Hangi ölümü seçersiniz?

Hangi ölümü seçersiniz?

Bireysel yaşamda kişilerin en büyük endişesi ölümdür, hem kendi hem de yakınlarının ölümüdür. Tıp bilimi için de ölüm önemlidir ama daha önemlisi ölüm nedenleridir. Bilim, toplumsal koruyucu stratejiler geliştirmek amaçlı ölüm nedenlerini kümülatif olarak hesaplar ve önemlilik sırasına göre girişim başlatır. Örneğin toplumun ağır bir kalp damar hastalığı nedeniyle ölüm yükü varsa koruyucu stratejiler ağırlıklı olarak oraya yöneltilir.

Son yaşadığımız salgında önceliği sadece Covid aldı ve medya aracılığıyla kişilerin duygu ve düşünceleri üzerinden ciddi manüplasyonlar yapıldı. Gözümüzün önünde toplumlar ölümle imtihan edildi. Üstelik bu sınav kıtalar arası boyutta yapıldı; Çin’deki ölüm gerçeğini bizler görürken bizdekileri İtalyanlar görebildi. Ölüm etrafımızı öylesine bir çevreledi ve boğazımızı öylesine bir sıktı ki herkes ama herkes Covid’den ölüme odaklandı. Ekonomik durumuna göre birkaç aylık ya da günlük yiyecek stoklarını doldurup kapısını güya ölüme kapattı. Belki birkaç ay yaşamayı başardı ama sonrasını hesaplayamadı; daha doğrusu hesabı şaştı. Atalarımızın sözü bir kez daha doğruluğunu ispatladı; ölümü gören insanlarımız hastalığa razı oldu. Sadece hastalığa mı? İşsizliğe, hukuksuzluğa, eşitsizliğe de razı oldu. Sanki Dünya’da tek ölüm Covid ile gelecekmiş gibi düşündü ve ölümün adı Covid oldu.

Olağanüstü zamanlarda toplumsal algı büyük oranda değişir. Ancak bazen hedefe yönelik bir şekilde olağan olaylar olağanüstü konuma yerleştirilerek toplumlar dizayn edilebilir. Covid salgının toplumsal neticelerini tartışmak zamanı geldi, geçiyor. Küresel ekonomik çöküntünün yarattığı fakirlik seviyelerini analiz eden Oxfam’a göre Covid-19 krizi ile yarım milyar insan daha fakirlik sınırının içerisine girdi. Kapanan iş yerleri sebebiyle Dünya nüfusunun % 6-8’i birdenbire kendisini fakirlik statüsünde buldu. Tabii ki kapanan iş yerleriyle birlikte yaşanan ekonomik çöküntü, başka hastalıklara ve ölümlere davetiye çıkardı.

Ekonomik çöküntülerin doğası gereği, artık toplumların hastalık ve ölüm yükünün ağırlıklı bir grubunu zihinsel sorunlar oluşturacak. Ne yazık ki Dünya’da büyük ekonomik krizler esnasında gözlenen bir ekonomik intihar gerçeği var. Ocak 2018 sayılı bir makalesinde The British Journal of Psychiatry diyor ki iş kaybı, borçlar ve icralar intihar düşüncesini artırır. Bu ifade sadece yakın zamanda yapılan bir tespit değil. Bu psikiyatrinin daha doğrusu sosyal psikiyatrinin temel argümanı. Sadece intihar mı? Şiddet, cinnet, gasp, hırsızlık gibi neticesi ölümle bitebilecek sayısız sosyal olgu gerçekleşecek. Bu bilimim bir öngörüsü.

Konuyu ülkemize bağlamaya çalışacağım. Covid sonrası toplumsal çalkantılara bağlı ölümler hakkında bir öngörümüz yok. Ekonomik çöküntünün yarattığı ölümleri, hastalık yükünü tartışmıyor, önlem almıyoruz. Hükümet dillendirmese de bu ölüm şeklinin birinin intihar olacağını biliyoruz. Covid-19 pandemisi öncesi zaten ağır bir zihinsel sağlık krizimiz mevcuttu. Şimdi insanların zihnindeki kaosa, izolasyondan, işsizlikten ve hasta olma stresinden kaynaklanan ağır bir yük daha bindi. Hükümetin Covid salgını sırasında ve sonrasında, toplumların zihinsel sağlığını bilimsel bazda değerlendiren tek bir açıklaması olmadı; olacağı da yok. Zira hükümet ekonomik çöküntünün global olmasından kaynaklanmasının rahatlığıyla sadece Covid ölümlerine sabitlenmiş. Kim ekonomik nedenlerle intihar etmiş, kim aile içi şiddete kurban gitmiş çok da programında ve gündeminde değil. İntihar olgusunu her ne nedenle olursa olsun tabulaştırıp, bir halk sağlığı sorunu olarak görmüyorlar.

İspat mı? Hemen geçmişe bakalım. Hükümetin ekonomik veya diğer nedenlerle intihar gerçeğini nasıl manüple ettiğini göstermek üzere bazı rakamlar vereceğim. Bu rakamların nasıl büyük bir yalanın paylaşıldığını, önemli bir ölüm nedeninin görmezden gelindiğini göstermek üzere son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

TÜİK RAKAMLARI GERÇEĞİ YANSITIYOR MU?

Türk insanının hastalık ve ölüm yükünü öğrenmek üzere temel kaynak aldığı referans merkez Türkiye İstatistik Kurumu’dur (TUİK). Bu kurum 2016 sonrası intihar olgusunu görmezden gelmiş ve elimizde sadece 2016 yılının rakamları var. TUİK diyor ki Türkiye’de ham intihar rakamları yüz binde 3.86 dır; Avrupa ülkelerinin çok altındadır. Fakat gerçek böyle mi? Dünya Bankası verilerine göre ise Türkiye’de intihar oranı yüz binde 7.3’dür. Bir başka veriyi ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sağlıyor ve diyor ki 2016 yılında Türkiye’de intihar oranı yüz binde 11.3 tür. İşte bu noktada hemen bir hesaplama yapalım. TUİK verilerine göre 2016 yılında 3.080 insanımızı intihardan kaybetmişiz. Dünya Bankası’na göre 5.826 insanımızı kaybetmişiz. WHO’ya göre ise 9.018 insanımızı intihardan kaybetmişiz. TUİK verisiyle WHO verisi arasındaki fark tam 5.938 kişi. Bu bir rakam değil, kelle de değil; insan, hem de bizim insanımız. Öldüğünü dahi bilmediğimiz, duymadığımız, sırra kadem basmış tam 5.938 kişi. Bunca tantana ve şaşa ile sunulan halihazırda 2.491 Covid ölümünün yanında hayli ciddi rakamlar bunlar. Üstelik ölümünü sakladığımız, kayıtlardan ve zihnimizden sildiğimiz tam 5.938 kişi daha var. Bu kişilerin ne intihar ettiğini ve ne de neden intihar ettiğini biliyoruz. Bunu ne bilim ne de vicdan kabul eder. Bilim de vicdan da intiharları yok bilip Covid ölümlerini kutsamaz. Der ki ekonomik ve sosyal tedbirler al. Bu ölümlerin kısa süre sonra çocuğunuzun, eşinizin, babanızın başına gelebileceğini bil ve ona göre davran. Ekonomiyle birlikte vicdanını da global sermayeye ödünç verme!

Şimdi birtakım rakamlar daha vereceğim. Hükümet müsterih olsun, TUİK verilerinden faydalanacağım. Ham intihar vaka hızı 1975’de 1.95; 2000 yılında 2.67; 2013 yılında 4.19. Ham intihar rakamları bu rakamlara göre çoğu Avrupa ülkesinden düşük, ancak TUİK’in şaibeli verilerine göre dahi eğimin yükselme hızı çoğu Avrupa ülkesinden dik. Kucağımızda önemli bir halk sağlığı sorunu var. Üstüne bir de Covid-19 salgınının yarattığı işsizlik, iflas, icra, gelir seviyesinde azalma, izolasyon, korku ve endişenin eklenmesiyle bu sorun derinleşecek.

Covid ölümlerini normalize etmek, işsizliği, hukuksuzluğu, eşitsizliği normalize etmekten kolaydır. Zira ekonomik çöküntü Covid gibi gelip geçen bir dalga değildir; süreklilik arz etmekte ve gittikçe derinleşmektedir. Covid ölümlerini açıklarken şeffaflığı temel aldığını belirten bakan beyden aynı şeffaflığı Türkiye’de ekonomik çöküntüye bağlı intihar gerçeğini anlatırken de bekliyoruz. Ölümleri kategorize etmek bilimsel ahlaka sığmaz.

Psikiyatri bilimi yaptığı bu ağır tespitlerle kasvetimizi derinleştirse de Sosyal Psikiyatri ve Tarih biliminin tespitleri bir nebze olsun içimize su serpiyor. Sosyal Psikiyatri bilimi diyor ki intihar düşüncesi yaşam mücadelesinde bireyselleşme ve yalnızlaşma zemininde gerçekleşen bir olgudur. Mücadele toplumsal boyuta çekildiğinde intihar düşüncesi kaybolur. Ekonomik nedenli intihar olgusunu tersine çevirebilecek tek şey mücadelenin toplumsal boyuta taşınması, Dünya sathına yayılmasıdır. İnsanların yaşama mücadelesinde yalnız bırakılmamasıdır.

Tarih ise çok daha somut verilerle konuşuyor. Bize Fransız İhtilali’ni, Milli Türk Devrimi’ni hatırlatıyor. Diyor ki ihtilaller ve devrimler, toplumların ortak yürek, vicdan ve zihinle hareket ettikleri dönemlerdir. Kişilerin ben duygusundan uzaklaşıp biz dediği zamanlar, toplumların ve milletlerin kazandıkları anlardır. Toplumsal mücadelede kişisel ölümler kayıp değildir; milletin kaderinin kutsanmış teessüsüdür. Aslolan ölüm gerçeğine teslim olurken dahi kaybolmamaktır. Kılıçla yaşayan kılıçla ölür sözünün hakkını vermektir…