AnalizKültür-Sanat Haberleri

Cüneyt Gökçer’de ‘Düğün’ var!

14-18 Ocak 'Klasikler Haftası' kapsamında Kanlı Düğün’ü sahnelemek üzere Ankara’ya misafir olan İzmir Devlet Tiyatrosu, 14 Ocak 2020 akşamı Cüneyt Gökçer sahnesinde Ankaralı tiyatroseverlerle buluştu. Oyunu Hümay Göbel izledi ve yazdı.

 

Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi
Birçok kez yitirdim denizde kendimi
Gidiyorum aramaya suyu bilmeden
Beni çürütecek ışık yüklü ölümleri

Federico Garcia Lorca, 1898’de İspanya’nın Granada bölgesinde doğdu. 1928’de yazdığı Çingene Baladı şiiriyle tanındı. 1936 yılında ise yine doğduğu bölgede Franco’nun adamlarınca henüz 38 yaşındayken öldürüldü.

Şiir ve oyun yazarlığının yanı sıra resim ve müzikle de ilgilenen Lorca, eserlerinde Endülüs gelenekleri ile çağdaş dünya değerleri arasındaki çatışmanın aşk, ölüm, evlilik gibi konular üzerindeki yansımasını vurgular.

Özellikle 20. Yüzyıl ve sonrasında İspanya’da yetişen sanatçıların geneli, Endülüs kültürünün koşulladığı toplumsal kurallar ile insan doğası arasındaki aykırılıkları eserlerinde tema olarak kullanırlar. Bunu özellikle İspanyol filmlerinde görmemizin yanısıra, Lorca’nın yakın dostu ressam Salvador Dali’nin eserlerinde de sürreal vizyonla bu aykırılıklar tuvale akar.

Lorca’nın şiirleri hayatın doğal akışını duru bir tasvirle sunarken oyun metinlerinde, İspanya’nın feodal düzen kalıntılarının dönüşmekte olan dünya değerleriyle tezatlığının geleneksel aile yapılarına yansıması ana tema olarak karşımıza çıkar. Kan davası, yasak aşk, kısırlık gibi dönemin İspanya aile yapısının temel dinamikleri olan bu konuları Lorca şiirsel bir üslupla aktarır oyunlarında.

Lorca’nın, Köy Trajedeleri Üçlemesi’nin (diğer ikisi Yerma, Bernarda Alba’nın Evi) ilki olan Kanlı Düğün,  tiyatronun yanı sıra opera ve müzikal olarak da birçok kez sahnelendi ve beyazperdeye aktarıldı.

Kanlı Düğün’de Lorca, Endülüs geleneklerinin doğurduğu bir yasak aşk öyküsünü anlatır. Oyunda yalnızca yasak aşkın taraflarından biri olan Leonardo’nun adını biliriz. Diğer tüm karakterler aile kültünün kendilerine biçtiği rolle isimlendirilmiştir. Kan davası, yasak aşk ve toprak kaygısı üçgeninde Lorca, seyirciyi bir muhakeme yolculuğuna çıkarır. Oyunun sonunda haklıyla haksızın ayırt edilemediği bir ikilem kalır seyirciye. Kanlı Düğün, Türkiye’de defalarca şehir tiyatroları ve devlet tiyatrosunca sahnelendi. Son olarak 2019-2020 yılında İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye kondu.

14-18 Ocak “Klasikler Haftası” kapsamında Kanlı Düğün’ü sahnelemek üzere Ankara’ya misafir olan İzmir Devlet Tiyatrosu, 14 Ocak 2020 akşamı Cüneyt Gökçer sahnesinde Ankaralı tiyatroseverlerle buluştu. Bu temsilde, oldukça durgun ve aslında büyük ölçüde de ruhsuz geçen ilk perdenin aksine ikinci perde oyunun adeta kurtarıcısı oldu. İlk perdede oyuncuların genelinde “görev ifa etme” soğukluğu mevcuttu ve bu bir seyirci olarak benim oyunla bütünleşmemi engelledi. Bilen bilir, Lorca ismi okuyucusunda tutku uyandırır. Bu tutkuyu oyunlarda da yaşama beklentisiyle gider Lorca hayranları temsillere. Dün akşamki temsilin ilk perdesinde Lorca ruhunu ne yazık ki bulamadım. Ancak ikinci perdede, özellikle dansçıların katılımı ile oyun hareketlenmeye ve bir İspanyol Tragedyası’na dönüşmeye başladı. Zira ilk perdede, ne yazık ki, televizyonda klasik bir aşiret dizisi seyrediyormuş hissine kapıldım çokça.

Son dönemlerde Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konan klasik eserlere yönelik genel bir eleştiri var: “Eserlerin seyiriciyi bunaltacak derecede uzun tutulması.” Kanlı Düğün’de de bu tuzağa düşülmüştü. Klasik metne sıkı sıkıya bağlı kalınması nedeniyle uzayıp giden sahneler seyirciyi kanımca biraz yordu ve bunalttı.

İzmir Devlet Tiyatrosu’nun Kanlı Düğünle ilgili olumlu eleştirileri de hak ettiği birçok nokta var. Öncelikle dekor ve kostüm tasarımları oldukça başarılıydı. Müzik seçimleri konusunda da Gürkan Çakıcı ayrı bir tebriği hak ediyor zira sayesinde kulaklarımız Flamenko’ya doymuş olarak ayrıldık salondan ki bu güzel müzik seçimleri oyunu da dinamik tutmakta büyük rol oynadı. Yalnızca kulaklarımız değil, gözlerimiz de Flamenko’ya doydu. Bu nedenle İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin kıymetli dansçıları Yasemin Altınel, Ece Belkıran ve Kaan Güler çok büyük bir takdiri hak ediyorlar. Kaan Güler’in muhteşem solo dansı bir seyirci olarak beni çok heyecanlandırdı ve sanıyorum ki salonun genelinin de büyük beğenisini kazandı bu dans. Çünkü dansı bittiğinde salonda büyük bir alkış koptu. Yasemin Altınel ve Ece Belkıran’ın şallarıyla yaptıkları muazzam dans ise görsel bir şölendi, Flamenko’nun tutkusunu hissettirmeyi başardılar.

Genel itibariyle orta düzeyde bir temsil ortaya konduğunu söylemek mümkün. Bu durumda turnenin ilk akşamı olmasının da etkisi olabileceğine inanıyorum. İzmir Devlet Tiyatrosu enerjisi yüksek bir kadroya sahip. Dün akşam ilk perdedeki cansızlık da umarım yalnızca o akşama özgü olarak kalır.

Dün akşam Cüneyt Gökçer sahnesinde enteresan bir seyirci kitlesi vardı. Telefonu çalanlar, sürekli telefonu ile oynayıp o parlak telefon ışıkları ile hem oyuncuların hem de seyircilerin dikkatini dağıtanlar… Oyun zaten iki perdelik bir oyundu ve 45’er dakikalık iki bölüme ayrılmıştı. Sanıyorum 45 dakika boyunca telefonuna bakmadan duramayacak kadar mühim işleri olanlar böyle temsillere katılmaktansa, işlerini halledip telefonlarını kontrol etmeyecekleri bir zamanda tiyatroya gitmeyi tercih etseler daha şık olur. Çünkü bu en hafif tabiriyle saygısızlık oluyor. En başta, aylarca emek verip oyun çıkarmak için çaba sarf eden oyunculara ve sonrasında seyircilere saygısızlık! Zaten sanat, hayatın tüm o koşturmacasına ve hengamesine ara verip kendimizi duyabilmemiz ve yenilenebilmemiz için bize sunulmuş bir fırsat değil mi?!

Sanat dolu günler…

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı