Köşe Yazıları

Erdoğan’ı bekleyen FETÖ tehlikesi! Siyasi ayağın ucu nereye uzanır?

TARTIŞMAYI ASIL KİM ALEVLENDİRDİ

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’nün bir türlü bulunamayan siyasi ayağı hep tartışma konusu olmuştur. 26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a, katıldığı bir televizyon programında moderatör; “FETÖ’nün siyasi ayağı var mıdır?” şeklinde bir soru yöneltti. Başbuğ’un “Somut bir örnekten hareket edecek olursak 2009 yılında askerlerin Özel Yetkili Mahkemelerde yargılanmasına izin veren yasa değişikliğini kim hazırladıysa oradan yapılacak incelemeyle FETÖ’nün siyasi ayağına ulaşılabileceğini” söylemesiyle tartışma yeni bir boyut kazandı.

Bir şey dikkatlerden kaçıyor veya kaçırılıyor. Önce oradan başlayalım. Son günlerdeki FETÖ’nün siyasi ayağını açığa çıkartma tartışmasını İlker Başbuğ başlatmadı ki!

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 16 Ocak tarihinde gazetecilerle bir akşam yemeği yedi. Yemekte Bahçeli, FETÖ’nün siyasi ayağı ile ilgili aynen şunları söyledi1:

“…Ben diyorum ki, siyasi ayak kim ise çıkarılsın. Herkes diyor ki, partilerde kim var? Herkes kimi biliyorsa söylesin. Ben kimsenin adını vermiyorum. Bizdekileri biliyordum hadi güle güle dedim. Böyle bir konseyin askeri kanadı belli, Silivri ve Sincan’da. Peki siyasi kanadı nerede? Bunları bulun diyoruz. Bulamıyorlarsa bize yetki versinler biz buluruz bunları…

Şu an müebbet cezası almış Silivri ve Sincan Cezaevinde bulunanlar eğer başarılı olsaydı ne olurdu? Hükümeti kimle kuracaklardı, Cumhurbaşkanları, Başbakanları kim olacaktı? Yurtta Sulh Konseyinin unsurları kimler olacaktı? Bunlar hangi partide varsa ortaya çıkartın diyoruz. FETÖ’nün uzantısı siyasi ayağı bunlar olsa gerek diyoruz…”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta AKP grup toplantısında tüm milletvekillerini Başbuğ’a dava açmaya çağırmasıyla birlikte MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin FETÖ’nün siyasi ayağını bulalım çağırısı unutuldu. Konuya bir ata sözü ile açıklık getirecek olursak, herhalde Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” dedi.

FETÖ’nün siyasi ayağı bulunmaya çalışıldığında işin ucu mutlaka AKP’ye uzanacaktır. Zaten erime sürecine girmiş AKP, FETÖ’nün siyasi ağından da darbe yerse 2023’ü zor görür. Anlaşılacağı üzere, AKP iktidarda kaldığı sürece FETÖ’nün siyasi ayağına ulaşmak pek mümkün olmayacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, FETÖ’nün siyasi ayağının üzerine gitmeyerek kendisi ve partisini koruduğunu zannediyor. Ama bence yanılıyor. Asıl kendisine sorun yaratan ve gelecekte yaratacak olan “siyasi ayağın” varlığını devam ettirmesidir.

FETÖ gibi bir örgütün devlet kurumlarında kadrolaşması için mutlaka bir siyasi ayağa ihtiyacı vardır. Siyasi otoriteyi elinde tutan bakan gibi büyük küçük birçok parti yetkilisi, işe alım ve atama yoluyla FETÖ’yü devletin içine yerleştirdi. Bu adamlar diğer FETÖ’cüler gibi yargılanmadığı için hâlâ temizler ve siyasi potansiyellerini muhafaza ediyorlar. Yarın bir gün Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidardan düştüğünde kadrolaşma faaliyetlerine kaldıkları yerden devam edecekler ve Erdoğan ile hesaplaşmak için devlet kurumları içindeki uyuyan hücreleri kullanacaklar. Siyasi ayağını ortaya çıkarmadan FETÖ’yü bitirmek mümkün değildir. Bu konuyu bir tarafa bırakıp tekrar Başbuğ hakkında yapılan suç duyurusuna dönelim.

YENİ ORDU YARATMA FİKRİ NASIL DOĞDU?

Bahse konu kanun teklifinin altında imzası olan 6 AKP’li, bulundukları suç duyurusunda, “FETÖ’nün kendilerine hiçbir direktif vermediğini, kanun teklifini kendi özgür iradeleriyle hazırladıklarını” söylüyor. Öyle söylüyorlarsa öyledir. Ama 2004’ten 2013 yılına kadar devam eden “askeri vesayetten kurtulma” olarak adlandırılan bu süreçte neler yaşandığını hatırlamak okura neler olduğu hakkında bir fikir verecektir.

AKP, 2002 yılında sürpriz bir şekilde büyük bir çoğunlukla seçimleri kazanınca Türkiye’de ilk defa siyasal İslamcı bir parti tek başına iktidara gelmiş oldu. Yerleşik devlet mekanizması, AKP’nin bazı politikalarına direnç gösteriyordu. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Anayasa’da yazılı olan; Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir maddesinden hareketle, milli menfaatler ve ülke güvenliğini gerekçe göstererek Milli Güvenlik Kurulunda (MGK) sahip olduğu temsil yetkisini kullanarak bazı konularda Hükümete sert muhalefet yapıyordu. Aynı zamanda yüksek yargı organları da Türkiye’nin laiklikten uzaklaşmasına din ve tarikat devleti olma yolunda ilerlemesine direnç göstermekteydi. AKP’nin hakimiyetini oturtmak için devlet içinden gelen bu muhalefete çare bulması gerekiyordu. Diğer yandan darbe veya muhtıra yoluyla iktidardan uzaklaştırılma tehlikesi de atlatılmalıydı.

1’inci Ergenekon Davası’nın 245’inci klasörüne giren resmi dinleme kayıtları arasında AKP’nin kurucularından Cüneyt Zapsu ile E.Korg. Altay Tokat’ın 14 Nisan 2004 günü gece yarısı yaptıkları bir konuşma da yer almıştı. * Cüneyt Zapsu, Altay Tokat’a, Başbakan Erdoğan’ın askeri takip edecek, tüm yetkililerle donatılmış, Türkiye’nin tamamında faaliyet gösterecek bir teşkilat kurması teklifini iletiyordu. Bu gizli teşkilat kuruldu mu? Kurulduysa kimleri nasıl ve ne maksatla takip etti? Kumpas davalara dahli var mıdır? TSK’yı şekillendirmek için kullanılmış mıdır? Bilmiyoruz!

AKP Hükümetinin TSK’yı yeniden şekillendirmek istediği aslında çok açıktı. Bakın 2 örnekle bu gerçeği ortaya koyalım.

Bugün FETÖ üyeliği ile suçlanıp hapiste olan Mümtaz’er Türköne, askerin Özel Yetkili Mahkemelerde yargılanmasına izin çıktığı 2009 yılı Ekim ayında Zaman gazetesinde, “Bize Nizam-ı Cedit Ordusu Lazım” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Türköne, “AKP ve Cemaati bitirme planı” olarak kamuoyuna yansıtılan irtica ile eylem planını konu alan yazısında gizli planı ifşa ediyordu2:

“Gerçek olduğu ortaya çıkan belge, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatanı ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne karşı, bugüne kadar ortaya çıkartılmış en ciddi tehdidin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinden geldiğini gösteriyor. Bu tehdidin ortadan kalkması için cuntacıların ordudan ayıklanması yetmez. Bu belgenin hazırlanması emrini veren Genelkurmay İkinci Başkanı’nın başında bulunduğu hiyerarşinin tamamının görevden alınması da yetmez. Hatta ve hatta, bu kurumsal yapıyı sürdürebilmek ve skandalı örtbas etmek için kendi itibarını riske eden Genelkurmay Başkanı’nın istifa etmesi bile bu tehdidi ortadan kaldırmaz.

Türk askerinin şerefini, ülkemizin güvenliğini, Türkiye’nin birliğini, halkın hukukunu, devletin bekasını koruyabilmek için bu “kurumsal yapı”ya son vermemiz ve yeni bir ordu kurmamız lâzım. Bizim bir Nizam-ı Cedit ordusuna ihtiyacımız var.”

İkinci örnek Cumhurbaşkanın eski başdanışmanı, SADAT’ın kurucusu E.Tuğg. Adnan Tarıverdi’den. Tanrıverdi bir röportajında şöyle diyordu3:

“…Askerin tam olarak sindiremediği meseleler var. Yani silahlı kuvvetlerdeki kadrolaşmayı birkaç yıl içerisinde temizlemek mümkün değil. Silahlı kuvvetlerde, İslami inancı yaşayanların devlet kadrolarında yer almasını bir tehdit olarak algılayan bir zihniyet iş başında. Bu, zaman içerisinde düzelecek…

(Darbe tehlikesi) Tabii ki var. İstikrarı devam ettirmek için tedbirleri almak lazım. Darbelerin dayandığı yasal mevzuatı değiştirmek lazım. Askeri kadrolaşmayı milletin dokusunu yansıtacak şekle döndürmek lazım. Bugün ancak belli bir ideolojinin sahipleri subay astsubay kadrolarına geçebiliyor. Yetenekli olan aranıp seçilebilmeli. Diğer ideolojik meseleler subay astsubay seçimini etkilememeli. Kadrolaşma ne kadar sürede olmuşsa, normalleşme de o süre içerisinde olacak. Bu darbe geleneğinden tamamen kurtulmamız lazım…”

Yukarıda verilen bu 2 örnekten hareketle şu yorumu yapmak mümkündür. Hem FETÖ hem de AKP, o dönemki TSK’nın komuta yapısından, ideolojisinden ve duruşundan rahatsızdı. O zaman için ittifak halinde olan bu 2 güç, kendi ordularını yaratmak için beraber hareket etmiş olabilirler. Kendi ordunuzu yaratmak için öncelikle mevcut olandan kurtulmak gerekmektedir. İşte kumpas davalar eski orduyu tasfiye etmek, yerine kendilerininkini kurmak için tasarlanmış olabilir! Bu operasyonlar esnasında, FETÖ kumpasları kurmuş, AKP ise gerekli kanun değişiklikleriyle operasyonların önünü açmıştır.

KUMPAS SÜRECİ

Yaşanan süreci kısaca hatırlayalım. Önce Ergenekon Davası’na konu olan Papaz Santoro (5 Şubat 2006), Danıştay Baskını (17 Mayıs 2006), Hırant Dink (19 Ocak 2007) cinayetleri işlendi. MİT, “Karargâh Evleri” isimli düzmece bir belgeyi Genelkurmay Başkanlığına göndererek fişlenmiş bazı subayların tasfiye sürecini başlattı. Arkasından Zirve Yayınevi katliamı geldi (18 Nisan 2007). Devlet içinde bir şeyler oluyordu. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt E-Muhtıra diye bilinen yazıyı Genelkurmay internet sayfasına koydu (27 Nisan 2007). Arkasından Erdoğan-Büyükanıt Dolmabahçe görüşmesi gerçekleşti (5 Mayıs 2007) (Görüşme sonrası Büyükanıt’ın geri adım attığı anlaşılıyor). Süreç devam etti. Ümraniye’de el bombaları bulundu (12 Haziran 2007). Asker, geri adım atmıştı ama yüksek yargı hâlâ direniyordu. Anayasa Mahkemesi AKP’ye kapatma davası açtı (14 Mart 2008). FETÖ istihbaratı, Çankaya Köşküne çıkarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e uydurma “Ergenekon Terör Örgütü” hakkında brifing verdi (9 Nisan 2008). Abdullah Gül’ün “Bana anlattıklarınızı dillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın” talimatıyla Ergenekon davası başladı (25 Temmuz 2008).

Ergenekon davası, korkutma ve sindirme amaçlı tasarlanmıştı ve görevini layıkıyla yerine getirdi. Devlet içerisinde direnç gösteren odaklar susturulmuştu. Artık TSK’daki asıl tasfiyeyi gerçekleştirecek Balyoz ve Casusluk gibi kumpas davaların önü açılmıştı. 2009 yılında gizli bir yerde, kimlerden oluştuğu bilinmeyen gizli bir ekip, ellindeki fişleme belgelerine dayanarak kumpas davalarda tasfiye edilecekler hakkında sahte deliller üretmeye başladı.

Aynı yıl 12 Şubat’ta Taraf Gazetesi, askerlerin sivil savcılar tarafından soruşturulması için bir yazı kampanyası başlattı. Adli Tıp, Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü ve TÜBİTAK gibi kurumlara uygun bilirkişi raporları verecek kadrolar tayin edildi4. Geriye sadece medya üzerinden yapılacak operasyon ile dava süreçlerini başlatma işi kalmıştı. Bu sırada beklenmeyen bir şey oldu.

Hava Kuvvetleri Savcısı Albay Ahmet Zeki Üçok, Mart 2009 tarihinde Kayseri 2’nci Hava İkmal Bakım Komutanlığında bir soruşturma yürütüyordu. Birliğin komutanı Tümg. Rıdvan Ulugüler adına sahte bir evrak düzenlenmiş, bu işe karışan 3 astsubay yakalanmıştı. Astsubaylar sorgulamalarında “Cemaat”e (FETÖ) mensup olduklarını itiraf etmiş, kendilerine bu sahte evrakı hazırlama talimatını abilerinin verdiğini söylemişti. Askeri mahkemede sivil abilerin de yargılanacağı bir dava açılma aşamasındaydı. Eğer dava açılsaydı FETÖ ilk defa o tarihte deşifre olacaktı. Bu 3 itirafçı astsubayı ve özellikle sivil abilerini askeri mahkemeden kurtarmak gerekiyordu.

İşte İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunulmasına neden olan kanun değişikliği o tarihte yapıldı. O dönemin kanunlarına göre asker kişiler, askeri mahallerde işledikleri suçlardan dolayı askeri mahkemelerde yargılanıyorlardı. Aynı zamanda sivil kişiler de askeri mahalde işlenen, asker ile ilgili suçlardan yine askeri mahkemelerde yargılanabilirdi.

İlker Başbuğ’un bahsettiği kanun değişikliği ile bir taşla 2 kuş birden vuruldu. 3 itirafçının sivil abileri askeri mahkemeden kurtarıldı, hem de askerlerin Özel Yetkili Mahkemelerde yargılanmasının önü açılmış oldu.

Artık operasyon başlayabilirdi. 21 Ocak 2010 günü Taraf Gazetesinin sahte Balyoz belgelerini yayınlamasıyla savcılar soruşturma başlatıldı. Aynı gün Anayasa Mahkemesi, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasıyla ilgili kanunu iptal etti. Ama buna rağmen sivil savcılar Balyoz soruşturmasına devam ettiler.

Yargı kargaşasını hukuki yoldan çözmek gerekiyordu. Bu sefer 12 Eylül 2010 tarihinde bir anayasa değişikliği referandumu yapıldı. Bu referandumla Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’ın yapıları değiştirildi, askeri yargıda da gerekli düzenlemeler yapıldı. Yüksek yargı FETÖ’ye emanet edilmişti. FETÖ artık istediği mahkemeye kendi hâkim ve savcılarını atama imkanına kavuşmuş oldu.

Bundan sonra Balyoz ve Casusluk gibi kumpas davalar hızla ilerledi. Fişlenen askerlerin hepsi tasfiye edildi. Tasfiye sadece mahkeme yoluyla olmadı. Davaların yarattığı korku, FETÖ’cü istihbaratçıların yaptığı mobing ile birleşince emeklilik ve istifaya zorlama yoluyla 25 bin civarında TSK personeli tasfiye edildi.

Başbakan Erdoğan’ın Siyasi Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Ergenekon davasında verilen kararları değerlendirirken süreci şöyle tarif etti5:

Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuki hesaplaşması… Sadece bir zihniyetten hesap sorulmamış, aynı zamanda bu anlayış yargı yoluyla tasfiye edilmiştir”.

ULUSLARARASI CASUSLUK ÖRGÜTÜ İLE YÜZLEŞME

Evet istenmeyen bir ekip tasfiye edilmişti ama onların yerine müttefik diye getirilen FETÖ asıl tehlikeydi. Bu tehlikenin farkına, Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Başkanı Hakan Fidan, 7 Şubat 2012’de ifadeye çağrılınca varıldı. Aceleyle Özel Yetkili Mahkemeler kaldırıldı. Kendini kurtarmaya çalışan Erdoğan, yine insafa gelmemiş Özel Yetkili Mahkemelerin devam eden kumpas davalara bakmasına, yani masum askerlerin tasfiye edilme işinin devamına izin vermişti.

Fakat kendi elleriyle yarattıkları canavar boş durmuyordu. 17/25 Aralık 2013’te 4 bakanın oğlunun gözaltına alınmasıyla AKP’lilerin yolsuzluk olayları ortaya döküldü. FETÖ, yolsuzluklar üzerinden hükümeti devirmeye karar vermişti. Erdoğan ve AKP’liler yolsuzluğun delili olarak medyada dolaşan ses ve görüntü kayıtlarının sahte olduğunu, bunların Cemaat tarafından üretildiğini söylüyorlardı. Bu söyleme halkı ikna etmek çok kolay değildi. Askerler, yıllardan beri kendi haklarında üretilen sahte delillerden bahsetmiş ama Erdoğan bu feryatlara kulak asmamıştı. Askerler hakkında üretilen delillerin sahte olduğunu kabul etmeden, yolsuzluk konusundaki delillerin sahte olduğunu halka inandırmak pek mümkün olmazdı. İşte bu noktada bizim siyasi danışman Akdoğan tekrar devreye girdi, birkaç ay önce söylediklerini yalarcasına bu sefer, “Bunlar (FETÖ) milli orduya kumpas kurdular”6 dedi.

Uzun lafın kısası “milli orduya kumpas” lafından sonra kumpas davaları çöktü. Tutuklular salındı. Takip eden yeniden yargılanma süreçlerinde herkes berat etti. Ama tasfiye süreci başarıyla tamamlanmıştı. Erdoğan, 20 Mart 2015 tarihinde Harp Akademilerinde yaptığı bir konuşmada; “Bu operasyonlarla şahsım başta olmak üzere, tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı” diyerek işin içinden sıyrıldı.

Cumhuriyet tarihinin bu kirli sayfasını kapatmak bu kadar kolay olmamalı. Kumpas davalarda kullanılan delillerin hepsinin sahte olduğu mahkeme kararları ile sabit. Peki o delilleri kim üretti? Arayan var mı? Bu delilleri sadece FETÖ ürettiyse iş kolay; o mahkemelerin hâkim, savcı, bilirkişi ve polislerinden birçoğu hapiste, onlar üzerinden kumpası kuran asıl merkeze ulaşılabilir. Ama hiçbiri kumpas kurmaktan yargılanmıyor. Neden?

Fetullah Gülen, kendi sitesinde yayınlanan 14 ve 29 Kasım 2013 tarihli konuşmalarında “AKP sanki bu davalarda baskıyı Cemaatin elemanları yapıyormuş gibi askerlere fısıldıyor”, “CD’ler oluşturup chiplere bir şeyler yükleyen mümin değildir” diyerek kumpasın içinde başkalarının olduğunu ima ediyordu7. Benzer şekilde ABD Kongre Araştırma Merkezi (Congressional Research Service) adına Jim Zanotti tarafından kaleme alınan bir raporda da açık açık, “AKP’nin muhaliflerini bastırmak için Fetullah Gülen Cemaatini kullandığı, çok sayıda muvazzaf ve emekli subay ile kanaat önderinin çeşitli komplolarla tutuklandığı” yazılmıştı8. Acaba sahte belgeleri üreten çetenin içerisinde FETÖ’den başkaları da mı vardı? AKP’den bazı siyasiler bu işe bulaşmış mıydı? Ya da MİT’in içindeki gladyonun başka bir bacağı bu işi içinde miydi? Konunun üzerine gidilirse FETÖ’nün siyasi ayağına mı ulaşılır? Neyse…

BİZE ÖZÜR BORCUNUZ VAR

Kumpas davlarda hiç suçu olmayan askerler devletin tepesindeki çekişme yüzünden boş yere yıllarca hapis yattı. Kariyerleri ve gelecekleri ellerinden alındı. Bazı arkadaşlarımız acıya dayanamayıp hayatını kaybetti. Bütün bu acılara rağmen devlet bizlerden bir kuru özrü bile esirgedi.

Devlet soyut bir kavramdır. Devleti siyasiler temsil eder. Cumhurbaşkanı Erdoğan bizden özür dileyene kadar, bu davalara uzaktan yakından bulaşmış hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum.

*  https://www.aydinlik.com.tr/arsiv/dou-perncek-genelkurmay-dinleyen-oerguetuen-kurulu-tutanaklar

1 https://www.yenicaggazetesi.com.tr/devlet-bahceliden-siyasi-ayak-cikisi-bulamiyorlarsa-264530h.htm

2 https://www.haksozhaber.net/bize-nizam-i-cedit-ordusu-lazim-12879yy.htm

3 https://www.asder.org.tr/basili-medya/2344-hala-darbe-tehlikesi-var

4 https://odatv.com/sizin-boru-dediginiz-aslinda…-07022046.html

5 https://www.milliyet.com.tr/siyaset/akdogan-bu-dava-en-buyuk-hesaplasma-1746793

6 https://www.star.com.tr/yazar/ellerinde-nur-mu-var-topuz-mu-yazi-820061/

7 https://odatv.com/hala-aldatildiginizi-mi-iddia-ediyorsunuz-03051822.html

8 https://www.ulusal.com.tr/genelkurmay-baskani-sayin-org-necdet-ozele-acik-mektup-makale,1232.html

 

Etiketler

7 Yorum

  1. Bir seyi anlamakta güclük cekiyorum!
    Bilgilerini, birikimlerini, stratejik düsünebilme yetilerini ve yasananlari dogru degerlendirerek neden-sonuc iliskisini kurabilmelerini begendigim bir takim insanlar neden hala Tayyip’e önerilerde bulunarak, ona yanlislardan dönmesi telkininde bulunabiliyorlar!? Buna saflik mi demek gerek!? Yoksa baska birsey mi!?
    E. Alb. Dursun Cicek de Silivri zindanindan ciktiginda “Sayin Basbakana tesekkürlerimi sunuyorum” demisti! Bu neyin kafasi!?
    Sormak isterim, Tayyip özür dilese ne olur, dilemese ne olur!?
    Bu yasananlar, ve hala yasamaya devam ettiklerimiz bir özür dilemeyle gecistirilebilecek seyler midir!?
    Inanamiyorum!

  2. Erdoğan’ı uyaran, onu büyük tehlikelerden sözüm ona korumaya çalışan, bekleyen tehlikelere işaret eden bu ve benzer yazıların hiç tat vermediğini yazacağım yalnızca.

  3. Selam,

    Çok güzel derlemişsiniz, kronoloji belli. Eksik olan bu resimde birkaç ‘overlay’ (katman) daha üst üste bindirilmeli.

    En önemlisi, Türkiye’deki tarihten bu yana tarikatler ve kolları, hangi isimler bu katmanda nerede. Bizim açımızdan çok uzak ve flu, ama bir diyagram yapılıp, üzerine süreçteki isimler, hatta daha da evvela eski hareketler kondurulursa belirginleşiyor. Biraz karışık, öyle Özal şu tarikattendi, Zapsu bunlardan demekle olmuyor. Kısaca farklı, birbirine yakın, uzak, ya da kökenleri aynı, aynı olduğu halde birbiriyle kavgalı inanç temelli çıkar grupları var. Bunlar anlaşılıp, bir katman olarak bu resim üzerine bindirilmeli.

    Diğer katman da, siyasi yapılar üzerine. Bu vakıf olanlar için daha basit gibi.

    Son katmanda, üst üste binmiş bu katmanların içine sızmış, dış odak işbirlikçileri. Malum işler.

    Dolayısıyla eskiden ortak kabul etmeyen iktidar, uzunca bir süredir çok ortaklı bir yapı, bu yapı kendini oluşturanların itkilerinin bileşkesiyle hareket ediyor. Devletse bu çoklu yapı tarafından paylaşılmış durumda, kurumlar, odaklar, erkler. Kendi aralarında güç mücadelesi devam ediyor.

    Halihazır mevcut durum itibarıyla bakıldığında, bu işte günahsız kimse yok. Çünkü bu ortak operasyon bir misyon dahilinde hepsini birleştirmişti, BOP’a karşı türemiş ‘Milli Klik’ kabul edilemezdi, hepsinin ortak operasyonu, sadece TSK’da değil, bütün bürokraside, akademi dünyasında, bütün kurumlarda, hatta mafyasında bile yaşandı.

    Oluşan boşluğu dolduran, çökenlerden özür beklemek naifçe. 15 Temmuz sonrası bir boşluk daha oluştu, şimdi oraya çökülüyor. Yanlız bu seferkiler bukalemun gibi, doğal olmayan diğerlerine benzemeyen bir yapıdalar, onlar da ayırdedemiyor.

    Örneğin bir FETÖ’cünün Kemalist görünümde olması yadırganmıyor, ama Menzilci, Kurdoğlucu ya da daha geniş milliyetçi mukaddesatçı görünümde olması olayı onlar açısından işin içinden çıkılmaz boyutlara sürüklüyor, ne kadarı ortak operasyon desteği için idi ne kadarı gerçek FETÖ’cü çözemediklerinden, “Milat” icat ettiler. Tedbir getiremediklerinden dolayı, yegane bilinen yolda yürünmeliydi, mevcut kadroların tamamına biz hakim olalım. Ama tamamlanan misyonun terk ettiği dış odaklar, yeni bir oyun kurdu, demokratik koalisyon ve şekilleniyor.

    Başbuğ gündemi tuzak gibi, bence tam da kendi yakınları Sn Erdoğan’a tuzak kurdu. Dediğiniz gibi, çokça dillendirilmiş bir mevzu ilk defa Başbuğ dillendiriyormuş gibi gündem yapıldı. Milli cephe ittifakının da sonu geldi anlaşılan. Başbuğa CHP’nin sahip çıkması da, kült CHP tabanını kandırmaya yönelik. Bence Başbuğ erken öten horoz gibi, bu gidişle de son tırpanın atılmasına vesile edilecek.

    Saygılar

  4. Feto ya en büyük desteği kumpaslar kurulurken hdp ve ychp vermiştir.ahmet türk ergonokonun ün başı edilmeli yaralı bırakılmamalı.demirtas fetullah hocaefendi hatip dicle avrupada bütün katliamları itaat ve teraki zihniyeti yapıyor daha nice. ychp kaftanci oğlu anayasa hazırlayan prof.yuzlerce kişi bildiri hazırlamıştı destek icin

  5. Feto nun en büyük destekçisi hdp ve ychp liler oldu askere kumpas kurulurken.. ahmet türk yılanın kuyruğunu keserseniz tehlikeli olur başı edilmeli ergonokonun.hatip dicle avrupa yi geziyor ve bütün katliamları itaat ve teraki zihniyeti yapmıştır.idris baluken .akp ergonokoncularla beraber.2015 de.daha niceleri saymakla bitmez.avrupa parlamentosunda bunlar etkiledi.

  6. Haram olsun! kumpaslarla yok edilmiş her ne varsa hepsi için haram olsun!bunu milletine vatanına yapanlar ancak hainlerdir..bu basit bir helallık meseleside değildir ..ülkenin geleceğini çaldılar gençlerimizi heba ettiler …ahlakı yok ettiler her yer pislik içinde..hala konuşuyorlar utanmaz arlanmazlar..rezil kepazeler..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı