Orta Çağ’da kuşatma savaşları vardı. Şehri koruyan kalın kale duvarlarını yıkacak silah olmadığından fethin yolu şehri kuşatmadan geçiyordu. Yapılması gereke şey, kaleyi kuşatan orduyu, içeridekiler pes edene kadar besleyebilmek ve sabırla beklemekti. 3-5 ay sonra kale içerisindeki yiyecek ve su tükendiğinde, şehrin teslim olması kaçınılmazdı.

Türkiye, 2’nci Dünya Savaşı’ndan, 1990’ların başına kadar devam eden bir kuşatma altında yaşadı. Soğuk Savaş’ın başlaması, kutuplaşmayla birlikte bizi Batı kutbuna, NATO’ya mahkûm etmişti. Kuzeyimizde Sovyetler Birliği vardı. Karadeniz’deki diğer iki komşumuz, Romanya ve Bulgaristan da Doğu Blokunun üyeleri olarak kuzeybatıdaki kuşatmayı tamamlıyordu. Güneydeki iki komşumuz, Irak ve Suriye de Sovyetler Birliği’ne yakınlıkları nedeniyle hasmımızdı. Doğuda İran, Batı’da Yunanistan ile düşmandık. Türkiye’nin her tarafı kuşatılmıştı. Bir ülke ticaretinin en az yarısını komşularıyla yapar. Biz yapamıyorduk. Bu kuşatılmışlığın da etkisiyle 1990’lı yıllara kadar hep ekonomik krizlerle boğuştuk.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Türkiye’nin etrafını saran sanal düşman kuşağı birdenbire ortadan kalkmıştı. Sınır kapılarımız komşularımıza açılınca, ticaretimiz patladı. Kuşatmayı yaran Türkiye, büyük bir gelişme ivmesi yakaladı. 3 tarafı denizlerle çevrili Anadolu coğrafyasında kurulan bütün devletler büyümüş, imparatorluk olmuştu. Genç ve dinamik bir nüfusa sahip Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye’yi de böyle bir gelecek bekliyordu. Dünyayı yöneten güçler açısından bakarsanız, buna müsaade edilemezdi.

1990’lı yıllarda ülke, kimlik siyasetine zorlandı. Önce etnik temelde Kürt meselesi kaşındı. Bu yeterli olmayınca arkasından mezhep temelinde yeni bir fay hattı yaratmak maksadıyla Siyasal İslam iktidara getirildi. Bu kimlik siyaseti bizi halen de devam eden iç mücadelelere mahkûm etti. Ama ülke o kadar güçlüydü ki bir türlü yıkılmadı. Darbe ve iç savaş denemeleri bile başarısız olmuştu. Emperyal güçlerin başka bir yöntem denemesi gerekiyordu. Anladığımız kadarıyla şu an Orta Çağ’ın kuşatma taktiğinin günümüz sürümünü deniyorlar.

BATI MI AVRASYA MI?

Daha önce yazmıştık tekrar hatırlatalım. 2011 yılında esmeye başlayan “Arap Baharı” rüzgarlarıyla birlikte Tunus, Libya, Mısır ve Suriye karıştı. Bir süre sonra bu rüzgârı estirmekte kullanılan Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin)’in liderleri soluğu İstanbul’da aldı. Gizli bir güç, bu saatli bombayı kucağımıza bırakmıştı. Çok geçmeden AKP Hükümeti, Müslüman Kardeşler’in hamiliğine soyundu. Biz PKK’yı nasıl görüyorsak Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün gibi birçok Arap ülkesi de Müslüman Kardeşler’i öyle görüyordu. Bu örgüt, bahse konu ülkelerin rejimlerine karşı büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Biz bu örgütü himayemize alınca söz konusu ülkelerle ilişkilerimiz bozuldu, neredeyse düşmanlık noktasına sürüklendik.

AKP Hükümeti, Haziran 2016’da CIA’nın tezgahladığı, iç savaş çıkartmayı amaçlayan FETÖ darbe girişiminden sonra Batı’yı, Avrasya ile dengeleme stratejisine soyundu. Rusya, İran ve Çin ile iyi ilişkiler geliştirme çabasına girişti. Ancak bu çaba uzun süreli olmadı. Yanlış ekonomi politikaları neticesinde ülke, yine paraya sıkışmıştı. Üretimden uzaklaşan Türk ekonomisi, yeni bir döviz krizi ile karşı karşıyaydı. İşin kötüsü, ülkeden sermaye kaçışı da başlamıştı. Borç artarken yatırımlar düşüyor, bunun bir sonucu olarak işsizlik artıyordu. Tüketimin daralması aynı zamanda bütçe açığı demekti. Enflasyon ve bütçe açığı, zam olarak halkın sırtına binmişti. Yerel seçimlerde 10 büyük şehirden 6’sının kaybedilme sebeplerinden birisi de buydu. AKP Hükümetinin acil para bulması gerekiyordu. Dünyanın belki de tek para kaynağı ise Batılı küresel sermayeydi.

Ama Batı ile aramız pek iyi değildi. ABD ve NATO’nun bütün itirazlarına rağmen Rusya’dan S-400 hava savuma füzelerini almıştık. Washington’un, PKK/YPG’yi silahlandırmasına sert tepki göstermiş, bütün tehditlerine rağmen resti çekip Barış Pınarı operasyonu ile Fırat’ın doğusuna girmiştik. Bu yaptıklarımız doğruydu. Batı’nın baskılarını Avrasyacılık ile dengeliyorduk. Fakat denge politikası para etmiyordu. Parasız bir şey de yapmak pek mümkün değildi. İktidarda kalmanın en önemli şartı, ekonomiyi rahatlatacak miktarda para bulmaktı. Batıya yanaşmaktan başka çare yok gibiydi.

Bu noktada AKP Hükümeti’nin karşısında 2 önemli sorun duruyordu:
1) AKP Hükümeti, ABD’nin darbe tezgahladığını, Fetö’nün elebaşını hâlâ ülkesinde beslediğini, Türkiye’yi bölmek isteyen PKK/YPG’yi silahlandırdığını söyleyerek seçmenlerini partiye bağlı tutmuş, MHP’yi yanına çekmişti. ABD’nin Türkiye’ye yönelik izlediği politikalarda hiç değişiklik olmamışken şimdi birdenbire U dönüşü nasıl yapılabilirdi? Partiye oy veren büyük kitlelere bunu anlatmak pek kolay değildi.
2) Ankara, Batı’ya kafa tutmuştu. Batı ile Doğu arasında bir denge politikası izlemek yerine Batı’yı Rusya ve Çin ile müttefik olmakla tehdit eden bir politika izlemişti. Şimdi kapılarını çalarak Batı’dan nasıl borç isteyecekti?

AKP Hükümeti, bu çelişkileri yaşarken, gölge CIA Stratfor’un kurucusu George Friedman imdada yetişti. Friedman, MUSİAD’ın düzenlediği Vizyoner 2019 toplantısında mealen; “siz çok büyüksünüz, kabuğunuzu kırmak için sınırlarınızın ötesine geçmeniz lazım, Amerika Suriye’yi terk edince Türkiye bölgede önemli bir güç haline geldi, yavaş yavaş Suriye’ye doğru hareket etmelisiniz, biz size yardım ederiz” dedi.

Friedman şunu çok iyi biliyordu: AKP’li kadroların Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayali vardı. Amaçları Türkiye’yi yeniden İslam’ın lider ülkesi yapmaktı. Bu hedef için Müslüman Kardeşler örgütünü kullanma niyetleri barizdi. Türkiye’yi biraz teşvik etmek, biraz heveslendirmek, biraz da iteklemek yeniden BOP eşbaşkanlığına soyunması için yeterli olabilirdi. Friedman da bunu yaptı.

KUŞATMA STRATEJİSİNİN KİLİT TAŞI CİHATÇILAR

ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra dünya hegemonyası için Afganistan ve Irak’a operasyon yapmış fakat bunda başarılı olamamıştı. Obama döneminde “Stay Behind” denilen arkada durup maşa kullanma stratejisine geri döndü. Avrupa’nın savaşacak askeri yoktu. ABD’li askerler de her seferinde Washington’a ayak diretiyordu. Ayrıca konvansiyonel operasyonlar, bütçeye büyük yük getirmekteydi. Robot askerler devreye girene kadar kendileri adına savaşacak bir taşeron bulmaları gerekiyordu.

Bu iş için cihatçı savaşçılar biçilmiş kaftandı. Kendilerini Afganistan, Bosna ve Çeçen savaşlarında ispatlamışlardı. Bu adamlar gözlerini kırpmadan ölümüne savaşıyordu. Hatta aralarında canlı bomba olup kendilerini patlatınca cennete gideceklerine inananlar bile vardı. İşin ilginç yanı, bu adamlar sadece kendi ülkelerinde değil cihat uğruna nereye götürsen orada savaşıyordu. Aldılar bu adamları önce Libya’ya götürdüler. Kaddafi öldürülüp Libya parçalanınca gemilere doldurup Suriye’ye getirdiler.

Şimdi İdlib bölgesinde bu cihatçı Amerikan-İsrail özel kuvvetleri sıkışmış durumda. Rusya, Çeçen Savaşı’nda olduğu gibi gelecekte tekrar başına bela olmasın diye bu adamların kökünü Suriye’de kazımak istiyor. Eğer bu cihatçıların kökü kurursa, yakın zamanda yetiştirip başka Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştıracak tohum kalmaz. İşte İdlib krizi bu noktada patlak verdi.

Rusya bu cihatçı savaşçılarla birlikte 3,5 milyon nüfusu üstümüze sürüyor. Cihatçı savaşçılar arasındaki Amerikan-İsrail ajanları da bu operasyonda büyük pay sahibi. Katkı verenler arasında İranlı milisleri de unutmamak lazım. Türkiye ne bu cihatçı savaşçıları ne de Suriyeli nüfusu kabul edecek durumda değil.

İDLİB TUZAĞI

Durum böyle olunca AKP Hükümeti hem göçü önlemek hem de cihatçı savaşçıların kontrolünü ele alarak Müslüman ülkelerin liderliğine soyunmak adına İdlib’e daldı. Rusların tepkisi sert oldu. Hava kuvvetlerinin yaptığı taarruzla 33 Mehmet’imizi şehit ettiler, 32’sini yaraladılar. Bu olay üzerine Türk kamuoyunda infial oluştu. Hava savunması olmayan birlikler, Rus uçaklarının cirit attığı ama Türk uçaklarının giremediği bir bölgeye kurbanlık gibi gönderilmişti. Bütün oklar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üzerine çevrildi. Yenilgi algısı, Erdoğan’ın puan kaybına hız katabilirdi. Acilen bu algıyı kırmak için taarruz etmek gerekiyordu. Rusya da 33 askeri birden şehit ettiği için kendisini suçlu hissediyordu. Bu ortamda muhtemelen zımni bir anlaşma oldu. Rusya, Türk SİHA/İHA’larının İdlib’e girmesine göz yumdu. Amaç, Türk kamuoyunun tepkisinin azalmasına yardımcı olarak Ankara’yı daha kolay masaya oturtmaktı.

Önce şu hususun altını çizerek devam edelim. Suriye’de biz Esad rejimi ile karşı karşıya değiliz. Karşı karşıya olduğumuz güç, Rusya ve İran’dır. Her iki ülkenin de Suriye’deki varlığı, Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır. Bu konuda hiç tereddüt yok ama âli menfaatlerimiz için dengeleri gözetmek durumundayız.

Savaş öyle bir şey ki insanı içine çekiyor. Kahramanlık ve intikam duygularıyla yanıp tutuşuyorsunuz. Ben bile eski bir F-16 pilotu olarak, Rus S-400’lerini susturup, uçaklarımızın önünü nasıl açarım, sonra Hmeymim ve Lazkiye’deki Rus birliklerini nasıl yok ederim diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Gemileri yakamayız.

TSK, birkaç gündür SİHA ve uzaktan atılan güdümlü mühimmatlarla İdlib bölgesini ve Suriye içlerini vuruyor. En son 2 adet Su-24 uçağını düşürdük. Suriye’ye ciddi zayiatlar verdirdik. Bu arada Rus hava kuvvetleri ve hava savunma sistemleri suskun kaldı. Sadece Suriye ordusu bizim füzeleri ve SİHA’ları vurmaya çalıştı. Ama bizim topraklarımıza yönelik karşı mukabelede bulunmadılar.

Rusya, dünyanın en gelişmiş silah sistemlerine sahip bir ülke. İstese bizim uçakların kalkış yaptığı İncirlik, Diyarbakır gibi üsleri veya sınırdaki harekât merkezimizi vurabilir. Ne yazık ki bizim Rusların balistik ve seyir füzelerini durduracak ne yüksek irtifa ne de alçak irtifa hava savunma sistemlerimiz var. Rusya gözünü karartsa, TSK’yı çok kısa sürede felç edebilir. Nükleer silahları hesaba katmıyorum bile. Fakat bunu yapmıyor. Çünkü yaparsa, Türkiye’yi tamamen Batı’nın kucağına iter. NATO’yla birlikte bütün dünyayı karşısına alır. Türkiye’den geçen enerji boru hatlarını kaybeder. Hatta boğazlardan geçişi engellenerek, Akdeniz’den silinir.

AKP Hükümeti bunu bildiği için biraz pervasız davranıyor. Ama Rusya’nın da bir limiti var. Daha fazla Türkiye’nin Suriye’ye taarruzlarına izin vermesi, Putin’i hem içeride hem de dışarıda zora sokar. Rusya zaman zaman İsrail’in Suriye’deki İran milislerine taarruz etmesine göz yumuyor. Taarruzlar, Suriye askerlerine yapılmadığı için Esad rejimi Putin’in bu ikili oynamasına pek ses çıkarmıyor. Ama Türkiye’nin taarruzları devam eder ve Rusya bunu durdurmazsa, Esad rejimi ile Rusya arasında ciddi bir kriz çıkması kaçınılmazdır. Diğer yandan Rusya’nın Türkiye’ye karşı koyamıyor görüntüsü vermesi, Putin’e iç politikada ciddi puan kaybettirecektir. Bu değerlendirmelerle, Rus Savunma Bakanlığı, Şam yönetiminin İdlib’deki hava sahasını kapatması ardından, bu bölgede uçan Türk uçaklarının güvenliğini sağlayamayacağını açıkladı. Yani Türkiye’nin İdlip’deki ilerlemesine devam ettirmesi halinde çatışma çıkacağını kibarca söylemeye çalışıyorlar.

DİKKAT TÜRKİYE’NİN KUŞATILMASI TAMAMLANABİLİR

Eğer Rusya, bir uçağımızı düşürür veya yine onlarca askerimizi şehit ederse ne olur? İşte o zaman Türkiye’nin kuşatılması tamamlanmış olur. Şöyle ki; Suriye’de Rusya ve İran ile karşı karşıyayız. Çatışma aleni hale gelince Rusya, İran ve Suriye sınırlarımız kapanır ve ticaret biter. Mültecileri Avrupa’ya göndermeyi koz olarak kullandığımız için bir süre sonra Yunanistan ve Bulgaristan da sınır kapılarını kapatır. Avrupa göçü durdurmak için Türkiye’ye yaptırım uygulamaya başlar. Zaten Irak’la aramız iyi değil. Müslüman Kardeşleri himaye ettiğimiz için diğer Arap ülkeleriyle de papazız. Sonuç itibariyle Türkiye’nin kuşatılmışlığı tamamlanmış olur. Geriye sadece beklemek kalır. Bu katı kuşatılmışlık kısa sürede ekonomiyi çökertir. Batılı para babalarından büyük tavizler vererek borç almak zorunda kalırız. Kürt açılımı tekrar dayatılır. Uygun ortam hazırlandıktan sonra halk hareketi tetiklenerek Türkiye aynı Suriye gibi Kürt kantonlarına mahkûm edilmeye çalışılır.

Biliyorum çok kötü bir senaryo çizdim ama bir kurmayın görevi, en kötü senaryoya göre plan yapmaktır. Bu kuşatmayı yarmalıyız. Rusya bizim dostumuz değil ama menfaat ilişkilerini korumak durumundayız. Klişe laf; devletler arasında kalıcı dostluklar veya düşmanlıkları yoktur, menfaatler vardır. 5 Mart’ta Moskova’ya gidecek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuyu iyi düşünmesi gerekir.

Ama bu kuşatma tuzağının en kilit noktası hiç şüphesiz cihatçı savaşçılardır. Gözü dönmüş, beyni yıkanmış bu katil sürüsü, Müslüman ülkelerden başka hiçbir ülkeye zarar verememektedir. Selefi düşünce ve ürünü olan bu cihatçı savaşçıların varlığı, eninde sonunda Türkiye’ye silah olarak geri dönecektir. Eğer AKP Hükümeti’nin bu adamları kullanma gibi bir fikri varsa bir an önce bu hatadan dönmelidir. Adnan Tanrıverdi’nin İslam Birliği Kongresi’nde ortaya attığı şeriat anayasası umarım bir meczubun kaleminden çıkmış bir hatadır. Yoksa Türkiye’nin cihatçı savaşçılar sayesinde yaratılan bu kuşatmayı yarması mümkün olmaz.

Sünni temelli Nakşibendi tarikatının iki kolu birbiriyle anlaşamazken, kabileler halinde yaşayan Arapları birleştirip onların liderliğine oynamak boş bir hayaldir. Türkiye’nin boş hayaller peşinde koşacak lüksü yoktur. Bu kafaları değiştirip laik Türkiye’ye dönmek zorundayız.

Etiketler

18 Yorum

  1. nedense kımse sıyasetcılere toz kondurmak kımsenın ısıne gelmıyor. bazı yorumlara bakıyorum askerler suclanıyor. bazı solcularımızın ve aydın gecınenlerın fıkırlerıne gore hanı asker sıyasete karısmazdı. ozellıkle de demokratık(!) ulkelerde .sımdı de ısı mok ettınız oturun oturdugunuz yerde denıyor. muhalefetınız ıs goremez halde genclık ıpe un sermıs kurumlar desenız yerlerde surunuyor. sonra emeklı bır asker hıc olmazsa bır seyler yazıp katkı da buunmaya calısıyor. asker gerekenı yaptı mı faşist oluyor. gereknı yapmadı mı tüü kaka ne becerırsın fılan.
    acık da kendınıze bakın . sızler .ıcınız ustune oturarak yasal cerceve ıcınde gereken muhalfetı yapmasasınız. tepenıze cıkarlar sıyasetcıler. ancak yorumlarda yazıp kendınızı avutursunuz.
    bu ulkede vatanını seven halktan ıstısnaı bır kesım dısında yıne de bır tek askerlerdır.(yıne yazalım ıstısnalar dısında)

  2. Sadece kuşatma tanımı doğru ama bundan yapılan neredeyse bütün çıkarımlar yanlış. Subaylarımızın ekonomi ve siyaset ilişkisi üzerine daha fazla kafa yorması lazım. Silaha savaşa gelene kadar birçok oyun var. Önce onu anlamaları ve doğru anlamaları gerekiyor.

  3. Bazı Komutanlarımızın askeri bilgilerine saygımız sonsuz olmasına rağmen hala 5-6 bin çapulcuyu senelerce defedemeyip nasıl uğraşıldıktan sonra 7 başlı Hydra misali ülkenin başına musallat edip senelerce kıt kaynakların heba edilmesini dert etmeden Muz Cumhuriyetlerinde görebildiğimiz Oyakvari kuruluşlarla meşgale edip mutlu ve mesut bahtiyar olmaları,tüm işini gücünü bırakıp internet web sayfaları kurararak muhalefet etmeleri bir yana diğer yandan beğenmedikleri iktidarın kapanması için malzeme ve haber ürettiklerini görebildik,ama haklarını yemeyelim başörtüsü,kürtçe vs vs vs ile toplum mühendisliklerinde Atatürkün arkasına saklanarak başarılı işler yapıldığını inkar edersek kabul olmaz.
    Bölgemizdeki gelişmeleri kabahatini sadece sadece iktidara yıkarak bölgedeki görünmeyen kadife eldiven içindeki çelik yumruk misali,her yerde eli ve parmağı olan ve heryerde muazzam entelektüel ve finansal kaynaklara sahip olan güneydeki tek demokrasi abidesi ülke liderinin bölge ülkelerindeki ziyaretleri ve kurduğu ittifakları dikkate almayan,sorgulamayan ve yorumlamayan analizlerin sunduğu tabloda temel eksiklik perspektiflerin çarpıtılmasına sebep olur

  4. Yakin zamanda kuvay-i milliye benzeri yapilarin, emekli ya da muvazzaf subaylar tarafindan olusturulmasi gerekiyor, umarim buna dair planlar bir yerlerde yapiliyordur. Gelecek karanlik. Simdiden planlama olmazsa gunu geldiginde herkes ortalikta -suriyelilerin 2011′ de Suriye ic savasi basladiginda oldugu gibi- kalir.

  5. Ortadoğu konusunda bu kadar uzman olan birisi TV lerde boy göstermeliydi. Ütopik senaryolar kendine güvensizliğin ve aşağılık kompleksinin dışa vurumudur. Suriye’de Rus destekli rejim güçlerine Suriye hava sahası kapalı olmasına rağmen sanırım Marslılar bu kadar zayiatı verdirdi. Biri 1500 km öteden, diğeri 15 bin km öteden, diğerleri Avrupa ın içlerinden gelecek sen 911 km sınırlar 50 km ötene korkarak geçeceksin. Bu mu, gitme, ne işin var tavsiyeleri mi çare? Albayım da anlaşılan panik ve korku sarmış. Devir albaylık yaptığı devir değil. Bu filmi oturup köşesinde kahvesini içerek seyretsin. Emekliliğin tadını çıkarsın.

  6. Umutsuz arkadaşlara sesleniyorum.Ben bile bu yaşımda (65) kapı kapı Tayyip Erdoğan askeri ,hayranı,din -iman edebiyatının ve İslam aleminin lideri oluyoruz yalanını içselleştiren uzman askerleri (bu çocuklar TSK’nın dinamik unsuru-şehit olan garibanı) bilgilendirebilmek için yeri gelip ağlayarak ,yeni doğan bebeklerine altın takarak ,yeri gelip kavga ederek kendimce aydınlanma çalışması yapıyorsam ,herkes elinden ne geliyorsa onun mücadelesini yapmalı. Bu çocuklar çoğunlukla komşum.Foça’da bir müddettir oturuyorum.Yanıldığım çok siyasi hareketler oldu.Bir zamanlar; “Biz kaç kişiyiz ” adlı bir hareketle Cumhuriyet Mitinglerine gidiyordum. Chp’ye üye olup kapı kapı çalıştım. Ergenekon ,Balyoz operasyonları sırasında ,o zamanki adı İşçi Partisi olan toplulukla Silivrilere taşındım.Şimdi de yine internetten takip ettiğim “Çoban Ateşi Hareketi ” nin çalışmasını yapmak istiyorum. Ergeç bu Tayyip Erdoğan’ı ve Akp’yi yok edip ,büyük bir beladan kendimizi sıyıracağız.Başka da yolu yok ! Bütün aptal -akıllı bu savaş stratejilerini okuyorum ve hep yol Atatürk gibi bir lider buluncaya kadar çalışmamız gerektiğine çıkıyor.

  7. Sayın GÜNER-İzmir,
    En sonunda olacak olan sizin söyledikleriniz ama, bu sonuçtan bir kurtuluş ummak mümkün mü?
    Anlattığınız şekilde; Bunların tüm sistemi tepelerine (elbette bizim de tepemize) yıkıp, kendi yarattıkları tahribatın enkazı altında yok olmaları sonucunda, geriye -yeniden başlayacağımız- bir memleket kalacak mı acaba?
    Böyle bir süreç sonunda, memleketin tapusunun hâlâ bizde kalacağını bilsek, biz görmesek de çocuklarımız için umut besleyelim. Ama ben bunun böyle olacağını hiç sanmıyorum.
    Fakat (bence maalesef) gerçek de bu. Sayısal olarak ihmâl edilebilecek kadar az bir grubun dışında, kendisinin muhalif olduğunu düşünen insanların tamamı, onyedi yıldır mutlak bir eylemsizlik içerisinde bu mukadder(?) sonucu bekliyor. Zaten bence bu eylemsizlik sonucunda, onyedi yılda kaybedilen mevzileri dikkate alırsak, artık bu saatten sonra, bu sonucu bekleyip yıkılışa hazırlıklı olmaktan başka yapacak pek bir şey de kalmadı.

  8. Güzel yazı. Yazdığınız çoğu şey de benim nazarımda doğru. Katılmadığım şey: “devletler arasında kalıcı dostluklar veya düşmanlıkları yoktur, menfaatler vardır” Bu Kapitalist/emperyalist bir söylevdir. Amacı kendi yaptıkları minarelerin, siyasetin kuralı bahanesiyle kılıfını çizmektir, ki bu bizim tarihimizle yoğrulmuş “batı” politikamıza uyumlu ama “doğu” politikamıza terstir.
    İnsanlarımız bunu söylerken maalesef batı’nın hallüsinasyonlarına ve illüzyonlarına kandığı için yaparlar. Doğuya dönüp bakıldığında ise durum genel olarak değişir. Doğu hğkğmetleri çoğunlukla kalbiyle siyaseti benimser. Batı ise beyni ve ceplerindeki parayla… Bu yıllardan beri gelen bir polemik konusudur. Girmeyeceğim daha fazla…
    İdlip konusunda RTE ” uçurum siyaseti” ile Rusyayı tehlikeli bir şekilde zorladı. Savaş ve askerlerimizin kanı pahasına çok fazla siyasi oyunlar yaptı. Yanlız, Şu an ki AKP siyasetçilerinin bu politikada hatalı olmasının nedeni hedefleri belirlerken birincil hedeflere odaklanılıyor ( primary goals). Halbuki batının politikaları birincil yanında her zaman ikincil ve üçüncül hedefler taşır. ( primary goals. secondary goals, tertiary goals) Birincil hedefler gerçekleştirilemezse, ikincil hedeflerin gerçekleştirilmesi ile halk kendi tarafında tutulabilir. Kamu desteği kaybedilmez. Üçüncül ve en az önem arzeden hedefler ise köşeye sıkıştığında, can simidi olsun diye kullanılabilecek, ( birincil ve ikincil hedefler kaybedildiğinde ) kamu oyunu kaybetseler de oyunu devam ettirecek iktidar gücü verir.

    Bizim çok partili sisteme geçişimizle, Sultanın etrafındaki heyet tarafından oluşturulan politik beyin gücümüz ( ki nedenleri akıl sayısının ( siyasi kapasiteden bahsetmiyorum) daha kısır ve yetersiz kaldı. Hep birincil hedefler koyduk. Bazen uyguladık, bazen başarısız kaldık. Ama biz birincil hedeflerimiz başarılı kıldığımızda, batı başarısını ikincil hedeflerle ile devam ettirdi. Ben buna “Soğan katmanları” politikası diyorum. Birinci katman çürümüşse bile ikinci katmanla kısmi başarı sağlnadı.
    İdlip konusuna gelince… Biz birincil hedefimiz olan ” askerlerin ve saldırının mükabilen karşılanması ” kısmını tamamladık. Şimdi oturduk koltuğa keyifli keyifli tatminimizle eğlenirken, ve rusyayla ciddi bir savaş riskiyle kurduğumuz oyundan çıkarken, batı ve putin ikincil hedeflerinin yerine getirilmesi ile kısmı başarısını sağladı. ( Türkiyenin daha derin ve saplanacağı ortadoğu ve Suriye bataklığına,) Halbuki Batının üçüncül hedefi olan Radikal islamcılarla Türkiye’nin tutkalının kuvvetlendirilmesine kimse bakmadı. Artık Radikal islamcılara mahkum olmaya başladık. Hatta onları Suriyede vurucu güç olarak kullanmaya başlayıp bunu perçinledik.
    Peki… Sonraki oyun kurulup da, bu göremediğimiz radikal islamcı ( adına ne derseniz deyin HTŞ, AL kaide, nusra vs vs. O kadar çok ki) gruplarla ters düştüğümüzde bu sefer ne olacak? Adamları içimize kadar almış , hatta vatandaşlık bile vermekten çekinmemişiz. Bunlar artık Türkiye vatandaşı olarak gidip Sultanahmet de pimleri çekip kendileriyle patlattığında ve Turizm sıfırlandığında kime dert analatabileceğiz?

    Bizim Siyasetimiz hep tek veya bir kaç hedefli. Çünkü Tavla oyununda tek yön vardır. Bir yerde toplamak. Halbuki Santraç oynayan bir adamla onun damalı tahtasında oyun dönüyor ve Biz birincil hedeflerle pulları görebilirken, onların pulları vezir, kale, fil vs… Peki Nereye kadar?? Bu şekilde oyun hep onlara çalışacak. ama biraz fazla ama biraz emnfaatleri olacak. Taaki Biz soğanı, kendi satranç oyuncularımızı çıkarıp, onların oyununu onlara karşı daha iyi oynayana ve kendi oyunumuzu belli etmeden oynamaya başlayana dek.

  9. Albayım çok doğru tespitler olmakla birlikte, Rusya istese TSK yı felç eder, nükleer füzeleride var tamam da bu işler bu kadar kolaymı ?. yani Rusya akdenizdeki yeni limanı suriye için Türkiyeye topyekün bir savaş açıp durduk yere bir dünya savaşını tetiklermi ?. Böylesine büyük bir saldırının sonrasında Rusyanın eline ne geçer ?.

  10. Kurmay subay alışkanlığıyla susmamak iyi bir şey ama bunu temel siyaset ve ekonomi prensiplerini gizlemeden veya çarpıtılmadan yapmak gerekir. Kuşatma çok iyi tanımlanmış, Sovyetlerin dağılmasıyla Türki cumhuriyetlere yönelerek kuşatmayı yarma çabamız da.. Ancak bu kuşatmayı yaran kişinin zamanında ABD projesi olarak başımıza getirilmiş olsa da Amerikan tasmasını çıkaran Özal olduğu ve bu yüzden zehirlendiği es geçilmiş. Tıpkı zamanında ABD projesi olarak Erbakan’dan koparılıp başımıza getirilen ama sonra Amerikan/FETÖ kuşatmasını farkedip tekrar Erbakan ayarlarına dönen ve kuşatmayı yaran Erdoğan gibi. Maalesef paşalarımız arasında 70 senedir Amerikan/NATO tasmasını çıkaran pek kimse olmadığından da (Eşref Bitlis hariç) hiç bahsedilmemiş.

    Gelelim kurmaylarımızın ekonomiden anlamıyor olmasına. ABD bir ülkeyi kucağına oturttuğunda parasını aşırı değerlendirir ve sonra gerektiğinde de tasmayı çekerek tepe taklak eder. Türk lirasında olan budur, yani Babacan sihirbaz falan değil uzaktan kumandalı bir aracın sürücüsü görünümündedir. Kurmay subaylarımızın göremediği veya ABD medyasının pompaladığı klasik değerlendirmelere kandığı nokta üretimin durduğudur. Üretim dursa ihracatta rekorlar kırılır mı diye sormaz kurmay subay. The Economist dergisi üretim durdu diyorsa durmuştur. Az buçuk İngilizce biliyorlar ya!

    Gelelim aynı medyanın “müslüman kardeşlere kucak açma” pompasına. Arap Baharı iyi tanımlanmış yazıda ama müslüman kardeşler denilen zihniyetin aslında sözkonusu Arap ülkelerinde sadece kukla kralları ve diktatörleri rahatsız ettiği vurgulanmamış. Çünkü nede olsa yine The Economist ile öğreniyoruz Arap Baharı hareketlerini. Sisi darbe yapıp seçilmiş lideri mahkeme salonunda öldürecek kadar müslüman kardeşlere karşı bir ABD kuklası. Esed de aynı şekilde bir Rus kuklası. 30 milyonluk Suudi Arabistan’da herkes kraliyet ailesinin altın saraylarda yaşamasını ve ülkenin petrol gelirlerini ABD’nin emrine vermesini onaylıyor mu sanıyor kurmay subaylarımız.

    Son olarak şu anda İdlib’de yaşayan 3.5 milyon insanın tamamını Rusya’nın yoketmek istediği terörüstler gibi göstermenizi çok ama çok yanlış buldum. Evet, aralarında ABD ve Rusya tarafından üretilmiş birkaç yüz bin DEAŞ cihatçısı veya Çeçen savaşçısı olabilir ama 3.5 milyon insan topraklarımıza doğru sürülüyorsa bu kuşatmanın daniskasıdır ve tam da bu şekilde yarılması gerekir.

  11. sn basıbuyuk yazı guzel . son cumlenız ıse bıraz hayal. laık ulke olmamız batının ısıne gelmıyor. ıktıdar ın ıdeolojısı buna uymuyor. sadedce ıktıdarın mı ychp adındakı partının bıle boyle bır amacı yok.

  12. Bir çelişik ifade var, Rusya bize doğru süpürmek mi istiyor yoksa kökünü kazımak mı? İki durum çok farklı sonuçlar doğurur.

  13. “Bu kafaları değiştiremiyoruz.” Bu kafaları değiştirmek mümkün değil.
    Bu kafaları, iktidara gelmelerine izin vermeden koparmamız lâzımdı ama bunu da yapamadık.

    Çünkü maalesef necip Türk Milleti kendi “demokrasi hazımsızlığı” yüzünden memleketi her batağa sapladığında, kelleyi koltuğa alıp kıçını kurtaran kendi ordusuna, alçak neoliberallerin peşine takılarak “darbeci” demeye başladı.
    Eh.. doğrusu bu ya, bu iş onların da canına minnetmiş ki, onlar da “siz böyle mi diyorsunuz, o zaman ne haliniz varsa görün” diyerek, göz göre göre gelen şeriatı bizimle birlikte seyrettiler.

    Sonrası herkesin mâlumu.
    Şimdi hiç kimsenin saplandığımız bu iğrenç bataklıktan nasıl çıkacağımıza dair ne bir fikri, ne de umudu var. Herkes hikâye anlatıyor. Elde avuçta şeriatçı iktidarın, rüyasında bile göremeyeceği bir ahmaklıkla kendisine ikram edilmiş memleketi tekrar lâikliğe döndürmesini ummaktan başka bir şey kalmamış.

  14. Bir Profesörün ,bir toplantıda söylediği gibi önce siyasal ,askeri, ekonomik dibi görüp ,sıfır noktasında (Ben öyle yorumladım,Tayyip Erdoğan’ın kenara çekilmesi -yok olması operasyonu sonucunda ) yapılan tüm yanlışlardan u dönüşüyle kurtuluş ,Tayyip Erdoğan’ın eteklerine sarılan katil-sapık cihatçılardan ,Öso ‘dan uzaklaşma ve bağımsız Türk Devleti’inin özgür iradesiyle tüm komşularıyla yeniden sağlıklı dürüst ilişkiler kurması en mecburi var olma savaşımızdır. Benim de 2011 Mart ayından beri doğru bildiğim ,savunduğum düşünce budur.(Herkesi hastalandıran virüsü yok edersin yoluna sağlıkla devam edersin. )

  15. Ah be Albayım…Bu dedikleriniz anlayacak bir iktidar olsaydı adım adım, göz göre göre bu duruma getirilmezdik. Tüm büyük hataların bu kadar gözümüzün önünde gereçekleşiyor olması insana daha da dokunuyor. Mevcut koşullar karamsar olmamızı kaçınılmaz kılıyor. Ama aynı zamanda gökyüzünün en karanlık olduğu yerlerdeyiz. Bu milleti silmek kolay değil. Milletimizi gaflet uykusundan uyandırmaktan başka bir işe yaramayacak yaklaşmakta olan olaylar. Pişman olacak bu kendini bilmezler topluluğunu başımıza çıkaran emperyalistler.

  16. Komutanım yıllarca filmlerde uçağa bir füze kilitlendiğinde uçak havaya yanıltıcı bir bomba atara füze onu vururdu yani yokmu bu uçakları füzelerden koruyacak şey yoksa bu uçakların yerine füzelermi yapsaydık nedir Türkiyenin bu hava savunma ve saldırı durumundaki dururmu bize gerçeği söylerseniz mutlu oluruz!

  17. Komutanım benim anlamadığım biz savaşağımız ülkeye “bak biz sana hava saldırısı yapacağız hava sahanı bize aç liütfen” mi diyeceğiz bu uçaklar sadece pkk yı bombalamak içinmi alınıyor yada helikopterler gerçi helikopterler artık pkk yıda bombalamıyor avlıyorlar kuş gibi , yani bütün bunlar gösteri uçaklarımı? Bir pilot olarak düşünceniz nedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı