Analiz

Buzullar diyarı ‘Patagonya’

Arjantin-3

Bu hafta okuyacağınız yazı “Dünyanın sonu: Ateş Toprakları… ‘Tierra del Fuego yazısının devamıdır.

Ushuaia’dan El Calafate’ye 18 saatlik denilen otobüs yolculuğu…

Günün ağarmasına epey vakit vardı. Oldukça serindi gece. Kaldığım evden kaçarcasına ayrılıp beni almaya gelen taksi ile meydana gelmiştim. Yabancılar takımı olarak yarım yamalak İspanyolca ile muavin ve şoförlerle anlaşmaya çalıştıktan sonra otobüsümüze binmiştik.

Ushuaia-El CAlafate Otobüs Yolculuğu Haritası (18 saat)

Karanlıkta hareket eden otobüsün yarısı bile dolmamıştı. Dünyanın en güneyindeki insan yerleşimi olan Ushuaia kenti ağır ağır arkamızda kalıyordu. Boş otobüsün koltuklarında sağa sola dağılmış uyuyorduk otobüs ahalisi olarak. 18 saatlik bu yolculuk, en güneyden kuzeye yapmak istediğim Güney Amerika keşfimin ilk adımıydı. “Ushuaia-El Calafate” seferi başlamıştı.

Belli bir süre sonra ilk uyananlardan biri ben olmuştum otobüste. Sabahın ilk ışıkları çok soluk haliyle etrafı aydınlatmaya başlayamadan karanlığa uyanmıştım ama hava hızla ağarıyordu. Dünyanın bu bambaşka diyarını sabahın ilk ışıklarında seyrediyordum camdan. Bozkır gibi çorak arazilerde yol alıyorduk. Pampa diyorlar bu arazi ve bitki tipine. “Pampa”, İnka kökenli yerli Quechua (Keçhua) dilinde de “Düzlük” demekmiş. İlerlediğimiz yol denilen alan dozerle açılmış ve bir miktar mıcır dökülerek oluşturulmuş bir stabilize yol simülasyonuydu. Hoplaya zıplaya ilerliyorduk. Yine de herkes birşeyler okuyordu.

Düzlüklerde ilerlerken
Otobüsümüz
Wilko okuyor
Rienna okuyor

Otobüsün önünde tanıştığımız iki metre boylu Alman İtfaiyeci Wilko ve beraber gezdiği Rienna ile muhabbetimiz ilerledi hemen. Onlarla planlarımızı, gezi deneyimlerimizi, hayatla ilgili konuları konuşmaya başlamıştık. Kanımız kaynamıştı.

Rienna ile
Wilko ile

Sabahın Köründe Pampa Yollarında Anlam Arayışı…

Göz alabildiğine engin arazi, çalı ve otluk bitki örtüsü ile kaplanmıştı ve doğal olarak bir boşluk hissi veriyordu. Doğanın ortasında açılmış toprak yolun yanındaki düzlüklerde zaman zaman bir iş makinası, çok seyrek olarak da geçen araçlar görüyorduk. At üstünde bir ”Gauço” (Arjantin çobanı) ve benim o ilk günlerde bilmeden Lama sandığım “Guanaco” gördük bir iki kez.

Pampalar
Yollar
Bir gauço
Karşılaştığımız nadir otobüslerden biri
Pampalarda özgür Guanaco’lar

Otobüsün en önüne gidip şoförün yanında hoplaya zıplaya, ayakta fotoğraf ve videolar çekiyordum. Otobüs şoförü Pepe ile İspanyolca sohbete başlamıştık. Kalbinin sıcaklığı yüzüne vurmuş güzel gülen, kalender, dost canlısı bir adamdı. Çok mutlu oluyordum dediklerini anladığımı hissettiğimde. O da tatlı gülümsemesi ve büyük bir sıcaklıkla benimle sohbet ediyordu. Sanki ıssız bir kıtaya düşmüştüm. Dillerini sökmeye çalıştığım bu insanlarla anlaşmanın ucunu yakalamış olduğumu hissediyordum.

Şoförümüz Pepe.

İlk Durak Rio Grande…

Ateş Toprakları (Tierra del Fuego)’nın Macellan kanal geçişi sonrasında Patagonya başlıyor. Macellan Kanalı’nı geçeceğimiz yere gelmeden evvel otobüs, mola vereceği ilk durak Rio Grande’ye geliyordu. İspanyolca ile fazlaca haşır neşirdim. Rio Grande’nin “Büyük Irmak” demek olduğunu ilk kez düşündüğümde gülümsedim. Rio Grande benim için kovboy filmlerinden veya Tommiks, Teksas külliyatından aklımda kalmış havalı bir isimdi. Rio Grande, otogarına gelirken gördüğüm kadarıyla pek bir özelliği olmayan ufak bir yerleşimdi. Şoför 20 dakika mola vereceğimizi söyledi.

Rio Grande otogarı.

Bizimkilerden çok farklı olmayan otogarda, yiyecek birşeyler almak için büfeye gittim. Büfe içinde kapalı bir oturma salonu vardı. Hemen fotoğraf makinemin ve netbook bilgisayarımı şarj olması için bir prize taktım. Göz kulak olması için uzaktan pandomim hareketleriyle büfeciye mesajımı verdim. Sıra tuvalet işindeydi. Gezi öncesinde çok kötü olduğu söylenen tuvaletleri ilk kez deneyecektim. Hiç korktuğum gibi olmadı tuvalet konusu. Epey temiz bir tuvaletti. Ardından sandviçin yanına bir içecek aldım. Fiyatları kaba bir hesapla bizim paramıza çevirdiğimde çok makul olduğunu gördüm. Keyiflenmiştim. Galiba ufacık sandığım bütçemle bile para sorunu yaşamayacaktım. Kabaca aylık 1500 Amerikan dolarlık bütçemin bir gezgin için bir servet olduğunu o sırada bilmiyordum. Sandviçi yerken etrafı izlemeye başladım.

Rio Grande otogarının kafesi

Çocuklarını, tanıdıklarını yolcu edenlerin bizdekilere benzer görüntüleri vardı. Kucaklaştıklarını yolcu ederlerken “Vaya con dios!” diyorlardı. Benim için o ana kadar sadece bir müzik grubu ismi olmanın ötesinde anlam taşımayan bu deyiş, yavaş yavaş ilerleyen İspanyolcam ile anlam buluyordu. “Tanrı ile yürü” veya bizdeki yaygın karşılığı ile “Allaha emenet ol” dediklerini keşfettiğimde yine mutlu oldum. Hayatımda kalıp olarak bellediğim bazı ifadeler İspanyolca pratiği ile ilk kez elle tutulur anlamlar kazanıyordu. Her an bir şey öğreniyordum.

Rio GRande otogarında insanlar

Bir Arjantin Bir Şili, Sonra da Macellan Boğazı Geçişi…

Uzun ve sıkıcı bir yol olmaya başlamıştı Rio Grande sonrası. Hep tekrar eden, aynı bitki örtüsü ile kesintisiz engin boşluklar… Dünyanın terkedilmiş hissi veren bir yerinde kilometrelerce bozkır gibi pampalarda yol alıyordu otobüs.


Garip sınır geçişleri var bu bölgede. Arjantin ve Şili sınırları iç içe geçmiş durumda. Coğrafyanın dikte ettikleri yanında cetvelle çizilmiş sınırlar da var. Rio Grande sonrası Şili’ye giriş yapmak zorunda kaldık. Aynı ortamda bomboş arazilerde iki buçuk saatlik yol sonrası tekrar Arjantin’e geçecektik.

 

Macellan Boğazı yaklaşırken yol düzelmişti.
Macellan Boğazı geçişinde arabalı vapurda.
Macellan Boğazı geçiş sonrası fener

Malvinas Adalarını Vuran İngiliz Uçakları Şili’den kalkınca…

Bu iki ülkenin araları da pek iyi değil. Bölgede anlaşmazlığın tarihi nedenleri yanında temel nedenlerinden biri İspanyolcasıyla Malvinas, İngilizcesiyle Falkland Adaları anlaşmazlığı sırasında Arjantin gemilerini bombalayan ve ada üzerine saldırı uçuşu yapan uçakların bu bölgedeki Şili üslerinden ve havaalanlarından kalkmış olması.

Otobüste yayılan söylentiye göre yiyeceklerin Şili’ye geçmesine izin yokmuş. Şili’ye girmeden önceki saat boyunca ne kadar meyve ve yiyecek varsa yemeğe başladık. Mide fesadına ramak kala ulaştık sınıra. Türkiye’den taşıdığım bademleri riske atarak yemedim.

Bu iki ülke arasındaki sıkıntılar sınır geçişlerinde ayrıntılı arama ve geçiş işlemlerine neden oluyor diyorlardı ama öyle çok da fazla bir oyalanma yaşamadık. Neyse ki arama köpekleri “bademe duyarlı” değillermiş.

Otobüste köpekli kontrol.
Macellan Boğaz geçişinde çalışan arabalı vapurlar (Patagonya tarafı)

Bu sık sık sınır değişimlerinde çantayı açıp göstermek kolay olsun diye çek çek tipi sportif bir çantam vardı. Sırt çantasını boşaltıp yüklemek zor olabilirdi. Çok dağ bayır gezmediğimden bu kararım doğruydu. Kontrol olsaydı bu çantaları açıp göstermek sırt çantasından daha kolay. Ama çanta kontrolü yapılmamıştı.

Luc Besson’un şaşırtan filmi…

Rio Gallegos’a hareket ederken bir film koydu şoför Pepe. Ekranda şehir hatları vapurlarını ve İstanbul’un tanıdığım mekânlarını görünce, bu kıtanın ıssız bir noktasında memleketimi görmek mutlu ediyordu başlangıçta. Dünyanın öbür ucunda başka keşiflerin heyecanı içindeyken, otobüsteki ekranda Türkiye’yi izliyordum. Filmi izledikçe heyecanım can sıkıntısına dönüştü. Luc Besson’un İstanbul’da geçen filminde, genel olarak uyuşturucu kaçakçısı, serseri görünümlü ve mafya tipli kişileri, bir sürü kara çarşaflı kadınla çizilen Arap imajının öne çıkarmasından hoşlanmamıştım. Liam Neeson’un oynadığı filmin adı “Taken” idi. Filmde fon teşkil eden, suça yatkın, sürekli maç seyreden, kalitesiz ve örgütlü eşkıya topluluğu olarak sunulan Türk imajını sıkılarak izliyordum. Besson’un gözünden Türkiye böyle tanıtılıyordu. Bravo Luc Besson!

Luc Besson’un Taken filminde İstanbul manzaraları

Rio Gaşşegos…

Anlamsız bir bekleme noktasıydı Rio Gallegos. Otobüsten inip diğer otobüsü bekledik burada. Arjantin İspanyolcasında “Gaşşegos” olarak telaffuz ediyorlar. Kasaba otogarında değiştireceğimiz otobüsü bekleyecektik. Tabii ki bagajları almak için dile gelen İspanyolcaları duymanız lazımdı.

Bereket internet vardı otogarda. Bir de hemen yan taraftaki ülkemizde de bulunan dünya zinciri Fransız marketine gidince her yer tanıdık olmuştu bana. Ne mutlu! Arjantin’in Patagonya’sına kadar sirayet etmiş bir global arsızlık.

Otobüs geldi ve tekrar yola koyulduk. Bu otobüs tıka basa doluydu. Yanında oturduğum kızla İspanyolca pratiği iyiydi de artık 12 saati geçmiş yol sıkmıştı. Bir de polis kontrolleri başlamasın mı?

Sıkıcı Polis Kontrolleri…

Rio Gallegos çıkışı da yol boyunca başka bir yerde de kontroller yapıldı. Sıkılmıştım. Artık hava da karardığından, geçilen yerleri göremiyordum. Aceleyle yola çıktığım için ve tecrübesizlikten gece yarısı varacağımız El Calafate’de yer de ayırtmamıştım. Nasıl bir kaçışsa artık Ushuaia’dan çıkışım ya da nasıl bir gafletse internetten bir rezervasyon yapmamam? Gündüz olsa anlayacağım, bakıp bir yer bulurum ama gece yarısı. Desteklemek istemediğim internet rezervasyon siteleri yerine doğrudan hostele gidip yer istemek de mümkün değildi o saatte.

Kimlik kontrolu.

Hayatımda hiç hostelde kalmamışım. Nerede kalacağıma ilişkin bir fikrim de yoktu. Yanımdakilerin gittiği hostele gidip yer bulurum düşüncesindeydim. Gittiğimiz yer de dünyaca meşhur Perito Moreno Buzulu’nun olduğu yer El Calafate. Hem Arjantin için, hem de dünya çapında bir turistik nokta. Yine de şansımı deneyecektim. Tam El Calafate’ye girerken bir kimlik kontrolü daha olmasın mı? Tükenmiştim artık. Sinirlerim bozulmuştu. Hemen gidip uyku çekmek yatağa uzanmak istiyordum.

El Calafate girişi kimlik kontrolü

Wilko ve Rienna çadır kuracak uygun bir yer için ayrıldılar. Ne bir sözleşme, ne bir taahhüt olmadan kucaklaşarak elveda dedik. Ben de rezervasyonu olanlarla birlikte bitik bir şekilde otogara yakın olan Hostel Lago Argentina’ya yürüdüm.

İlk Hostelim Lago Argetino beni kabul etmeyince “Aman sabahlar Olsun!”…

Varmıştık El Calafate’ye ve hostele varmasına ama… Gece saat 01:00 olmuştu ve bana yer yoktu. Bingooo!!!

Rezervasyonlular yataklarına giderken ben 18 saatlik yolculuktan sonra çökmüştüm. Hava buz gibiydi. Dışarıda kalmam mümkün değildi. Resepsiyondaki kıza kalsa beni kapı dışarı edecekti. İnisiyatif kullanamayan ve o saatte de kimseyi arayamayan kızı biraz zorla da olsa ikna ettim. Hostelin ortak sosyal alanlarında sabahı bekleyecektim.

Hayatımdaki ilk Hostelim “Lago Argentino”
Hostelin ortak sosyal alanı
Hostelin ortak sosyal alanı

O yorgunlukla dakikalar değil saniyeleri sayar hale gelmiştim sabah olması için. Zamansa adeta durmuştu. Normalde geçmesin istediğimiz zaman beklemeye geçmişti. O gece, sabaha nasıl kavuştu bir Allah biliyor bir de ben. Herhangi bir nöbette geçmeyen dakikalar gibiydi anlar. Bir yatak bu kadar mı özlenir ve güzeldir. Koltuklarda, piknik masalarında kâh uzandım kâh yürüdüm. Hostel mutfağını inceledim. Hostellerde ortak kullanılan banyoda duş aldım. Duvar panolarını okudum. Kapı kilitlendiği için dışarı da çıkamıyordum. Çıksam da hava buz gibiydi zaten.

Uykusu kaçmış bir İsrailli ile sohbet ettik biraz. Oldukça uçuk biriydi. İsrail’de zorunlu askerlik hizmeti sonrası terhis olanlar dünya turuna çıkıyorlar. Devlet politikası ve desteklenen bir uygulama bu sanırım. O yüzden Güney Amerika başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde gruplar halinde ve genç İsraillilere rastlıyorsunuz. Oldukça gürültücü de olan bu gruplar Arapçayı andıran konuşmalarıyla hemen fark ediliyorlar. Neyse saat 4 dolaylarında İsrailli genç de gitti yattı.

Kâh ayakta kâh terleyip salon içinde volta atıp perişan vaziyette sabahı zor ettim. Resepsiyoncu geldiğinde bayılmak üzereydim.  Uykusuzluk beni kötü etkiler. İlk hostel odama nasıl girdim ve yorgunluktan nasıl uyuyamadım bir bilseniz. Artık bayılmak ile gelip giden şuur arasında kıvrandım yatakta.

Hostel odalara giden koridor
İlk hostel odam
Eşyalarımı odamda düzenlerken
İlk hostel odamda

18 saat yol ve ilk hostelde gece yer bulamayış beni 46 yaşımda çok zorlamıştı. Bir daha 8 saati aşan yolculuk yapmama prensibini o anda devreye soktum. Ne acelem vardı? Arada bir yerde duraydım ya. Acele etmemek gerek hayatta. Ushuaia’dan hızlıca ayrılmanın bedeli bir sonraki adımın bu şekilde gerçekleşmesi oluyordu. Bu tip sürprizlere hazırlıklı olmak gerek uzun gezilerde. O yüzden de her açıdan yola erken zamanlarda yani gençken düşmekte fayda var. Ama mutlaka yola düşülmeli bence.

Hostele Uyum ve Dinlenme Günü…

Ertesi günü doğal olarak baygın şekilde hostel ve civarında geçirdim. Bir sonraki gün dünyaca meşhur Perito Moreno Buzulu’na gidecektim. Yattığım yer iki kişilik hapishane hücresi gibi bir odaydı. Yatakhaneler daha da ucuz olduğundan dolmuştu. Tek müsait yer olan bu iki kişilik odayı vermişlerdi bana. Elbette odayı başka biriyle paylaşıyordum. İsterseniz bu tip odanın tüm parasını verip kendiniz de kalabilirsiniz. Yatakhane ile iki kişilik oda arasında 3-4 dolar tutan bir fark söz konusu. Ama bu 3-4 dolarlar aylar boyunca öyle önemli bir rakam oluyor ki bazı gezginler için.

Ortak hostel banyosu, ortak mutfak ve ortak sosyal alan. O mekanları bulduğu gibi bırakmak ve kullandığınız malzemeleri yıkayıp, temizleyip, yerlerine koymak ile birlikte uygulamalı hostel eğitimi başlamıştı. Zor olmamıştı benim için. Bütün gün kendime gelmeye çalıştım.

Etrafı dolaşmaya çıktığımda Wilko ve Rienna ile tekrar karşılaştık. Gece yattıkları yeri sevmemişler başka yer arıyorlardı.

Wilko ve Rienna sırt çantalarıyla çadır için yeni yer arıyorlar.

Akşam hostelin sosyal alanında sohbet esnasında diğer gezgin ekibiyle konuşup Perito Moreno Buzulu’na bir tur bileti nasıl alınır, hangi firma ucuz, seçenekler nedir temelinde konuşmalar yapılıyor, bugün buzula gidenlerin deneyimleri, duyguları dinleniyordu. Yabancı çok olunca İngilizce konuşuluyordu bu Anglosakson, Avrupalı ve diğer millet insanlarıyla. Güney Amerikalı olmayan ve İspanyolca konuşmayan neredeyse herkes “Gringo” olarak adlandırılıyor bu kıtanın argosunda. Gringo’larla geç saatlere kadar konuştuk. Günlüğümü yazdım. Fotoğraflarımı taşınabilir belleğe yükledim. Yedekleme sonrası fotoğraf makinesi kartını formatlayıp bir sonraki güne hazırlandım. Ses kayıtları aldım. Yoğun ama sevdiğim bir mesaim olmuştu bu gezginlik yaşamında. 

Hostelde bir adam bizim muhabbetlere pek katılmadan, uzakta ağır abi gibi etrafı izliyordu. Sakin biriydi. Bir iki kez göz göze gelsek de konuşmadık. Zaten konuşmak isteseymişiz de konuşmayacakmışız. Zira İspanyolca ötesi yokmuş bu arkadaşta.

Bu isim benim için çok önemli. Adrian Marcelo… Hatta buzuldan bile önemli ve hala da öyle.

Çalınan Çantam, Şok ve Adrian Marcelo…

Hostel grubu olarak 200-300 metre mesafedeki otogara yürüyerek gittik sabah. Fiyatı makul gelen bir sürü şirket var tur satan. Seçtiğim birinden günlük bir tur aldım. Önce otobüsle bir noktaya kadar gidip tekneye binecektik. Buzulun ön yüzünü ve çevresini göldeki bu tekne turunda izleyecektik. Tekne turunun ardından aynı otobüsle milli parka gidip buzulu seyreden parkurlara ulaşıp orada dolaşacak ve muhteşem buzulu izleyecektik.

Otogarda bizim tur otobüsünü bekliyordum. Bizim hostelde kalan ve konuşmadığımız o kişi yanımdaydı. Gringolar yanımda olmayınca tuvalete gitmek istedim. Çantamı kirli olabilecek tuvalete götürmek istememiştim. Günlük sırt çantamı, kaş göz işaretleri, kafa göz yaran İspanyolcayla o kişiye emanet edip tuvalete gittim. Bu kıtayla ilgili o kadar çok soyulma hadisesi okumuştum ki hep kendimce ilave bir güvenlik tedbiri alma düşüncesi aklımdaydı. Çantayı bıraktığım kişinin ne adını ne de sanını biliyordum oysa ki. Ama hostelden hatırlıyordum.

Tuvaletten döndüğümde başımdan aşağı kaynar sular indi. Ne çanta vardı ne de o adam. Birden sinirlerim boşaldı. Tepeden aşağı ateş bastı. Daha ilk anda soyulmuştum. Kalbim sıkışmıştı. Ortada bizim otobüs de yoktu…

Perito Moreno Buzuluna Günlük Tura Doğru…

Birden bir kuvvetli ıslık ve bağırma sesleri geldi. Bizim adam otobüsü otogar çıkışında durdurmuş el kol beni çağırıyordu. Koşa koşa otobüse yetiştim. En önde de yanında yer tutmuştu bana. Çantamı verdi. Kan ter içindeydim. Hem stresten hem koşmaktan. Adrian Marcelo ile tanışmıştık… Tarzı çok rahatlatıcıydı. Hem güvenli, hem mütevazı, hem de sakindi.  Sanki anlıyormuşum gibi, benimle sevecen bir tempoda konuşuyordu. Aslında bu pek de bir şey anlamadığınız konuşma insanı o anda daha da gerebilir veya sinirlendirebilir. Ama daha sonra kardeşim diyeceğim Adrian Marcelo’nun söylediklerinin genel anlamını tahmin ediyordum, bazı cümleleri veya sözcükleri anlamasam da kalpler arası yumuşacık bir iletişimimiz vardı.

Adrian Marcelo ile birlikte
Buzula giderken manzara ve yol

Tekneyle Buzul Seyri…

El Calafate ile buzul arası yaklaşık 80 km. Otobüsle çok düzgün asfalt bir yoldan tekneye bineceğimiz yere geldik önce. Modern tasarlanmış teknede içte çok sıralı oturma bölümü ve açık seyir güvertesi vardı. Buzula doğru seyir başlamıştı. Oranın yazı olmasına karşın hatırı sayılır serinlik hissediliyordu. Kışı düşünmek istemem. 40 metreye uzanan yüksekliğiyle, Arjantin Gölü (Lago Argentina) ile buluştuğu ön yüze paralel biçimde tüm buzulu seyrediyorduk. Etkileyici bir güzellikti. Buzul ne demek onu hissediyordum. Devasa yapı çok etkileyici idi. Adrian ile birlikte bol bol fotoğraf çekip buzulu seyrettik. 

Uzaktan Perito Moreno Buzulu
Uzaktan Perito Moreno Buzulu
Teknenin içi
Perito Moreno’ya Doğru
Perito Moreno Buzulu
Adrian fotoğraf çekerken
Buzlar
Perito Moreno önüde Lago Argentino’da.

Tekne tekrar sahile bizi bıraktı ve otobüslerimizle milli parkın içindeki Perito Moreno Buzulu girişine geldik.

Perito Moreno Buzulu…

Bu bölgenin ve çevresinin neredeyse tümü milli park. “Buzullar Milli Parkı (Parque Nacional Los Glaciares)”. Buzul 1879’da Şilili karacı yüzbaşı Juan Rogers tarafından keşfedilse de Arjantinli ünlü doğa kaşifi Perito Moreno’nun adı veriliyor 1899’da.

Buzul girişinde Wilko ve Rienna ile karşılaştık. Çok eski dostları bulmuş gibi sevinmiştik. Adrian gezmek için yanımızdan ayrıldı. Wilko ve Rienna ile hemen bir bankın önüne yere oturup yanımızdaki yiyecekleri paylaşmıştık. Sandviçlerimizi yerken eski dostlarla sohbet ediyor duygusundaydım. Harika bir özgürlüktü bu benim için. Çok rahat hissediyordum.

Wilko ve Rienna ile sandviçlerimizi yerken

Perito Moreno Buzulunu değişik açılardan seyretmek için çok rahat yürüyüş platformları ve balkonlar yapmışlar. Bu platformlar üzerinde istediğiniz açıdan uygun bir yerde banklara oturup veya platforma yaslanıp bu muhteşem doğa harikasını izliyorsunuz.

Yürüyüş paltformları ve Perito Moreno Buzulu
Yürüyüş paltformları.

Oturduğum bir platformda sevgi dolu bir aile ile tanıştım. Genç karı koca ve iki oğulları. Birbirimize hemen ısınmıştık. Sohbette bir sonraki gün kendi arabalarıyla El Chalten’e gideceklerini söyleyerek, onlara katılmamı istediler. Gezi kendi yolunu çiziyordu. Bu sefer de bir ailenin arabasıyla bir sonraki durağa gidecektim. Ertesi gün sabah buluşmak üzere sözleştik.

Tanıştığım aile

Sizinle Konuşan Buzul ve Esintiler…

Bu devasa buz kütlesini bir süre izledikten sonra adeta bir iletişime geçiyorsunuz buzulla. Doğanın gücünü ve size seslenişini hissediyorsunuz. Buzuldan çatırtılar, esneme ve gerilme sesleri geliyordu. Benimle konuşuyordu sanki devasa buzul. Ses kayıt cihazıma bu sessizlikle karışık arada gelen derin gürleme ve çatırtı seslerini depoluyordum. 

Buzulu dinleyip ses kaydı yaparken.


Buzuldan kırılma sesleriyle beraber görüntüler

Perito Moreno buzulunun seyir balkonlarından görünümü
Seyir balkonlarından Perito Moreno Buzulu
Perito Moreno Buzulu
Milli Buzul Parkı Görevlilerinden biri.
Perito Moreno Buzulu
Perito Moreno Buzulu

Buzullar çok çok ama çok yavaş akan buz nehirleri aslında. Hareketliler yani. Doğaya hayran olmamak elde değil. Buzulun asıl başlangıç noktası 30 kilometrelik bir mesafede. Bu yolu 100 yılı aşkın zamanda almış bu sabırlı devasa buz kütlesi. Bizim izlediğimiz, göl kenarına ulaşan yüzünün 1900’lerin başında buzulun 30 km gerisinde oluştuğunu düşünsenize. İşte buzulun benimle konuşması sırasında hem bu ruhani hem de dünyevi tonlarca konu aklımdan gelip geçiyordu. Nasıl geçtiğini anlamadığım 3 saat boyunca buzulu seyretmiştim.

Fotoğraf çekme arzumu durduramıyordum. Aynı kareyi defalarca çekiyordum. Video ve ses kaydı da aynı şekilde. Bazen de durup meyve suyumu ve viskimi yudumluyordum. Bu gezi için bir gezgin hanım bana metal yassı ufak bir şişe vermişti. Vefa hissim yüksek biçimde her adımda bana katkısı olanları hatırlıyor ve anıyordum. Ancak gezinin devamında kendi gözlemlerime daha fazla odaklanacaktım.

Buzulların ön yüzünde belli periyotlarda büyük kopmalar yaşanıyor. Bu büyük düşüşlerin zamanları belli değil. Bu periyot bazen 2 bazen 5 yılı buluyormuş. Ben denk gelmedim ama buna denk gelenlerin çektiği aşağıdaki videoları izleyebilirsiniz.

Calafate’de Bir Kafede River Plate Maçı…

Harika buzulda geçirilen günden sonra üç haftalık İspanyolca ile anlaşıp Adrian ile bir kafeye gittik. Adrian bir “River Plate” futbol kulübü fanatiği. Kulüpte de altyapı öğrencilerine bilgisayar eğitimi veriyor. Maradona, Messi dahil herkesle fotoğrafları var. Buenos Aires’te gördüklerimin çoğunluğunu Boca taraftarı zannederken bu sevgi dolu adam River Plate delisiydi.

Sohbet ediyordu benimle en ufak bir kaygısı olmaksızın, sanki onu anlamama riskim yokmuş gibi. Bana Fernet isimli İtalyan kökenli Arjantin içkisini tanıttı ve onun nasıl içileceğini anlattı. Harika formül dediği Fernet, kola ve buz ile birleşen feci bir içkiydi ama Adrian öyle güvenli ve sevgi dolu anlatıyordu ki keyif almamam olanaksızdı.  

Her söylediğini not alıyor defalarca tekrarlatıyordum. Çok mutlu olduğum bir İspanyolca dersini dostlukla alıyordum. Aşk üzerine umutsuz birşeyler söylediğimde bana ilk İspanyolca deyişi öğretiyordu. “Una nunca sabe” “Hiçbir zaman bilemezsin…”

Maçı seyrettikten sonra hostele döndük. Ben de ona bizim içkimizi tanıttım. Mutlaka sonunu Machu Pichu’da içmeyi aklıma koyduğum rakımın ikinci tadıcısı Adrian oluyordu. Onun da duyguları benim Fernet’de hissetiğimle karşılıklıydı sanıyorum.

Ertesi sabah Adrian, El Chalten’e otobüsle gideceğini ve harika bir doğal ortamda Aylen Aike isimli hostelde kalacağını söyledi. Bana da yer tut dedim. Anlaşmıştık. El Chalten’e gidiş ve Adrian ile orada geçirilecek günler gezide kendi akışını yaratmıştı.

El Calafate’de Maç izlediğimiz kafe
Adrian ile kafede Fernet eşliğinde dostluk fotoğrafı
Hostelde Fernet’in rövanşı.

Patagonya’nın Doğa Yürüyüşü Cenneti “El Chalten”e Doğru…

Patricia ve Pablo sabah Calafate’de buluşacağımız cadde üstündeki restoranın önüne zamanında geldiler. Beni öne alıp elime hemen bir mate tutuşturdular. Patricia gençlerle arkadaydı. Coşkuluydum, mutluydum. Her an devam eden yoğun İspanyolca eğitimi sevgi dolu insanların eşliğinde devam ediyordu. Güle oynaya kahkahalar eşliğinde El Chalten yoluna çıkmıştık.

Yolculuğa çıktığım aile
Arabada “Mate” içerken

Erkenden Düşmeli Yollara… 

Gezmek her yaşta harika. Gezdiğiniz yerlerde en azından performanslı yürüyebilmekse çok önemli. Aslına bakarsanız bariz bir engeliniz yoksa,  hatta kısmen olsa bile, fiziksel etkinlik ve hareket yaşamın özü. Gittiğiniz doğal yerleri mümkün olan bireysel performans ile yaşamak çok daha güzel.

Genelde en etkileyici manzaralara dik yokuşlar sonunda ulaşılıyor. Dağlara, tepelere tırmanmak gerekiyor birçok güzelliği farklı açılardan görebilmek için.

Sadece bir madde olduğumuzu ve bize hediye edilmiş sınırlı süremizi nasıl yaşadığımızı hiç düşünüyor muyuz? Hangi hızda akıyoruz? Ve de bildiğimiz boyutta herkesin bir gün bu hediye seyahatinin sona ereceğini aklımıza getiriyor muyuz? Gençlik, elbette bir hazine ancak bedeninize devamlı dikkat gösterip hayat boyu ruhunuz dahil sizi taşıyan bu temel maddeye saygılı olmak gerek.

20’li ya da 30’lu yaşlarda çıkılacak bir dünya turu fiziksel direnç açısından çok daha uygun olur. Atlamalar, zıplamalar yanında uzun süreli yolculuklarda direnç ve gezeceğiniz yerde daha fazla noktayı ziyaret edebilmek bu fiziksel yeterlilik ve gençlikle çok ilgili. Zor olabiliyor yoksa.

Benim 18 saatlik otobüs yolculuğum da onlardan biriydi. Bir de yaşla beraber gelen değişik algı düzeyleri var. Bu konuyu Altı Don Bir Pantolon mottolu bu gezimin tümünü adım adım yazdığım elektronik kitabım “Güney Amerika’da 120 Gün”de şöyle ifade etmiştim:

Gençken Yola (Yoldan) Çıkmalı…

Böyle bir yolculuk her yaşta algıda farklılık yaratıyor bence. İnsanın ufkunun genişlemesi ve bireysel varoluşa bir an evvel adım atma açısından son derece önemli olduğunu düşündüğüm bu türden, uzun süreli ve uzak diyarlardaki bir gezinin genç yaşlarda yapılması oldukça önemli. Yaş, aynı yere bile yapılsalar yolculuklardaki algılamayı değiştiriyor. 18’inde gezerken başka, 28’de başka, 38, 48, 58’de başka şeyler yaşanıyor. Siz de olabildiğince erken yola çıkın ki çok beklemeden yoldan çıkın. ☺”

Hiçbir Zaman Bilemezsiniz…

Adrian’ın dediği gibi yol veya hayat neler getirir bilemeyiz. Ancak çıktığımız yolda yaşadıklarımıza hayat diyoruz. Umarım bu sıkıntılı süreçler sonrasında sukunetli ve mutluluk veren yolculuklarımız olur. Önemli olan her şartta nefes almanın yeterli olduğunu anlamak. Belki de başımıza çok güzel şeyler gelir. Kim bilir?

Bir İspanyolca deyişteki gibi; “Una nunca sabe”.

“Hiçbir zaman bilemezsiniz…”

Sağlık ve sevgiyle kalın.

Etiketler

Bir Yorum

  1. Çok enteresan yerler gerçekten. Bu Farklı rotalar ile ilgili yazıların devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Farklı yerlerde güzel insanlar 🙏🏻

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı