Köşe Yazıları

Hıfzıssıhha’nın kapatılmasının tarihsel perspektifte değerlendirmesi!

Anadolu’da doğup büyümüş, bir devlet üniversitesi veya hastanesinde tıp eğitimi almış, orta yaş ve üstünde hekimlerin ortak özelliği, çalışma hayatları boyunca çeşit çeşit bulaşıcı hastalıklarla karşılaşmış olmalarıdır. Bu hekimler tüberkülozdan, tifoya, kızamıktan, tetanoza kadar birçok farklı mikrobun oluşturduğu hastalığın farklı klinik boyutlarına tanıklık etmiştir. Gün olmuş aktif taramalara katılmış, gün olmuş hastadan örnek alıp bizzat boyayarak teşhis koymuş, gün olmuş aldığı örneklerdeki mikrobu bir besi yerinde çoğaltıp çıplak gözle hastalığın teşhisini koymuştur. Bu işleri tıp eğitiminin ve hizmetinin doğal bir süreci olarak görüp, kendine payeler çıkardığı olmuş mudur? Belki! Ancak bu hekimlerin tamamı kendine çıkardığı payelerin kişisel olmadığını; başarısının arkasındaki sırrın bulaşıcı hastalıklarla köklü bir mücadele kurumundan kaynaklandığını bilmektedir. Bu kaynak kurumsal bir eğitim sisteminin tezgahından geçmiş hocalarıdır. Bu hekimler, halen o kurumun ahlaki değerlerinden aldığı saygınlığını muhafaza etmektedir. O kurumun adı Hıfzıssıhha’dır.

Hıfzıssıhha adı üstünde sağlığı korumak, ereğiyle saklamak anlamında bir sözcük. Sağlık kavramının önce korunması gerekliliğini tüm dünya acı tecrübeler sonrası anlamış. Bakmışlar ki bulaşıcı hastalıklar kalelere, saraylara, kulelere saklansanız da gelip sizleri bulabiliyor. Sosyal yaşamı yerle bir ediyor; en güçlü ekonomileri ve devletler yıkıyor; ordularını dize getiriyor.

Bu gerçeği gören Osmanlı padişahlarından birisi de Abdulhamid’dir. Hıfzıssıhha’nın kökleri Abdulhamid’in sağlık algısına kadar uzanmaktadır. Padişah, Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane içerisinde bizzat Pastör’den eğitim almış paşaların desteğiyle bir laboratuvar kurmuştur. İşe Pastör’den öğrenilen Kuduz aşısı üretimi ile başlamış ve çiçek aşısına kadar bir ilerleme kaydedilmiştir.

Ancak Abdulhamid’in sağlık algısında bir sorun olduğu mutlaktır. Zira kurduğu Tıp Fakültesi de, laboratuvar da, aşı üretim programı da, eğittiği hekimlerin sayısı ve niteliği de ülke gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Sağlık açığının neredeyse yüz kişinin seksenine münhasır bir ülkede, kurgulanan sağlık kompleksinin boyutu devede kulak kalmaktadır. Bir avuç çoğunluğu gayrimüslim elitin Türk Milleti’nin sağlık açığını karşılaması imkansızdır. Yetişen hekimlerin değerleri milletin değerleriyle uyumsuzdur. Eğitimin dili Fransızca olup, Türk kökenli bir avuç öğrenci derslerden faydalanamamaktadır.

Aslında temel sorun Abdülhamid’in kafasındaki sağlık kavramının sosyal devlet algısıyla bir bağı olmamasıdır. Halk da, bir avuç Türk Tıp talebesi de bu gerçeğin farkındadır. Meşrutiyet ateşi bu farkındalıkla yakılmıştır. Tıbbiyeden fışkıran Türkçe eğitim talebinin, vatanseverlik duygularının ve millet bilincinin altında yatan şey Abdulhamid’in algılamadığı sosyal devlet olgusundan kaynaklanmaktadır. Halkı perişan bir milletin aydınlanmış talebeleri ülkenin ihtiyacının ne olup ne olmadığının farkındadır. Milletin gerçek ihtiyacına hitap eden bir sağlık ve sosyalizasyon yapısını kurmak aciliyet arz etmektedir. Cumhuriyet ateşi bilinen ihtiyaçların karşılanmayan talepleri nedeniyle yakılmıştır.

Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü Farmakodinami Şubesi

Hıfzıssıhha işte bu şartlar altında kuruldu. Eldeki personel 554 hekim, 560 sağlık memuru, 136 ebe ve 4 eczacı idi. Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı sağlık mirası bundan ibaretti. Ancak o mirasın içerisinde Cumhuriyet ve sosyal devlet bilinci olan aydınlar, olmayanı olduracak vatanseverler vardı. Onların başında ise Refik Saydam gibi bir değer vardı.

Refik Saydam 4 Mart 1925’de 5. defa Sıhhıye ve Muavenet-i İctimaiyye vekili olduğunda sağlık hizmetlerinde köklü ve planlı bir şekilde değişimi başlattı. Kendi el yazısı ile Bakanlık çalışma programının ana hatlarını şöyle tespit etti:

1.Devletin sağlık teşkilatını kurmak,
2. Fazla sayıda hekim yetiştirmek,
3. Numune hastaneleri açmak,
4. Ebe ve Sağlık Memuru yetiştirmek,
5. Verem sanatoryumu açmak,
6. Sıtma, frengi, trahom ve diğer sosyal hastalıklarla mücadele etmek,
7. Sağlık ve Sosyal Yardım Teşkilâtını köylere kadar götürmek,
9. Sağlık ve sosyal kanunları çıkarmak,
9.Merkez Hıfzıssıhha Müessesesini ve Hıfzıssıhha Okulunu kurmak.

Yenişehir ile Dikimevi arası boştu ve yüksek okullar için planlanmıştı. Müessese de bu araya kurulacaktı. 30 Nisan 1927’de inşaat başladı. Bugünkü kapatılan başkanlık (Aşı ve Serum Enstitüsü), Okul, Lojman, Fenni Ahırlar ve Numune Hastanesi’nin mimari planlarını hazırlamak ve kontrol hizmetlerini yerine getirmek üzere Viyana’dan Mimar Robert Örley bir kararname ile davet edildi. İnşaatı, Viyana-Avusturya firması olan Redlich ve Berger kardeşler yaptı. Aynı firma, Sağlık Bakanlığı ve Numune Hastanesi inşaatlarını da tamamladı. 27 Mayıs 1928 günü, resmî gazetede yayınlanan 1267 sayılı kanunla merkez Hıfzıssıhha Müessesesi kuruldu. Programın tamamı uygulamaya sokuldu. Ancak açığın büyüklüğü nedeniyle programın dışına çıkma ihtiyacı hasıl olmuştu.

Gelişim dur durak bilmiyordu. Tek başına İstanbul Tıp Fakültesi sivil toplumun ihtiyacından uzaktı. Hıfzıssıhha mektebi de yetersizdi. Ankara’nın kucağında Sıhhıye Sağlık kompleksinde bir üniversiteye ihtiyaç vardı. Ankara Tıp kuruldu. Hıfzıssıhha üretime ve eğitime devam etmekteydi. Çeşitli hayvanlar immunize edilerek difteri; menenjit, kızıl, tularemi, tetanoz, gazlı gangren, kuduz, akrep, serumlarıyla birlikte, tifo paratifo A ve B, dizanteri aglutinan serumları ve kan gruplarında özgül faktör serumları elde edilmekteydi. Ülke ihtiyacını karşılayacak boyutta Difteri, tetanoz, tifo, kolera, veba, menengokok, tifüs aşılarını hazırlamaktaydı. Çiçek bölümünde çiçek aşısı üretilmekte; Kuduz Bölümünde, Semple ve F. Hokyes metotlarıyla kuduz, ayrıca BCG aşısını da yapmaktaydı. Antijen ve besi yerleri bölümünde, bütün besi yerleri, difteri, tetanoz anatoksinleri ile kızıl toksini, ayrıca tüberkülin hazırlanmakta ve Müessesenin genel sterilizasyon işlemi yapılmaktaydı. Velhasılı 17 farklı tip aşı üretilip, 35 farklı formülde ülke istifadesine sunulmaktaydı. Üretilen kolera aşılarından bir bölümü, 1937 yılında Çin kolera salgınına daha sonra 1948 Kahire kolera salgınına Kızılay’ımız aracılığıyla gönderilmişti. 1953 yılında, BCG ve İNFLUENZA aşıları üretim laboratuvarları, DSÖ tarafından kabul edilip; örnek iki tesis olarak gösterilmişti.

Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü Kimya Şubesi’nin Laboratuvarı (1936) Hıfzıssıhha Albümü, s.72

Faaliyetlerinin çok az bir kısmını özetlediğimiz, Hıfzıssıhha Cumhuriyet tarihimizin sağlık bilincinin temelidir. 1980 darbesi sonrası yıpratılma süreci başlatılan ilk kurumdur. Sosyal devletin yıkımının Hıfzıssıhha’dan başlatılması tesadüf değildir. 2004 yılından itibaren işlevsel olarak atıl duruma getirilmiş; 2011 yılında tamamen ortadan kaldırılmıştır. İşte yıkılan Hıfzıssıhha bu Hıfzıssıhha’dır. Hıfzıssıhha’nın yıkılmasıyla Türk Milleti’nin sağlığını koruma hakkı elinden alınmıştır. Sonrası bir çorap söküğü gibi ardından gelmiş; Türk Milleti’nin sağlığı müstevlilerin emellerine terk edilmiştir.

Bu ağır yıkım sürecine biz orta yaş ve üstü hekimlerin tamamı tanıklık etmiştir. Tarihsel tanıklıkta aslolan beyandır. Hıfzıssıhha’nın yıkılışına tanıklığı beyan etmek biz vatansever orta yaş ve üstü hekimlerin vatan görevidir, namusudur. 1980 ihtilaliyle sağlıkta başlatılan yıkımı AKP hükümeti son darbeyi vurmuştur.

Fakat hükümetin hesap edemediği bir gerçek vardır. Bu gerçek insan sağlığını korumanın bir insan hakkı olması, insanın doğuştan bu haklarla doğuyor olmasıdır. Bu hakkı tarihimiz boyunca hiçbir siyasi güç, hiçbir kuvvet halkın elinden alamamıştır. Halkımız Corona virüs salgını ile hükümetin sağlıkta durduğu yeri çok net görmüştür. Halkın bir insan hakkı olan sağlık ihtiyacını hükümetten talep edeceği mutlaktır. Bu hak arayışında tarihe tanıklık eden biz orta yaş ve üstü hekimler halkının yanında olacaktır. Tıp talebesi gençler ise yeni bir tarihe tanıklık edecektir. Tarihin çarklarının yeniden ve yeniden sadece milletin ihtiyacı için döneceği mutlaktır.

Etiketler

4 Yorum

  1. Bazı yorumlarımda belirttiğim üzere bu sitenin işlevi vatanseverleri olan bitenden haberdar etmek ve güncel konular hakkında analizler yapmak asla değildir. Maalesef bazı köşelerde Fetö komploları,,Çin ve Rusya ittifakları, Akdeniz ve Ege’deki çıkarlarımız, hapishane, harp okulu anıları,, Suriye ve Libya üzerine fazlasıyla yazılıp çizilmektedir. Bunların zaman zaman yazılmasına hiç bir itirazım yok. Ancak sayfanın esas işlevi ekonomi, kalkınma, istihdam, dış borç, gelir ve vergi adaletsizliği, savunma, eğitim, tarım ve hayvancılık, adalet, Ulusal ölçekli planlama ile ilgili analiz ve bakış açılarına yer vermek, Sn. Aydoğan’n yapmaya çalıştığı gibi bir Kemalist program oluşmasına aracılık etmek,tir. Okuyucuyu ve uzmanları bu tartışmaya katmaktır. Daha sonra bunların üzerinde mutabakat sağlamak Sonara Ulusa iletmek gereklidir.
    Burada siz ve 2-3 başka yazar dışında bunları üzerine eğilen yazar yok. Her yazınızda sağlık, sağlık politikaları üzerinde eleştirilerinizi, metalaşmayı, bu alandaki tekelci yapıları, sizin Ulusalcı bakış açınızı ve değerlendirmelerinizi büyük bir beğeni ve ilgiyle okuyorum. Umarım ki bu konularda diğer uzmanlarla tartışmalarınızı, Cumhuriyetçi halkçı çözüm önerilerinizi videolar yoluyla izleriz.

  2. Tam zamanında ve süper özenle hazırlanmış bu derleme için teşekkürler. Şimdi ivedilikle yapılması gereken şey henüz kurumsal hafızası tam ortadan kalkmadan bu kurumun derhal kaldığı yerden açılmasıdır. Hatta emekliye ayrılan son çalışanlar göreve geri davet edilerek an azından hasarı azaltmak mümkün olabilir. Doktor Hanım bundan sonra size derleyerek sunulması farz olan bir diğer kurum da Askeri Tıp Akademileri ve Asker hastaneleri sistemidir. O da tıpkı Hıfzıssıhha gibi kurumsal hafızası ile her zaman ülkeye hizmette çok faydaları olmuş bir sistemdir. Bu günlerde İstabul’da Atatürk Havaalanının sahra hastanesine dönüştürülme ihtimali konuşuluyor da sivil tıp erbabının bu konuda zerre kadar tecrübesi olmadığı hiç konuşulmuyor. Bu konuda da kurumsal hafıza henüz silinmiş değil. Bu nedenle derhal Askeri Tıp Sistemi eski haline dönüştürülmelidir. İnşallah daha kötüye gitmez ama hastanelerimizde kapasite problemi ortaya çıkmaktadır. Halbuki siz bilirsiniz Sivas Asker Hastanesi 50 yatakla hizmet vermekte ama zor zamanda kullanılabilecek ilave 500 yatak kapasitesi vardır. Bu olayı hiçbir özel hastane organize edemez ama Devlet eğer bekası sürecekse zor zamanlar için inanılmaz ekstra kapasite yaratabilir ki bu konsept son zamanlarda tamamen terkedilmiş idi.
    Sizin bir yazınıza Mart başında yaptığım bir yorumda bahsettiğim eve kapanma tedbiri hala tam anlamı ile uygulanmış değil maalesef… Dün bir Tv kanalında Bilim Kurulunun çok kaliteli ama bu iş için çok gereksiz ve yetersiz bir üyesi “Çin gibi %100 karantina uygulanırsa Mayıs sonunda, bizim gibi %50 karantina uygulanırsa Haziran sonunda sorun hallolur” dedi ki; bu işi zerre kadar kavrayamadığını itiraf eder gibiydi. Gerçekte karantina %100 den %50 ye indiğinde salgını kontrol süresi 8 ayın üzerine çıkmaktadır. Kolay gelsin Allah yardımcınız olsun
    Sağlıcakla kalınız

  3. Yazdıklarınızı 18 yıldır AKP’ye oy veren, bugün bir seçim olsa, yine verecek olan on milyonlar biliyor mu? En tehlikeli virüs dindir.

  4. Tam zamanında ve süper özenle hazırlamış bu derleme için teşekkürler. Şimdi ivedilikle yapılması gereken şey henüz kurumsal hafızası tam ortadan kalkmadan bu kurumun derhal kaldığı yerden açılmasıdır. Hatta emekliye ayrılan son çalışanlar göreve geri davet edilerek an azından hasarı azaltmak mümkün olabilir. Doktor Hanım bundan sonra size derleyerek sunulması farz olan bir diğer kurum da Askeri Tıp Akademileri ve Asker hastaneleri sistemidir. O da tıpkı Hıfzıssıhha gibi kurumsal hafızası ile her zaman ülkeye hizmette çok faydaları olmuş bir sistemdir. Bu günlerde İstabul’da Atatürk Havaalanının sahra hastanesine dönüştürülme ihtimali konuşuluyor da sivil tıp erbabının bu konuda zerre kadar tecrübesi olmadığı hiç konuşulmuyor. Bu konuda da kurumsal hafıza henüz silinmiş değil. Bu nedenle derhal Askeri Tıp Sistemi eski haline dönüştürülmelidir. İnşallah daha kötüye gitmez ama hastanelerimizde kapasite problemi ortaya çıkmaktadır. Halbuki siz bilirsiniz Sivas Asker Hastanesi 50 yatakla hizmet vermekte ama zor zamanda kullanılabilecek ilave 500 yatak kapasitesi vardır. Bu olayı hiçbir özel hastane organize edemez ama Devlet eğer bekası sürecekse zor zamanlar için inanılmaz ekstra kapasite yaratabilir ki bu konsept son zamanlarda tamamen terkedilmiş idi.
    Sizin bir yazınıza Mart başında yaptığım bir yorumda bahsettiğim eve kapanma tedbiri hala tam anlamı ile uygulanmış değil maalesef… Dün bir Tv kanalında Bilim Kurulunun çok kaliteli ama bu iş için çok gereksiz ve yetersiz bir üyesi “Çin gibi %100 karantina uygulanırsa Mayıs sonunda, bizim gibi %50 karantina uygulanırsa Haziran sonunda sorun hallolur” dedi ki; bu işi zerre kadar kavrayamadığını itiraf eder gibiydi. Gerçekte karantina %100 den %50 ye indiğinde salgını kontrol süresi 8 ayın üzerine çıkmaktadır. Kolay gelsin Allah yardımcınız olsun
    Sağlıcakla kalınız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı