Köşe Yazıları

İki papa üç goril

BİR

İki Papa filmini izledim. Film olarak şahane. Anthony Hopkins sanırım hayatının en iyi rolünü kesti. Filmin konusu, gelenekçi eski Papa ile (güya) yenilikçi yeni Papa’nın hikayesi. İki Papa piyano çalıyor. Yumuşak ve tonton ve çok şefkatli iyi yürekli yüz ifadeleriyle. Detektif dizileri izliyor. Şarap içiyor. Ve fonda Çav Bella çalıyor. Dünya kupası maçları izliyor. Büfeden pizza sipariş ediyorlar. Yeni Papa maçları bazen bardan izliyor. Kendi uçak biletini kendi alıyor. Yani şirin mi şirin bir Vatikan portresi. İki papayı değil sanki pek başarılı bahtiyar iki müzisyenin biyografisini izledik.

Yeni Papa Fransisco gençliğinde cuntanın adamı olmuş arkadaşları tarafından aforoz edilmiş, geri dönüşlü bir günah çıkartma. Sübyancı papazların-pedofilinin kilisenin başını ağrıtması, homoseksüellik ve kürtaj sorunu. Ve Vatikan’ın muhteşem bahçeleri, yazlıkları, gösterişli kardinal ve papa ve kilise muhafızlarının elbiseleri.

Film yeni papayı ve kiliseyi gençliğe sevdirmek için çekilmiş ve şüphesiz, kilisenin zenginliği, banka ve ticari yolsuzluklar ve çocuk istismarları ve dehşet tarihi (:bu konularda piyasada bir çok kitap var) şarap müzik futbol ve çav bella eşliğinde pek güzel örtülmüş.

Ve film iki papanın bira içip dünya kupası maçı izlerken bitiyor.

Film bitince insan şaşkınlıktan sersemliyor, bir ‘tarih’ bu kadar mı çarpıtılır, pislikler sübyancılıklar bu kadar mı ustaca örtülür, o efsanevi büyük serveti bu kadar mı güzel kapatılır.

Tanrı-ego tartışmalarına da girilen bu filmden anladığım yeni Papa’nın egosu tanrısal katlarda uçuyor. Ve bu filmle kiliseyi ‘şirinleştirerek’ kendini kiliseyi kurtaran Papa olarak takdim ediyor. Zaten seyreden herkes hem filme hayran kalıyor hem reklamın (PR) gücü karşısında küçük dilini yutuyor. Filmden anladığımız kilise Tanrı’ya değil ‘reklama’ ‘göz boyamaya’ iman ediyor.

Ve filmde her şey ‘beyaz’, neden, çünkü örtmek istedikleri kilisenin zifiri karanlık tarihi ve yolsuzlukları.

Gençlik şayet kiliseyi ve tarihini bu filmler üzerinden okuyacaksa dünyalıların işi çok zor!

İyi de film neden tamamen ‘göz boyama’ üzerine kurulmuş, çünkü, ölmekte olan hasta kilisenin artık iflah olamayacağının onlar da farkında.

Filmde acımasız kapitalist vahşi düzen ve süregelen dehşet savaşları üzerine kilisenin söyleyebileceği tek ‘kelime’ yok, neden, çünkü kiliseyle bu vahşi düzen, aynı pislik, iki de bir ‘amen’ deyip riyakar üç kağıtçı tarihlerini kapatıyorlar.

 

Kilisenin ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız Ketebe yayınlarından çıkan ‘Kilise Tarihi’ni okuyun.

Gelelim, daha önce deha bir psikopat (kuzulerin sessizliği), Picasso, Hitler, Charlie Chaplin vs. gibi bir çok rollerde olağanüstü başarılı filmleri bulunan büyük oyuncu Anthony Hopkins’e. Hopkins için sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi üç-beş oyuncusundan biri denir.

İki Papa filmindeki ‘papa’ rolüyle artık ve kesinlikle sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu rahatlıkla diyebiliriz.

Muazzam bir Papa rolü ki, izleyiciyi bu bir film mi yoksa eski papanın sahici belgeseli mi diye şaşırtıyor. Oyunculuğuyla yeri göğü dolduruyor.

Ve diyaloglar? İzleyiciyi bir sohbetin içine bulut gibi alıp tek saniye sıkılmadan filmin sonuna kadar sürüklüyor. İki Papa arasında ince, zarif, alçakgönüllü ‘diyaloglar’ filmin her şeyi, hem papalığı kutsuyor hem izleyicinin filme ruhuyla katılmasını sağlıyor.

Bizim ‘burnu büyük’ kendini bir bok sanan sinemacılarımıza diyalog nedir, ömrüm bitti, anlatamadım.

Diyalog filmi ısıtır, akıtır. Diyaloglar görkemli Vatikan mimarisinden daha değerli. Sıkıcı ve yüksek felsefi düşünceleri basit cümleler içine rahatça yediriyor. Öfkeyi günahı rekabeti varoluşu günlük dilin içine tartışmanın tadını bozmadan sokuveriyor. Diyaloglar coşkun bir sel gibi çatışması trajedisi olmayan bir filmin dahi içine sizi çekip huzur içinde tatlı tatlı sürüklüyor, yani handiyse ‘konusu’ olmayan filmi tek başına ‘diyaloglar’ inşa ediyor.

İKİ

Belediye seçimlerinde büyük şehirlerde yenilen Tayyip Erdoğan hızla kendine yepyeni ‘hikayeler’ yazdı.

Türkiye çoktandır bu hikayelerin içinde düğümlenip kalıverdi.

Hikayelerimiz: Kanal İstanbul, yerli otomobil ve milli uçak sanayii, Doğu Akdeniz’de petrol ve Libya’ya asker göndermek.

Sıkıntı şurada, hikayelerimiz (cennet-cehennem) hem ütopik (cennet) hem distopik (kıyamet), yani hem pırıl pırıl coşkun heyecanlı sürükleyici bir gelecek vaat ediyor hem karanlık, şeytani, belirsiz, tekinsiz ve karmakarışık.

Hikayelerimizin ütopik tarafı, daha ne olsun yerli otomobilimize biniyor dünyaya caka satıyoruz. İthalden kurtuluyoruz, paramız bize kalıyor. Sonunda nihayet ‘kendi sermayemiz, kendi markamız’. Üstelik ‘pilli bataryalı’, çevreciyiz, güçlüyüz. Ankaragüçlüyüz.

Bütün kamu kurumları sipariş veriyor ‘satış’ sorunumuz sıfır, milli servetimiz milli gururumuz kazanacak. İnsanımıza bilimimize sanayicimize iştah heves aşk gelecek milli otomobil ve milli uçak sanayi ‘Yeni Türkiye’nin güven veren güçlenen sanayileşmiş yüzü olacak.

Ve arabanın ilk sürüşünü Tayyip Erdoğan yapıyor ve bir de dombrayı çalıyorsa?

Milli keyfimiz milli kahramanımız, artık kahırdan aşağılık ezik kültürden dua etmekten başka bir şey bilmemekten kurtuluyor, Türkiye büyük devletlerin otobanına nihayet giriyor. Vizyon, büyük devlet adamlığı, tut tutabilirsen.

Sanayimiz yücelecek milli sanayici iş adamlarımız kutsanacak, artık milli arabamıza biner iki yüzyıldır debelendiğimiz yerden kalkıp Viyana’yı bir daha kuşatmaya başlarız, ki başladık.

Libya’da söz sahibi olursak, Afrikalı göçmenleri İtalya’ya sürmekle tehdit eder, kendimize Akdeniz’de yepyeni semalar yepyeni uçak gemileri inşa ederiz, petrol, dolar, bolluk, coşku, gani gani rahmet bu sefer gerçekten ‘madde’ olarak milletimizi zenginleştiriyor. Bu satırlardaki ifadelerin bu ‘uçuş’un sonu yok, duralım.

Aynı hikayenin distopik-kıyamet tarafı? Ya yerli otomobil, Devrim arabasında benzini n unutulması gibi ya pili bataryası yetmezse, ya Anadolu gibi iç güveysinden hallice olursa, ya Tito’nun ürettiği ünlü yerli markası Yugo’ya dönüşüp beğenilmez bir felakete dönüşürse? Soğuk duş. Kurbanın kanlı bıçağı kimin boynuna vurulur, bir buz kitlesi ülke siyasetinin üstüne düşer. Yine gelsin iç kavgalar, etnik mezhep açılımı, İmralı’ya kalkan kosterler.

Kanal İstanbul’un ütopik tarafı, eski püskü İstanbul’un çok ötesinde ışıl ışıl dünyayı kıskandıran yepyeni bir şehir.

Elli kırk milyar dolar harcıyor trilyonluk dolarlık rantın önünü açıyorsun. Kanalda bankalar üniversiteler milli parklar kuruyorsun. Yüzbinlerce lüks daire satmakla bitmez. Mermerden bir melek şehir!

İnşaatçılar müteahhitler demirciler betoncular döşemeciler boyacılar buldozerler iş makineleri vinçler camcılar kamyoncular hafriyatçılar işçiler mermerciler mozaikçiler plastikçiler mimarlar mühendisler bitmeyen bir bayram yaşıyor, rüya gibi bir yüzyıl önümüzde açılıyor.

İstanbul’a bir İstanbul daha katılacak, üstelik içinde Bizans olmayan bir İstanbul. Mimarlığa susamış yüzlerce mimarımız mermeri betonu camı kuleleri şiir gibi bir güzellikle inşa ediyor.

Milyon dolarlık dairende oturup önünden geçmekte olan tankerleri ve gökleri seyredip duanı edecek ya da şarabını içecek, ah ne ala, Sinbad, Alibaba, Alaaddin… ‘İstanbul’u dinliyorum’ gibi ‘Kanal’ı dinliyorum’ şiirleri ekranlarda başladı bile. Endam boy pos, yüce ve heybetli mermer meydanlar. İşte ‘öteki dünya’, havai fişekler.

Çeri çöpü serserisi tinercisi eskisi harabesi dilencisi Suriyelisi lağım kanalizasyon derdi hiç olmayan uzayda inşa edilmiş gibi bakıp bakıp hayran kaldığımız ışıl ışıl modern kentler.

Distopik tarafı, aman yavaş, deprem gibi bataklık gibi ve bilinmeyen başka tür bir sorun çıkabilir, proje tam da yirmi-otuz km. ilerlemişken yarıda kalır, al sana püsküllü bela, kırk milyar faiziyle çöp dağları gibi çiçek gibi proje ortada kalır. Yıksan yıkılmaz.

Sadece siyaset değil ülke derinden sarsılır, bu muazzam fiyaskoya iktidar dayanmaz. Bu sorumluluğu bu enkazı gelecek nesiller dahi kimse kaldıramaz. Gelsin ‘ben demiştim amcaları’. Gelsin ‘hukuk olmadan ekonomi olmaz’ lafları. Gelsin IMF, gelsin, FETÖ’nün ikinci kuşağı siyasiler. Tepe taklak uçurumdan yuvarlanan bir Türkiye!

Milli uçak sanayimize ve Libya petrolleri, kendi uçaklarımız Libya çöllerinden petrolle Akdeniz’de dört dönüyor. Yaradana kurban olayım. Bin yıllık tarihimizin nihayet ‘bahar bayramı’. Şu kelimenin güzelliğine bakın: Artık ‘zenginiz’. Zenginlik ne demek? Bitmeyen bayram.

Acaba?

Sonunda vaatlerin projelerin en yüksek sınırına dibine dayandık, suyunu çıkarttık, çünkü, ütopyayla distopya arasında sıkışıp kaldık!

Ütopyanın distopyaya dönüşmemesi için ‘realize’ edebilmemiz fizibilite akıl imkan yeterlilik, öngörebilmek lazım.

Yani ütopya ve distopyayla dünyamız arasına sert bir çizgi çizebilen inandırıcı realist bir plan program lazım. Mesela ‘raporlara’ ve Saraya kimse güvenmiyor. Gerçekçi olmadığını saçmalık aptallık olduğunu söyleyen bilim adamları çoğunlukta ve çok yalnızlar, kovulmaktan ekran ekran kovalanmaktan ve şeytan ilan edilmekten çok korkuyorlar.

Gelelim sadede, ancak, öyle ya da böyle bu ‘hikayelerin’ hepsi siyasetin önünü açıp siyaseti şekillendiren bir vaad projeleridir, hepsi çok akıllıca sürükleyici siyasi bir ‘hikayedir’.

Ülkenin yarınlarına karşı iktidarın can havliyle inşa ettiği yepyeni atılımcı ‘projeleridir’. Ne kadar göz boyama, artistik, şov, denilse de işte bütün ülkenin üzerinde tartışıp siyasi kavgasını verdiği mucizevari ‘projelerdir’.

Bu projeler Tayyip Erdoğan’ın büyük şehir belediye yenilgilerinden sonra toplumun önüne koyduğu çok büyük siyasi hikayelerdir, dikkat edin, Tayyip Erdoğan son röportajlarında ülkenin son kırk yılını yiyip bitiren ülkeyi bitkin düşüren FETÖ ve PKK’dan tek laf etmedi. Yani bu projelerle yepyeni bir iklim tasarlanıyor.

Bir düşünün, bu projeler piyasa edildiği günden beri muhalefet ne kadar küçük görünüyor. Belediye seçimlerini kazandık iktidara geliyoruz diyenlerin boyları bu projelerin yanında görülmüyor bile, Gülüver’in cüceler ülkesinde cüce kalıverdiler, projelerin ihtişamı boyu muhalefeti ezdi geçti.

Muhalefetin sesi gücü bu olağanüstü projelere yetişemiyor. Projeler büyüdükçe konuşuldukça muhalefet ufalıyor projeler konuşuldukça muhalefet görünmez ve tesirsiz kalıyor.

Ve muhalefet tüm şansını bu projelerin yaratacağı hayalkırıklıklarına adamış görünüyor ki, muhalefet Suriye gibi felaketi dahi kullanamadı, üstelik bu projelerin hayalkırıklıkları en az beş-altı yılda ancak anlaşılır olacak. Bu süre zarfında iktidar projelerinin başını caka satarak seçimlerde güle oynaya kullanabilecek, sonu nereye varacak onu da seçimden sonra düşünürüz.

Yani bir tarafın ‘ütopyasına’ (cennet vaadi) diğer taraf distopya (kıyamet-katıksız otoriter rejime geçiş) diyor ama distopya (felaket) diyenlerin ortada bir hikayesi yok.

İktidarı alaşağı edebilmek için çok güçlü bir ‘alay edebilme’ .tünle gülebilme rahatlığın olacak ki, muhalefet ve bizlerin kimsenin bu projelerle eğlenecek kendine güveni yok.

Kahkaha anarşik bir eylemdir. Kilise kahkahaya karşıydı çünkü ciddiyetini sarsıyordu. Kahkaha kilisenin acı ve işkencesi ve ölümünü hafife alıyordu. Bu ‘kutsanmış’ projelere karşı saygıyı itibarı zayıflatacak içten gelecek bir ‘kahkaha’yı ortalıkta kimsecikler göremiyor.

Dikkat edin, eğlenceli ve eleştirel yazılar yazan muhalif insanlar sosyalleşebilecekleri bir taban bulamıyor. İnanılmaz ama gerçek, yani, kurulu düzeni daha egemen kılma girişimi olan bu projeleri sanıldığının aksine en çok muhalif kitleler koruyor.

Çünkü muhalefet hem ciddiye almayan güvenli bir kahkaha hem ‘duygu’ oluşturamıyor. Ve birbirine küse küse muhalif kitleler büyük hikayelerden ‘soyutlanıyor’. Gerçek, yerli ve milli değil gerçek bir imparatorluk inşa ediliyor. Bizi utandıran bir imparatorluk. Hayal deyin masal deyin ama görünen artık iktidarın müthiş heyecanlı belki de ülkenin sonu ama şimdilik bir hikayesi var.

AKP elit inşa edemedi ancak muhalefet de ‘elitlerini’ tutamadı, aksine iktidar sabah akşam bu projeleri iyi kötü konuşan kitleleri oyalıyor odaklıyor canlandırıyor.

Muhalefet külüne örtülmüş, ateş. Bu dünyada artık yokmuş gibi, bu projelerin rüzgarıyla bir on yıl daha ortalıkta görülmesi an itibariyle mümkün görünmüyor.

Hikaye uçuk kaçık ama nihayetinde bir hikaye, anlatılıyor, ekranda şaşaalı görüntüleriyle gösteriliyor, yapımı maliyeti riskleri konuşuluyor. Yani bu hikayeler siyaset sahnesinin ‘cazibesi’ (merkezi) çoktan olmuş durumda. Ve bütün ekranlarda bu hikayeler eşsiz şekilde ‘yüceltilerek’ pazarını piyasasını bulmuş durumda.

Ve bu hikayeler siyasetin kader kavgası haline çoktan dönüşüverdi.

Ve bu hikayelerin çok trajik bir felaketle sonuçlanması memleketin de harap olması demek, çünkü artık bu hikayeler ‘durdurulamaz’, elimiz kolumuz bağlıdır, büyük kitlelerin karşısına çıkıp otomobile binmem kanalı yaptırmam Libya’ya gitmem, ne kadar derseniz deyin, film çekildi gösterime çoktan giriverdi, tavşan dağa küsüvermiş, iktidarın çok ipindeydi.

ÜÇ

Dikkat edin, kimi sermayesini kimi pilini kimi hafriyatını, yani, yüzbinlerce insan oluşmakta olan bir ‘iş’ etrafında konuşuyor.

Ankara Gölbaşı sivrisinekten Haliç bataklığından kurtulup ekonomiye milyarlarca dolar giriverdi. Bir filmi ne kadar konuşursanız ‘sohbet’ o film etrafında olur. Arkadaşlıklar sosyalleşme o sohbet etrafında gelişir. Kahveye gelenler gazete okuyanlar ekran seyredenlerin zihni o iş etrafında yoğunlaşır. İş konuşmak bir fırsat ummak bir gelecek hayal etmektir. İş konuşmak ben bu işe neresinden nasıl dahil olayım diye sizi kışkırtır.

Hangi film hangi proje hangi parti kendini konuşturmayı başarıyorsa kitleler sevsinler-sevmesinler oraya odaklanır. Odaklandığınız yer zaman içinde zihninizi değiştirir ve hatta zihninizi felaketlerine dahi alıştırır, Suriye felaketi gibi normal görmeye başlarsınız. Oysa, bütün bu projeler başarılı olsa dahi en fazla yirmi tane daha zenginiz olacak, bu kadar.

Soğuk Savaş yıllarında sosyal demokratların muhaliflerin ‘konuştuğu’ çok şey vardı, mesela ‘sosyal devlet’ vardı, kooperatifler vardı, bölüşüm vardı, eşitlik vardı. Doğru yanlış muhalif mahfillerde konuşulan kendi fikirleri dinlettikleri kitleleri dernekleri-sendikaları-öğrenci kulüpleri vardı. Bugün muhalefetin ne ekranı ne kendi internet siteleri ne kitlesi ne dinleyeni var.

Asıl hayal kırıklığı asıl dispotik (felaket) olan muhalefetin konuşacak sohbet kuracak kitleleri cezbedecek hiç bir şeyinin olmaması.

İktidar projelerinin muhteşemliğine(!) bir daha bakın, hem harika hem ürkütücü.

Bu neyi anlatıyor, her kızın aşık olduğu erkek tipi.

Hepimiz bu projelerle yavaş yavaş mafya liderlerine aşık olan manken kızlara dönüşürsek şaşırmayın. Hem para bol, hem tekin değil hem paralı hem maceracı, işte Özal yıllarının köşe dönmeci zihniyeti yine hortluyor.

Kitleler Özal’ın peşine AB’ye gireceğiz diye takıldı ve bir memleket neo-liberallerin peşinden sürüklendi ve ama kimse peki nasıl olacak diye hiç sormadı, çünkü AB projesi çok büyük bir rüya bir cennet vaadiyle sunuldu ve Türkiye bu projelerle iflas etti, sadece silahlı kuvvetlerine doksan bin ajan sızıverdi.

DÖRT

Kardeşlerim, artık savunan değil kimseye ihtiyacı olmayan saldırgan bir Tayyip var.

Veryansın Tv yazarı Yavuz Alogan’un son yazısında öngördüğü gibi artık sesiniz oraya o arşı alem arza ulaşmaz.

Bu projeler nedir, Tayyip artık kimdir, nerede, hangi alemdedir, iyice anlayalım.

Sinema tarihinin en büyük oyuncusu Anthony Hopkins’in müthiş bir filmi vardır, ‘Instinct’.

Gorillerin içinde yaşayan saygın bir bilim adamının saldırganlaşıp psikopat bir manyağa dönüşmesini anlatır.

Alıntı (:spoil), bilim adamı, ormanda gorillerle yaşarken askerler gelir ve kucağındaki gorillerini öldürür, bilim adamının nevri döner ve dünya dışında nazik ince efendi bir hayat yaşayan bilim adamı tımarhaneye zincirle kapatılan vahşi bir psikopata dönüşür.

Saldırganlaşmasını şöyle izah ediyor bilim adamı, orada ormanın karanlıkları içinde gorillerin yanındasın, okulu, kitabı, şiiri, uygarlığı, her şeyi unutuyor, huzuru buluyorsun. Öyle derin evrensel bir huzur ki insanlığın yüzbin yıl önceden beri unuttuğu bir huzur.

Ve bu tarih öncesinden kalma huzur elinden alınınca katile dönüşüveriyor.

Filmde iki tür goril tanırız, bir, ormanında huzur içinde yaşayan goriller, ki, saldırgan olan goriller ormandaki goriller. Çünkü, habitatlarına kimsenin girmesine izin vermezler, denetim kontrol bilmezler, huzurları için kendi hakimiyet alanlarına kimseyi sokmazlar, uygarlık dışında yaşayan goriller.

Tayyip bey, Putin, Trump, Suriyeli savaşçılar, Arap şeyhler, dolar, petrol, yani ormandaki goriller nihayet ebedi huzuru buldu.

Savaşları için soran sorgulayan denetleyen hiç yok. Bu hikayenin (projelerin) her biri huzur dolu. Ormandaki goriller gibi bu huzur için habitata ayak basan herkesi paramparça ediverirler ve bunun için goriller kimseye hesap vermezler ki, hesap vermek ‘uygarlık’ın sorunu.

İkinci goril türümüz, hayvanat bahçesinde kafesi içindeki goril, filmdeki bilim adamı, bu goril için artık ‘pes’ etmiş, ‘asla saldırgan değildir’ der, çünkü ‘koruyacak’, huzuru savunacak bir ‘habitat’ı yoktur.

Saldırganlığı iğdiş edilmiş, sorumluluk bilen, korkutulmuş, ilaçlanmış goriller insanlara-şehre aittir.

Saldırgan kontrolsüz, denetimsiz, hesap vermeyen goriller, yani tabiatın ebedi huzuru içinde yaşayan goriller, işte ‘saldırgan’ onlardır!

Ve sessiz bir hayat yaşayan bilim adamı goriller arasında ormanda bu ‘huzuru’ tadar ve askerlerin saldırısıyla bozulan bu huzur karşısında tam anlamıyla sapık bir katile dönüşüverir.

Neden, çünkü bir kere ormanın derinliklerinde ebedi huzuru buluvermişti.

Ormanın içinde gorillerin bu huzurlu yaşamı başka bir boyut, dünya dışı, uygarlık dışı.

Ormandaki gorilleri saldırganlıkları için suçlamak cezalandırmak kadar aptalca bir şey olamaz.

Ormandaki goriller kendi huzurlarının hakimiyet kavgasını veriyor, senin-benim ve dışardakilerin hiç değil.

Goriller saldırganlıkları için kendilerini suçlu hissetmez.

Kafesinde goril ise yenilmiş ezilmiş kaderini kabullenmiştir.

Trump ya da Tayyip ya da Putin, kendi özgür ormanlarında huzur içinde hesap vermeden yaşayan gorillerdir.

Artık sen-ben bizler kendi kafesimizde günlük yiyeceklerimiz günlük sınırlı konforumuzun olabilmesi için o büyük gorillerin kendi ormanlarında özgürce yaşayıp özgürce saldırgan savaşçı olmalarına ses çıkartamıyoruz.

Kendi kafesimizin küçük konforlarına öyle alıştık öyle kabullendik ki artık birileri kafesimizin kapılarını açsa dahi gidecek yerimiz yok, oysa, bakın Tayyipler Putinler tee çöllere Fizanlara savaşmak için top tüfek onbinlerce savaşçıyla koşuyor, ne kadar özgür koşuyorlar!

Tayyip Erdoğangillerin kimseye hesap vermeden istediğini parçalaması, istediğiyle savaşması kendi habitatının huzuru için.

Çünkü habitatının huzurunu bir kere tattı. Arşı alanın arzın sorumsuz özgürlüklerini kişiliğinde hissetti. Ormanın karanlıklarında narasını özgürce atıyor, özgürce geriniyor özgürce dolaşıyor, bu insanlığın şehirleşerek unuttuğu büyük huzurdur.

İktidarın arşı ala saraylarında o huzurun tadını alanlar bambaşka bir özgürlük ortamında yaşıyorlar ve huzur ortamını korumak için üçüncü dünya savaşı gibi her şeyi göze binlerce yıldır da alıyorlar.

Nereye kadar?

Pes etmiş kafestekiler uyanana kadar.

Gerçek özgürlük, gerçek huzur için, ormandaki goriller gibi cesur olana kadar.

Ki filmin sonunda, kahramanımız bilim adamı, saldırganlığın ilaçla uyuşturucuyla yok edilmesine, yani pes etmiş kafesinde bir goril olmaya karşı çıkıp tedaviyi kabul etmez ve tımarhaneden kaçar.

9 Yorum

  1. Brenda Ralph Lewis Hakkinda internette birseyler bulamadim. bilen var mi nerelidir cvsi fln? Tamam ketebe yayinevi cevirmis… “Kitap ortada ama yazar yok”

  2. Serdar Bey. Nihat Genç okumadığınız anlaşılıyor. Bu muhalefete hep söylenen “siz ne öneriyorsunuz?” teranesini da gidin başka bir yerde satın, sanki umursayan var da ne önerildiğini? Nihat Genç’in pek çok önerisi olduğunu Leman zamanından beri iyi bir okuyucusu olarak biliyorum, çok merak ediyorsanız bunlara ulaşırsınız. Ama benim AKP’ye şahsi önerim “durun, hiçbir şey yapmayın” Çünkü toplumun, doğanın ve ekonominin kendi düzeni var. Bu düzen iktidarda bir parti varsa da yoksa da çalışır. Bu iktidar öylesine beceriksiz ve kötü ki ortada bir iktidarın olmadığı her durumda da bundan daha iyisi olacaktır.

  3. sev sevme, yine de bir film bir fikir, yazılana göre güçlü anlamlı diyaloglar. aklıma biz veya çok müthiş pek bir derin devlet gelenekli iran, veya herhangi bir orta doğu ülkesi geldi. dini bir liderle bir film olarak ne çekseniz sırıtmaz. bence sahne olarak sadece zikir çekersiniz. bunları söylemek istiyorum:)

  4. Nihat Genc kendisine su soruyu sordu mu?FETO neden kendisini Silivriye tikmak icin adim atmadi ? Yaptigi mucadelesini FETO neden ciddiye alip onlem almadi ? Orgutsuzluk curutuyor tipki Yalcin Kucuk hocamiz gibi…

  5. Güzel yorum kafesin içindeki kendini bu şekilde mutlu kalacağını zannediyor asıl kendisi gibi olamadan yaşamak

  6. film eleştirisi çok güzel elinize sağlık

    muhalefet yok diyelim bir kenara bırakalım, büyük projelere halkın ilgisi nedir ya da halk bu projelere ne kadar yakın duruyor ve halkın ne kadar gündeminde?

  7. Sayın Serdar, katılıyorum eleştirinize. Bence VeryansınTV’nin handikapı zaten bu. Nasıl olsa sahanın dışındasın, kafestesin… Artık oradan istediğin gibi yazabilir, sahanın içindeki savaş kadar, dekora, ağaca, çiçeğe odaklanabilirsin. Oysa Yavuz Alogan’ın yazısında bahsettiği partiler (ki aslında doğrudan Vatan Partisi’ni hedef almış) sahanın ve ormanın, dolayısıyla da savaşın içindeler. Nihat Bey’in edebiyatçı – filozof kişiliği, bazı durumlarda siyasi tavrını aşıyor kanımca. Saygı duymak gerekir.

  8. Camii tuvaletlerinin haraçhane gibi i$lettirilmelerini kabul eden sürüler; çobanlarina biat etmeye mahkùmdurlar!!!

  9. Sürekli hakaret ediyorsunuz sayın Nihat Genç. Sürekli aşağılama ve hakare. Muhalifliğinizi sürekli küfrederek ifade ediyorsunuz. Bu gidişle yakında ciddiye alınmayabilirsiniz. Küfrettiğiniz, hakaret ettiğiniz hususlarda sizin öneriniz, projeniz, gerçekleşmesini istediğiniz nedir? Giderek fikir üretmeden sürekli “hayır” diyen CHP’ye benziyorsunuz. Mesela Libya ile ilgili düşünceleriniz nedir, Mustafa Kemal’in Libya mücadelesi, Libya ve Doğu Akdeniz gibi konulardaki fikir ve düşünceleriniz nedir, okumak isterdim. Sürekli hakaret muhalefet değildir, Siz ne öneriyorsunuz onu söyleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı