Endüstri 4.0, insan refahı kaç sıfır?

Endüstri 4.0, insan refahı kaç sıfır?

On sekizinci yüzyıldan bu yana insanlık tarihi büyük endüstri devrimlerine tanık olmakta. 18. yüzyıl ortalarında buhar ve su gücüyle makineleşmenin başlamasıyla, verimlilik ve büyüme ilk kez üstsel ifade edilebilecek bir patikaya girmeye başladı. İlk kalkınma iktisatçılarından Malthus’un Darwin’in “güçlü olanın hayatta kalır” kuramına de ilham veren, mevcut doğal kaynaklarla sınırlı iktisadi gelişimin nüfüs artışının açlığa yol açacağı tezi, özellikle 19. yüzyılda gerçekleşen ikinci sanayi devrimi ile ölçüde yanlışlandı… mı acaba? Bu soruya yanıt arayalım.

Elektriğin makinelerde kullanılması ve seri üretime geçilmesi şeklinde tanımlanabilecek ikinci sanayi devrimi, verimliliğin ve üretimin, bununla paralel olarak ticaretin ve küreselleşmenin de hızla artışına yol açtı. Makineleşme ve büyük ölçekli üretime geçiş, beraberinde üretimde tekelleşme, işgücünün yaptığı işe ve üretim organizasyonuna dair alınan kararlara yabancılaşmasını da getirdi. Schumpeter’in Karl Marks’ın kapitalizm eleştirisinden feyz alarak geliştirdiği “yaratıcı yıkım” kuramı, ikinci endüstri devrimiyle fiziki ve fianansal sermaye sahipliğinin geniş anlamda emekçi kitleden ayrışması şeklinde desteklendi.

Yaratıcı yıkım, bilimsel buluşların yol açtığı yeni teknolojilerin üretime eklemlenişi yoluyla yarattığı zenginliğin sadece eski teknolojilerin ikamesini değil, eski üretim ilişkilerini, ve üretim ve bölüşüm kararlarında söz sahibi olan kesimlerin de etki alanını değişime uğratma şeklinde kendini gösterir. Bu nedenle, iktisadi ve siyasi krizlerle de iç içedir. 1929’de başlayıp, ancak on yılda üretimde eski seviyelere dönüşün gerçekleştiği Büyük Buhran dönemi de böyledir. Takip edem dönemde ise, sanayileşmiş ülkelerde demokratikleşme ve sosyal devlete dair hareketlilik ve görünümde düzeltmeler olduğu söylenebilir.

Üçüncü Sanayi devrimi, Büyük Buhran sonrası savaş endüstrisine yapılan yatırımlar ve güvenliğe ilişkin teknolojilere verilen önemle de bağlantılı olarak, 1950’lerde ilk bilgisayarın geliştirilmesi ve özellikle 1970’lerden itibaren de artan digitalleşmeyle ortaya çıktı. Önceki dönemde S.S.C.B.’nin büyük ölçekli sanayileşme atılımı ile rekabet halindeki devletlerin araştırma geliştirmeye yaptığı yatırımların bu devrime katkısı yadsınamaz. Ancak aynı dönemde, gelişmekte olan ülkelerdeki krizler ve siyasi darbelerle dünya zenginliklerini paylaşım süreçleri de hız kesmeden devam etti.

Günümüzden geriye doğru bakıp son 50 yıldaki gelişmeler değerledirildiğinde, digitalleşmenin küresel üretime katkısının ilk iki sanayi devriminin gerisinde kaldığı söylenebilir. İlerlemeden kasıt finansal varlıkların gelişimi değil, artan refahın bölüşümü olduğunda geride kaldığımız açıktır (en zengin yüzde 1’lik kesimin dünya refahından aldığı pay %50’ye ulaşmıştır). Bir diğer gösterge de, küresel ortalama büyüme oranının son 50 yılda 1950-1970 dönemine göre daha düşük ve daha volatil oluşudur.

Endüstri 4.0 ile, digitalleşme hızla artarken, işlem maliyetlerinin siber sistemler ve robotlaşma yoluyla hızla azaldığı, ve üretim artarken işsizliğin de artacağı bir döneme giriyoruz. Teknolojik devrimlerin içinde bulunduğumuz bu son aşaması yüksek teknolojiyle çalışan kalifiye iş gücünü verimli kılacaktır, evet. Peki ya işsiz kalıp yaratıcı muhasebe yöntemleriyle istatistiksel olarak iş gücü tanımı dışına itilenler? O kesimi de hesaba katıp ortalama bir verimlilik tanımı yapmaya kalksak çalışabilir yaşta ve sağlıkta ortalama insanın verimliliğinin çok daha düşeceği açıktır. Bu aşamada ortaya çıkacak yeni meslek tanımları olabilir ama yeterli olacak mıdır?

Son iki sanayi devriminin yol açtığı (yukarıda tanımladığım şekliyle) “çalışabilir nüfus başına verimlilik” azalışını iki olgunun bileşimiyle açıklamak mümkün: i. Bunlardan ilki, azalan verimler kanunun yüzyıllar çerçevesinde değerlendirilmesine dair. Fiziki sermayenin üretime katılışı, makine-iş gücü oranı arttıkça, üretime yapılan marjinal katkı da zaman içinde azalır. ii. İkinci olarak, artan fiziki sermaye çalışan insanların verimliliklerini artırabilmesine yol açar, ancak azalan emeğin iş gücünden aldığı payın azalış eğilimindedir. Bölüşümde yaşanan adaletsizlikler, finansal mühendislikler ve, türev piyasal yoluyla sermayenin üretim dışına çıkarılışı, sermayenin daha fazla tekelleşmesi yoluyla olmuştur.

Endüstri 4.0’ün içinde barındırdığı yatatıcılığın, bölüşümde ve dolayısıyla sosyal sermayede süregelen yıkımı artırma potansiyeli, sürdürülebilir toplumsal gelişim ve refah artışı için acilen kurumsal reformların hayata geçirilmesi gerekliliğine işaret etmektedir.  Bu gereklilik, üretim organizasyonlarında Korona salgınıyla hızlanacağı anlaşılan dönüşüm ile özellikle artmıştır. Bu reformlar, sosyal mobilite için eğitim sağlık ve gıda güvenliği gibi sektörlerin kamu hizmeti kapsamına alınması yanı sıra, vatandaşlık temel geliri; yarı-zamanlı ve uzaktan çalışma olanakları artırılırken bu kapsamdakilerin iş güvencesinin temini; çalışanların sermaye ortaklığı; varlık vergisi; ve yeniden uzun vadeli — jeopolitik ve demografik dinamikleri gözeten – bir planlama kurumunun (Devlet Planlama Kurumu) hayata geçmesini ve şeffaflıkla yönetimini içermelidir.

Yani, bilimsel yaratıcılığın toplumsal ve iktisadi yıkıma yol açmasının önlenmesi için, üretimden kopuk finansal mühendislik ve günü kurtaran beceriksiz iktisadi programlar değil, devlet aklı ile uzun vadeli planlamanın öne çıkacağı maliye politikaları tasarımları zamanıdır.