Enflasyon, FED ya da küresel yalanlar

featured
service

Ahmet Müfit yazdı…

Düne kadar enflasyon geçici diyen ABD Merkez bankası (FED), rakam 7’ye dayanınca hızlı bir şekilde ağız değiştirdi. FED Başkanı Jerome Powell, yüksek enflasyonun ABD’deki ekonomik toparlanma için “ciddi bir tehdit” olduğunu ve enflasyonu dizginlemek için, sıfıra yakın seviyedeki faiz oranlarını artırmaya ve 8,8 trilyon dolarlık FED bilançosunu küçültmeye başlayacağını söyledi. 180 derece dönüşlerinin gerekçesini, “döndük ama bir sorun neden döndük” dercesine,  bu durumu aşırı ısınan bir ekonomiyi soğutmaya yönelik bir politika olarak değil, pandemi döneminde uygulamaya sokulan ultra gevşek acil önlemlerin kaldırılması olarak açıkladı.

Powell’ın açıklamaları sonrası, enflasyonun nasıl kötü bir şey olduğunu hatırlayan diğer FED üyeleri korosu da benzer açıklamalar yaptı. Her bir açıklama, piyasa kanalındaki “bilgisi derin”, Türkçesi zayıf sunucu ve yorumcular tarafından detaylı bir şekilde analiz edildi. Son tahlilde bizim gibi, parasının değerini “serbest piyasa” üst başlığı altında FED’in kararlarına bağımlı kılmış, küresel para satıcılarının insafına bırakmış ülkeleri de doğrudan etkileyen ABD’deki enflasyon artışı ile ilgili olarak, medyada yapılan bu açıklamalarda, ABD’de enflasyonun niçin arttığı, bu artışın nedenleri, Powell’ın dediği gibi pandemiden kaynaklı olarak mecburen girilen bir yolun sonucu olup olmadığı, daha da doğrusu şimdi enflasyondan şikayet eden Powell önderliğindeki FED korosunun, bu artıştaki sorumluluğunun ne olduğu konusu ise beklendiği gibi konuşulmadı. Enflasyondaki artışın temel nedeni olarak enerji ve emtia fiyatlarında yaşanan artışlar gerekçe olarak gösterildi, fatura emtia üreticisi ülkelere kesilerek görev tamamlanmış, günümüz piyasacılarının Olimpos Dağı olarak da niteleyebileceğimiz FED aklanmış oldu.  

Bu yazıda piyasacıların es geçtiği bu başlıkları ele alacak,  öncelikle, Powell’ın sözleriyle ifade edersek, “uygulamaya sokulan ultra gevşek acil önlemlerin” yani bilanço genişlemesi ve düşük faiz politikasının gerçekten de söylendiği gibi “pandemi” ile ilişkisinin olup olmadığını açıklığa kavuşturmaya çalışacağım. Yazının ikinci kısmında tartışacağım konu ise bizim gibi bağımlı ülkeleri komalık duruma düşüren ABD’de ki enflasyon artışının, iddia edildiği gibi enerji ve emtia fiyatlarındaki artışlardan kaynaklanıp kaynaklanmadığı olacak.

İlk sorunun doğru yanıtı için öncelikle, FED’in bilançosunda yaşanan genişleme ile Dünya Sağlık Örgütü tarafından Covid-19’un, ABD’yi de etkisi altına alan bir pandemi olarak nitelendiği 11 Mart 2020 tarihi arasındaki ilişkiye/korelasyona bakmak gerekiyor.

Yazı ekinde linkini sizlerle paylaştığım ve FED bilançosundaki artışı ve faizlerdeki değişimi gösteren tablolar, yaşananların nedeninin tam da Powell’ın açıklamalarında söylediği gibi olmadığını ortaya koyuyor.

Bilanço artışı konusu ile başlayalım. Bu noktada öncelikli olarak bilmemiz gereken şey, FED bilançosundaki genişlemenin 2008 krizi sonrası başlatılan varlık alımı ve aşırı düşük faiz uygulaması programının sonucu olduğu. 7 Ocak 2008’de 880,7 milyar dolar olan FED bilançosunun, pandeminin ortaya çıktığı 2020 yılı başından önce yani 30 Aralık 2019 tarihinde 4,17 trilyon dolara ulaştığı yani geçen sürede yaklaşık olarak 5 kat genişlediği. Bu politikanın pandemi sonrasında da devam ettirildiğini ve FED bilançosunun 2021 yılı sonu itibarıyla yaklaşık iki kat artarak 8,75 trilyon dolara ulaştığını da ilave edip faizlerde ne olduğu konusuna geçelim.. https://www.federalreserve.gov/monetarypolicy/bst_recenttrends.htm

Faiz konusunda da durum farklı değil. 2007 Temmuz ayında yüzde 5,24 olan faiz,2008 krizi sonrasında yüzde 0,08’e düşürülmüş durumda. 2014 yılı sonuna kadar sürdürülen ve başarısızlığı ortaya çıkan, finans şirketlerini kurtarmaya odaklandığı için, krizin esas kaybedeni ABD vatandaşlarından büyük tepki çeken bu politika, yukarıda da ifade ettiğim gibi siyaseten sürdürülemez hale gelince, 2015 yılında mecburen başlatılan faiz artış süreci, finans şirketlerinin büyük tepkisine karşın 2018 yılına kadar kesintisiz devam ettirildi. Finans piyasasında kırılganlıkların artması sonucu 2018 yılından itibaren yani pandeminin yaklaşık olarak 2 yıl öncesi itibarıyla yeni bir faiz indirimi süreci başlatıldı. Pandeminin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz Mart 2020 itibarıyla yüzde 1,55 seviyesine kadar düşürülen faiz, pandeminin ortaya çıkışı sonrasında aranan “meşru” gerekçeye sığınılarak, Mart 2020 de yüzde 0,15’e, 2021 yılı sonu itibarıyla da yüzde 0,05’e kadar düşürüldü.

https://fred.stlouisfed.org/series/FEDFUNDS

Bilançoda ve faizde yaşanan bu değişim ile enflasyon arasındaki esas ilişki noktası ise, bilançodaki artışın ve düşük faiz uygulamasının ABD Dolarının değerine olan negatif etkisi. Linkini sizlerle paylaştığım grafik, enflasyon ve TÜFE değişimleri nedeniyle yıllar boyunca 100 ABD Doları’nın değerinde yaşan reel değişimi ortaya koyuyor.

ABD Dolarının reel değerinde, yazımızın konusu açısından önemli kırılma tarihleri arasındaki değişime baktığımızda, ABD dolarının, FED bilançosunun 5 kat arttığı, faizlerin neredeyse sıfıra çekildiği dönemdeki reel değer kaybının yüzde 24,5 olduğunu görüyoruz. Pandemi gerekçesiyle FED bilançosunun 2 kat artırıldığı, faizlerin yeniden sıfır düzeylerine düşürüldüğü 2020 sonrası değer kaybı ise yaklaşık, yüzde 3,7. https://www.inflationtool.com/us-dollar/1960-to-present-value

Şimdiye kadar aktardığım rakamların gösterdiği en önemli şey, yüzde 7’lik enflasyonun ve ardındaki parasal genişleme ve düşük faiz politikasının “pandemi” gerekçesiyle açıklıyor olmasının doğru olmadığı, Powell ve arkadaşlarının göz göre göre yalan söylediği. Yaşananlar söylenen gerekçelerin yalnızca bahane olduğunu,2008 krizinden itibaren finans sektörünü kurtarmak amacıyla FED ve diğer büyük merkez bankaları tarafından uygulanan düşük hatta negatif faiz ve parasal genişleme politikalarının pandemiyle alakası olmadığı, pandeminin artık tıkanmış olan parasal genişleme politikalarını sürdürmek için ciddi bir meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığını ortaya koyuyor.

Bu başlığı noktaladıktan sonra gelelim bu başlıkla doğrudan ilişkili ikinci başlığımıza yani piyasacıların ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde yaşanan enflasyon artışının nedeni olarak gösterdikleri enerji, emtia ve navlun fiyatlarındaki artışların, artan enflasyonun gerçekten de esas nedeni olup olmadığı konusuna.

Gerçeğe ulaşmak için bu konuda yapılması gereken ilk şey son dönemde fiyat artışı yaşanan emtialarda, yıllar itibarıyla yaşanan reel fiyat değişimlerine, dolar dışında, gerçeğe daha yakın bir sonuç verebilecek bir şeye, altına kıyasla bakmak. Yalnızca emtia, enerji değil, bunun yanı sıra sermaye piyasalarında gerçekleşen fiyat değişimlerini, altın cinsinden veren pricedingold.com isimli internet sitesinde herkesin anlayabileceği grafik ve tablolarla görmeniz, gerçeğin hiç de anlatılan gibi olmadığının farkına varmanız mümkün. http://pricedingold.com/

David S. Jacks (Simon Fraser University/Yale-NUS College, CEPR, and NBER) tarafından 2021 yılı Şubat ayında yayınlanan, “Reel Emtia Fiyatları Tablosu, 1850-2020” başlıklı çalışma da, benzer bir sonucu ortaya koyuyor. Nominal olarak artan enerji ve emtia fiyatlarının, söylenenin tam tersi olarak reel olarak düştüğünü, son dönemde yaşanan cari artışların, bırakın 2008 fiyatlarının üzerine çıkmayı, 2008 sonrası reel kayıpların karşılanması konusunda dahi yetersiz kaldığını ortaya koyuyor. https://www.sfu.ca/~djacks/data/boombust/Chartbook%20for%20From%20Boom%20to%20Bust%202102.pdf

Sonuç son derece net.

Yukarıda bahsettiğim, linklerini paylaştığım tüm çalışmaların ortaya koyduğu birinci gerçek, parasal genişleme ve düşük faiz politikalarının esas olarak pandemiyle ilişkisi olmadığı, “1972-2008 yılları arasında değersiz dolar bolluğu ile yaratılan balonların 2008 yılında patlaması sonrası yürürlüğe konduğu.

Emperyalizmin ülkeleri işgali için en önemli koçbaşı olan küresel finans sektörünü kurtarmaya dönük bu politikaların kaçınılmaz sonucu olarak, ABD Dolarının değerinde yaşanan reel değer kaybının en önemli yansımasının, ABD Doları bazında fiyatlandırılan emtiaların, navlun ücretlerinin ve tabii ki emeğin nominal olarak artıyormuş gibi görünse de, reel olarak değer kaybetmesi olduğu.

Bu süreçte, emtia üreticisi ülkeler reel fiyat düşüşleriyle kan kaybederken, sermaye piyasalarında karşılığı olmaksızın yaratılan paralarla ve ucuz krediyle pompalanan sermaye piyasaları ve emlak piyasasında sıradan insanların birikimlerini/tasarruflarını patlamaya hazır balonlara yatırmaya zorlandıkları ve reel olarak varlık kaybı yaşadıkları.

Dünyanın en zengin insanlarının pandemi döneminde servetlerini ikiye katlamış olmaları, buna karşılık yoksulların daha da yoksullaşması tesadüf değil anlayacağınız. Aynı anda tüm sosyal-ekonomik sınıfların birlikte kazanabildiği bir dünya söyleminin gerçek olmadığını anlamak, birleri kazanırken birilerinin de kaybetmesi gerektiğinin farkına varmak için bütün bunların yaşanmış olmasını ise nasıl anlamlandırmak gerektiğine varın sizler karar verin.

Enflasyon, FED ya da küresel yalanlar

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!