Köşe Yazıları

İlay-ı Kelimetullah’tan İlay-ı Fetullah’a

Gizli Allahlık İddiası-2

Yazı dizimizin ikincisini, bazı okurlarımıza yabancı gelen bir başlık altında veriyorum. Önce bunu açıklayayım. “İlay-ı kelimetullah”, İslam’ın doğuşundan günümüze kadar kullanılan, pek de kulaklarımıza yabancı gelmeyen bir tamlamadır. Anlamı: Allah’ın sözünü, hükmünü, adını ve egemenliğini yüceltmek, emrini her şeyden üstün ve ulu bilmek demektir. Kelime-i şahadet’in pratikteki ifadesidir. Yani, O’ndan başka ilah yoktur; tapınılacak, boyun eğilecek hiçbir güç olamaz. İlay-ı kelimetulllah, işte bu kelime-i şahadet’in somut bir gereği olarak, her ne güzel bir şey yapılırsa karşılığı O’ndan başkasından beklenmez; yalnızca O’nun adını ululamak için yapılır, demektir. Aslında bu tamlama, Immanuel Kant’ın, kategorik imperatif dediği kesin buyrukla anlatmaya çalıştığı genel ahlak ilkesinin din diliyle ifadesidir. “Ödev ahlakı” kavramıyla meşhur bu buyruğa göre, ahlaksal görevler, sırf iyi olduğu ve yapılması gerektiği için yerine getirilmelidir. Koşulsuz buyruk olarak karşılık ya da herhangi bir neden aranmaz.

İşte ilay-ı kelimetullah da yalnız Allah için ve başka hiçbir şey için olmayan ahlaksal bir eylemi anlatır. Buna göre, meşhur Maun Suresi’nde ibadeti sırf Allah için değil de gösteriş için yapanlar, İlay-ı kelimetullah’a aykırı davranmış olurlar. Neden? Çünkü ibadeti bile çıkara uydurmuşlardır.

Türk milletinin şehitlik anlayışı, bilinsin bilinmesin, bu tamlamada saklıdır. Yani Mehmetçiğimiz, “hiçbir karşılık beklemeden; vatanı, namusu, ailesi ve Türk milletinin istiklal ve istikbali için canını gözünü kırpmadan” verir. Savaşa, terörle mücadeleye düğüne gidercesine sevinçle koşar. İlay-ı Kelimetullah, temelde bu yüce değerleri birden kapsayan “Tanrı’nın adı”nı yüceltmek demek olur. Bazıları şöyle düşünebilir: Tanrı kendi adının, sanının, mutlak egemenliğinin ululanmasına nasıl olur da ihtiyaç duyar?

Başka bir yazıda tartışarak konunun derli toplu işlenmesini sağlayacak olmakla birlikte şu noktayı vurgulayayım: Tanrı, salt ve mutlak “iyi”dir; “iyilik”tir. O bir ilkedir; ahlak için bir Arşimed noktasıdır. Farabi ve İbn Sina’ya göre Tanrı, “mutlak iyi”, “mutlak varlık” ve “mutlak akıl”dır. “İyilik” ya da “iyi”, ululanmaya ihtiyaç duymaz. Ama yine de böyle olmaya çalışırız. İyilikle yücelir; iyi olmakla, insanlaşırız. Felsefenin koşulsuz buyruğu, din dilinde Tanrı’dır. Şehitler, somut bir Allah için değil, Allah ile anılan ya da bizzat O olan “iyi” ilkeler için can vermişlerdir. Öyleyse terör, haydutluk, hainlik, hırsızlık, bölücülük, dincilik yolunda ölenler işte “kötü”yü bile çıkarları için işlediklerinden, şehit olamazlar; bir, kötünün yanındadırlar. İki, kötüyü bile menfaat uğruna işlerler. Bu açıklama şimdilik yeterlidir.

Fetullah’a hala safça inanan ve buna rağmen Mümin ve Müslüman olduklarını sananlar onun “ilay-ı kelimetullah yolunda mücadele ettiğini ileri sürerler. Görünüşe aldanmanın en somut örneklerinden biri de budur. Yazı dizimizde bizim de zaten çözmeye çalıştığımız şifreler bunlardır. Dinin, kutsal değerlerin ve inançla ilgili yaygın kavramların Fetullah tarafından sözlü ve yazılı olarak sürekli telaffuz edilmesi, kitleleri yanıltıcı türdendir. Neden, biliyor musunuz? Arapça ve Osmanlıca ad öbekleri, eylem öbekleri ve anahtar sözcükleri konuşmalarında ve sözüm ona kitaplarında bilinçli bir şekilde yineler. Hafızalarda,  zamanla bu sözcüklerin anlamları değil, yazılış ve söyleniş yani şekil ve sesleri kazınır. Zaten doğru dürüst bilinmeyen anlamları, slogan halinde hafızaya yerleşen bu kavramların şekil ve sesleri karşısında önemini yitirir; sadece halk değil, okumuş-yazmış kişilerin de Feto’nun hafıza oyunlarına kapıldığını görürüz.  Bu basit bir beyin yıkma değildir. Kendi kapasitesinden çok, emperyalist akıldanelerinin  yardımıyla hafıza sanatının inceliklerine uyarlanmış bir yazı ve konuşma yöntemidir.  Mekânlar (sohbet ve ışık evleri), insanlar (Feto ve avenesinden oluşan örgütsel hiyerarşi) ve eylemler (ibadet kılıfı altında himmet dilenme, misyoner okulları ve darbe girişimi), anlamlardan çok, şeyleri saklamaya yatkın hafıza için oluşturulur. Anlamlar silinir; tetik sözcük ve sloganlar kalır. Şekil ve seslerden oluşan bu sözcükler, hafızaya işlendikten sonra geriye, boşalmış kapların doldurulması kalır. Gerçek anlamları, biçimsel tekrarla silinen bu hazır sözcüklere, Feto (Fetullah)’a belletilen İslam-karşıtı başka anlamlar yüklenir.

İşte İlay-ı kelimetullah’ın, “yalnız Allah’ın adını, sanını, tekliğini ve mutlak gücünü yüceltmek” anlamı, silinir; Allah yerine Fetullah’ın “kelimesi” yani adı, sanı ve gücü yüceltilir. Ancak sıradan ama Fetullahçıların büyük çoğunluğunu oluşturan kitleler, bu değiş-tokuşu fark bile demez.  Din formatı atılmış yazılarını okudukça, vaaz ve konuşmalarını dinledikçe, sanır ki İlay-ı  kelimetullah ile Allah’ı ululuyor, oysa bu sözcüğün içinde sadece Fetullah’ın kendi nefsi vardır. Allah, kendisidir. Kendini Allah yerine koymaktadır ama gel gör ki, İslam’ın temel kavramlarının esas manalarına darbeyi çok önceden yapmıştır. Bu aldatmacayı en çok abartılı, meskenete ve rezalete varan tevazu gösterisiyle dener ve başarır.

Feto, kendini Allah yerine koyar. Her yazı, konuşma ve davranışında, bütün övgüler ve ululamalar, çoğu zaman gizli ama bazen açık bir tarzda kendini anlatır. Dinleyenler onun sayesinde Allah’ı anıp yücelttiklerini, bundan da sevap kazandıklarını sanırlar ama şirke düştüklerini anlamazlar. Şirk diyorum; İslam dininde her türlü günah, köklü bir pişmanlıkla affedilebilirken Tanrı’ya ortak koşmanın affedilmeyeceği kesin bir dille vurgulanır. ¹ Feto bu sınırı da aşar ve kendini gizli Allah ilan eder.

Nasıl mı?

Fetullahçılık İslam üzerinden Fetullahçılık dinini uydururken bu dinin Allah’ı olarak Feto’yu belirler. Şu halde uydurma dinden uydurma Tanrı’ya giden sürece bakabiliriz:

Fetullah, Allah için mekân belirler. Onun Allah’ı “Mabet veya Meclis Kürsüsü”ndedir. Mekânla sınırlılığı İslam’da Allah için kabul edilemeyecek bir iddiadır. Başka deyişle, İslam’da Allah mekânla sınırlandırılmaz. Bunun anlamı şudur: Allah şekil ve sınırlarla tanımlanırsa, hafızaya O’nun ahlaksal emirleri değil, insanın çizdiği sınırlar ve mekân kazınmış olur. Anlam gider, şekil kalır.  Ama Fetullah bilinçli olarak Allah’ı mabet kürsüsü ile sınırlandırır. Hangi mabettir bu? Genel olarak camileri ve mescitleri kastetmediğini kolayca tahmin edebilirsiniz. Kürsüsünde Allah’ın oturduğu cami, Fetullah’ın vaaz verdiği mekândan ve Işık evlerinden başkası değildir.

Şöyle der:

“Mü’min mabede adımını attığı andan itibaren orada gerçekten  kime ta’zim  yapılacak (kim ululanacak-şf), onun mehabet (heybet-şf) ve mehafeti (korkusu-şf) altına girer. O meclis öyle bir meclistir ki o meclisin kürsisinde artık bakan, gören, duyan, her şeyimize nigehban olan (haberdar olan-şf) Allah vardır.  Ve eğer saflarınızın arasında dolaşan birisi varsa, yukarılardan ona müsaade edilmişse o da kendisiyle alakalı her toplantıda bulunup toplantıyı şereflendirmek için bulunan, gönüllerimizin sultanı, gönüllerinizin sultanı insanlığın efendisi Hz. Muhammed vardır….onun için hoca da girse, devlet başkanı da girse, başbakan da girse; burada bizim kalplerimize saniyede yetmiş defa nazar eden  Allah var! Ve burada O’nun gözünün içine bakan, O’nun yüce cemalini seyreden Hz. Muhammed vardır…” ²

Bu konuşmada cami adı geçmez. İslam’da camiler ve mescitler ibadet mekânlarıdır. Ancak Fetullah özellikle bu mekânları söylemekten kaçınır. Bunların yerine, Meclis ve mabet kavramlarını kullanması bir rastlantı değil, bilinçli bir seçimdir. Sonraki yazılarımda ayrıntısını vereceğim ama mabet kavramının İslam dinine yabancı olduğunu özellikle belirteyim. Yahudilik ve Hıristiyanlık için çok önemli bir kavram olduğunu vurgulamakta yarar vardır. Çünkü bu iki din için mabet, maddi-manevi kutsal mekanlardır. Yahudiler için Süleyman Mabedi ve Hıristiyanlar için Kilise, dinlerinin direğidir. Oysa İslam’da bütün yeryüzü mabettir; ibadete uygundur. Fetullah’ın bu konuşmasında Meclisten amacı, Işık Evleri ve Fetullahçıların sohbet mekanlarıdır.

Peki, Allah şu halde hangi kürsüdedir ve Hz. Muhammed de hangi saflarda dolaşıp Allah’ın ulu cemalini seyrederek O’nun gözünün içine bakmaktadır?

Bu meclis ve mabetler camiler ya da mescitler olmadığına göre Allah, Fetullah’ın kürsüsüne oturmuştur. Peki, o kürsüde dinleyicilere vaaz eden kimdir? Allah Fetullah’ın üstüne oturmayacağına göre, yapacağı tek bir şey kalmaktadır: Kendi ilahlığını Fetullah’a kürsüde teslim etmek…  Allah sözcüğünü kullanmakla birlikte İslam’daki anlamını çekip sıyıran Fetullah, bu kutsal kavramın içine kendini yerleştirir, tıpkı kürsüye yerleştiği gibi. Ve kürsüdeki Allah Fetullah’ın ta kendisi olur. İşte bu, çoğu için gizli Allahlık iddiasıdır ama anlayabilenler için apaçık ben Allah’ım demektir.

Peki ya Hz. Muhammed’in o meclis veya mabede gelip Allah’ın gözünün içine bakmasına ne demeli? Çok mu kapalı bir ifade? Anlaşılmıyor mu? Kürsüdeki Allah Fetullah olunca, Hz. Muhammed de işte bu Fetullah’ın “cemaline ve  gözlerinin içine bakıp” nurcu dinleyicileri denetliyor. Kimin adına? Tabii ki kürsüde oturan Allah adına bu denetlemeyi yapıyor. Dikkatli ve sorgulayıcı bir okuma ile kürsüdeki Allah’ın Fetullah olduğu onun bu ifadelerinden kolaylıkla anlaşılır Müritlerin denetimi de Hz. Muhammed’e düşmektedir. Feto Peygambere bu görevi vermiş olmaktadır.  İslam’ın peygamberini kendi örgütlenmesinin müfettişi yapan Fetullah, müritlerini manevi olarak korkutmakta; korkularını yüce kavramlarla yönetmekte ve egemenliği hem Allah hem de Peygamber adına, tamamen eline almaktadır.

Bu durum, hafızadan başlayıp bilinç-altı yoldan zihne ve ruha egemen oluşunu; Allah ve Hz. Muhammed’in gücünü kendine aktararak vasıflı-vasıfsız çoğu kişiyi kendine ve örgütüne ram etmesini açıklar.

Peki, Fetö darbe girişiminin burada izleri yok mudur?

Yeterince vardır. Neden? Mutlak otoriteyi Allahlık; elçiliği ve denetimi peygamberlik iddiasından alan Fetullah’ın o meclis ve mabedinde “başbakan, bakan vs. girse de kalplerine saniyede yetmiş kez nazar eden Allah var” olduğu için, her türlü maddi ve manevi gücün üstünde olduğunu ilan etmektedir.  İşte onun Allah, peygamber ve her bir ulu varlık olduğuna sübliminal olarak şeksiz inanan haydut çetesi, Feto’dan başka hiçbir otoriteye, değere, ahlaksal ilkelere, vatana ve millete bağlılık göstermemiş; kendi ülkesini bombalamış; insanlarını katletmiştir. 15 Temmuz’daki yenilgisini sindiremediğinden PKK başta olmak üzere bütün terör örgütleriyle işbirliğini, uydurma dinlerinin gereği saymaktadır. Türk milletini, Atatürk’ün kurduğu erdem rejimi Cumhuriyeti ve Türk vatanını bölüp parçalamak üzere her fırsatta saldıran Fetö ve PKK için 15 Temmuz bir “ukde” olarak kalmıştır.

Feto’nun Allahlık ve Peygamberlik iddialarına ilişkin bir yığın kanıt getireceğiz. Ancak yazı daha fazla uzamaması için burada noktalayalım.

Yazı dizimizin devamını bekleyin.

¹   Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirk) dışında kalanları dilediği için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa, hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur. (4/Nîsa 48); Ve yüzünü hanif olarak dine çevir! Sakın müşriklerden olma! (10/Yûnus 105); Allah’ı bırakıp da sana fayda ve zarar vermeyecek olan varlıklara dua etme! Şayet böyle yaparsan hiç kuşkusuz, zalimlerden/müşriklerden olursun. (10/Yûnus 106); Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayan ve (şirkin her türlüsünü terk eden) hanifler olarak (bunları yapın). Kim de Allah’a şirk koşarsa gökten yere çakılan, havada kuşların kendisini (parça parça) kaptığı veya rüzgârın ıssız, uzak bir yere savurduğu kimse gibidir. (22/Hac 31)

² Görüntülü Vaazlar-1Hisar 1, Kutsilerin Takvası, dk. 10:40-12:00 (aktaran: Kendi Dilinden Fetö Örgütlü Bir Din İstismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara 2017, s. 14-15)

Etiketler

2 Yorum

  1. “…Fetullahçılık İslam üzerinden Fetullahçılık dinini uydururken bu dinin Allah’ı olarak Feto’yu belirler. Şu halde uydurma dinden uydurma Tanrı’ya giden sürece bakabiliriz:…”
    Fethullahçılık İslam üzerinden, Fethullahçılık dinini uygulayıp darbe yapacak konuma gelip getirilrken yine İslam üzerinden siyaset yapanların durumu nedir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı