Covid penceresinden Çin ve Uygur medeniyetinin karşılaştırması

Covid penceresinden Çin ve Uygur medeniyetinin karşılaştırması

Çin bir medeniyet midir? Elbette bir medeniyettir. Çin bir medeniyet olmakla kalmayıp tarihler boyu doğduğu yerde devlet yapısını sürdürebilen nadir uygarlıklardan birisidir. Doğduğu topraklarda medeniyet yapısını sürdürmenin avantajı kalıcı olmaktır. Ancak insanlık yönünden dezavantajları ağırlıklıdır.

Kültürel etkileşim bir kültürün yok olması, kaybolması ve silinmesi için ideal şartlar oluşturabilir. Bu nedenle bazı devletler kültürel etkileşimden kaçarlar. Ancak bu durumda da kültürel bir şovenizm ve  bunun faşizan tesiri altında kalırlar. Bugünün Çin’i tam da bu noktadadır. Asırlardır bozulmayan, etkileşmeyen, karışmayan bir kültür kendini şoven boyuta hatta faşizan boyuta çekmiştir.

Çinlilerin tarihleri boyunca etkileştiği en önemli kültür Türk kültürüdür. Bunların başında Uygurlar gelir. Uygur devleti tarihten silinmiş olsa da, Uygur Türklerinin kurduğu medeniyet Çin’in içinde erise ve kaybolsa da tarihi gerçekleri hiçbir kuvvet değiştirmez. İncelendiğinde medeniyet anlamında Uygurların, Çinlilerden çok daha ileri bir medeniyet kurduğu görülür.

Göktürk devletinin hem maddi hem manevi mirasına sahip, Türkçeyi üç dört alfabe ile yazıp okuyabilen, Türk edebi dilini birkaç yazıt üzerindeki edebi örnekler olmaktan kurtaran, kütüphaneleri dolduran bir edebiyat ve kültür dili oluşturan Uygurların kurduğu medeniyet Çin halkını o kadar derin boyutta etkilemiştir ki, Uygurlar, Çin devletinin yıkımından kendini koruyamamıştır.

Uygur Devleti kurulduğunda güneyde temas ettikleri başlıca kültürler Çin ve Doğu Türkistan kültürleridir. Uygurların Çin’le olan temasları daha ziyade siyasi bir gayedir. Ellerinde Maniheizm gibi kuvvetli bir din ve kültür silahı vardır. Bu kültürel zenginlikle yavaş yavaş Çin’in uzak bölgelerine yayılmakta, Uygur Kağanı siyasi nüfuz ve kuvveti ile bu yayılımı desteklemektedir. Uygur ve Tibet kültürel rekabeti bölgenin gelecekteki talihini ne yazık ki sadece Çin lehine sonuçlandırmış, Uygur kültürünün tarihten kaybolmasıyla neticelendirmiştir.

Uygurlar uygulamada zor ancak medeniyette son derece insani bir kültürü temsil etmişlerdir. Türklerin daima hareketli olan içtimai düzenleri ve faal günlük hayatlarına taban tabana zıt olan bu kültürde akşam yemeğinden başka yemek yasaktır ve et yenmez… İslam kaynakları Maniheizmin Uygurları gevşettiği ve cesaretlerini körelttiğini de yazar. Çin halkını etkileyen Uygur kültürü önemlidir. Çin halkı içinde mani mabetlerinin yapılmasına, Uygurların muhteşem ustalarının bu mabetlerde çalışmasına, Turfan ovasında yetiştirilen tarımsal ürünlerin ticaretine, Uygur şehirleri dizaynını örnek almaya, mimari tekniğinden etkilenmeye, resim ve el yazması sanatını örnek almaya başlamıştır. Uygurların Greko-Budist, hatta Sasani sanatıyla kombine ettikleri Uygur sanatı muazzamdır ve Çin halkını ve sanatını etkilemektedir. İşte bu aşamada Çin Devleti’nin kültürel şovenizmi devreye girmiş ve bu etkileşimi deyim yerindeyse adeta biçmiştir. Uygurlara olan tarihi düşmanlığın zemininde bu kültüre olan hayranlığın Çin’in kültürünü etkilemesinden oluşan derin bir korku ve düşmanlık vardır. Ancak Uygur kültürünün ve yüksek insani ögeler içeren medeniyetinin yok olması evrensel olarak insanlığın kaybıdır.

Kültürel etkileşimin yıkıcı bir etkisinin olabileceğini ve önemini vurgulamıştım. Bizler de tarihsel olarak ne yazık ki bu kültürel etkileşim yığınının altında kalarak salt İslam varoş kültürünün tesiri altındayız. Cumhuriyet öncülerinin başta Atatürk’ün, Türklerin öz kültürlerini, geleneklerini, tıbbını, yaşam kültürünü, inançlarını, sanatını ön plana çıkarmaya çalışan akademik çalışmalarının farkında dahi değiliz. Kendini entelektüel sol ve kültürler arası etkileşime açık olarak niteleyen bir grubun dahi Çin kültürünü koşulsuz, şartsız kabulünü, yüceltmesini hayretle ve ibretle izliyoruz.

Makalemi bugüne bağlayacağım. Biliyorsunuz mevcut virüs salgını dolayısıyla Çinlilerin yaşam, yeme ve Tıp kültürüne karşı bir farkındalık oluştu. Yürüyen, nefes alan, sürünen, vahşi veya evcil bütün canlıları yemek ve sağaltım kültürüne dahil eden bir Çin kültürü gerçeğiyle karşılaştık. İnsani değerleri ve insanın içindeki insanı rahatsız eden bu kültürün değişime ve eleştirilere karşı direncinin farkında mısınız bilmiyorum. Ben farkındayım ve bunun bir devlet kültürü olduğunu, tarihler boyunca bilinerek uygulandığını, değişimin yok oluşu başlatabilmesinden kaynaklanan endişeyle direnildiğinin de farkındayım. Ancak bu direniş Dünya halklarını, vahşi doğayı yok oluşa kadar sürüklerken, Çin kültürüne bir iki çift laf ettiğimizde Türk kültürünün devamı olarak geldiğini savlayan bir yapının bana saldırısını anlayamıyorum. Bunu sadece ve sadece kültürel asimilasyon, geriliğin getirdiği bir aşağılık duygusu ve insaniyetin evrensel değerlerinden uzaklaşma olarak tanımlıyorum.

Salgınlar, medeniyetlerin, kültürlerin, dinlerin sorgulandıkları dönemlerdir. Her kültür iç muhasebesini yaparak tabiat içerisindeki konumunu sorgulamalıdır. Türümüzün devamlılığı için tabiatla barışmak zorundayız. Bilimin tabiatla savaşının insanlığın sonunu getirebileceğini göremiyorsak çok geç kalmışız demektir. Tabiata savaş açmış, kılıç kuşanmış, cebine bombalarını koymuş, yaşayan tüm canlıları kendi türünün devamı için yiyen, içen, vücuduna süren bir zihinsel yapı devam ettiği sürece insan ırkı yok olacaktır. Mezarlıklarda toplanan üzerlik otları (peganum harmala) dile gelse de söylese içinde kaç medeniyetin protein içerikli aminoasit zincirini barındırdığını.

Çinliler bu salgından da hiçbir ders almamış görünüyorlar. Daha birkaç ay önce gıda kaynaklı canlı hayvan pazarlarını yasaklama girişiminde bulunan Çin hükümeti, Tan Re Qing isimli bir ilacı Covid’den etkilenenlere kullanmak üzere tavsiye etti. Çin halkının sağlık politikalarından sorumlu sağlık komisyonu, 4 Mart’ta Coronavirüs tedavisi için kullanılan alternatif ürünlerin arasına bu ilacı da yerleştirdi ve tabii ki ilaca akın başladı.

Pek nedir bu Tan Re Qing? Bu ilaç AYILARIN SAFRASINDAN yapılmakta. Yaban hayatı savunucuları bu tavsiyenin ardından tepki gösterse de Çin hükümeti henüz geri bir adım atmadı.

Asya’nın siyah ve kahverengi ayılarının safra keselerinden alınan safrayla yapılan bu ilaç 8. Yy dan beridir Çin’in geleneksel tedavi metotları arasında kullanılmakta. Safrada yüksek miktarda ursodeoxycholic asit mevcuttur. Bu ilacın safra kesesi taşlarını erittiği ve karaciğer hastalıklarını tedavi ettiği savlanmakta. Ursodeoxycholic asitin yıllardır sentetik formu piyasada mevcut olmasına rağmen ısrarla ayıların safrasından birebir alınarak üretilen şeklinin tavsiye edilmesi Çinlilerin de hükümetinin de geleneksel tedavi şovenizminden vazgeçmeyeceklerini gösteriyor.

Çin’de ve Güney Asya’da ayı çiftliklerinde hayvanlar onlarca yıl boyu küçük kafeslerde tutuluyorlar. Safra rutin olarak hayvanların safra kesesine bir iğne sokularak alınıyor ve bir hazneye pompalanıyor. Bu yöntem hayvanlara hem şiddetli bir ağrı vermekle kalmıyor hem de enfeksiyona neden oluyor. Bazen bu safralar hasta hayvanlardan alınıyor bazen de doğal olarak hayvanların idrar, feçes, irin ve kanlarıyla karıştığı için enfekte oluyor. Gelenek emrettikten sonra enfekte safraların yarattığı tehlike dahi görmezden geliniyor.

Dedim ya, Çin’de kültürel bir şovenizm ve faşizm mevcut. Ne değişim için bir adım ne düzelme yönünde bir iç görü. Üstüne diğer Dünya kültürlerinden bilimsel olarak üstün olduklarını ispatlamak üzere dizayn edilmiş, insanın genetik yapısını değiştirmeye yeltenecek kadar bir seri gayri etik çalışma, deney ve tedavi. Et dahi yemeyen bir Uygur kültürü ve devlet yapısı yok olurken Çin’in sonsuz iktidar ve dünya efendiliğine oynaması bu yüzden. İnsanın kurdu insanın içindedir sözünü ispatlarcasına, Çin Medeniyeti insanlığın kurdu olmaya devam ediyor…