Köşe Yazıları

İslamcılıktan cemaatçiliğe, cemaatçilikten siyasete: Bir tarih yanılgısının öyküsü

Hz. Muhammed’in sağlığından itibaren başlayan tartışmalar, vefatından sonra giderek artan hizipleşme ve siyasi çatışmalara dönüştü. Mezhepler bu çekişmelerin hukuki örgütlenme biçimidir. Başka bir deyişle, mezhepler zahiri örgütlenme, tarikatlar ise batini, yani ruhani örgütlenmedir. İslamcılık, dış yapısını mezheplerle, iç yapısını tarikatlarla oluşturmuştur. Cemaatler de İslamcılığın hem mezhep hem de tarikattan oluşan bu doğasını birleştirmiş mikro-din kantonlarıdır.

Dinler, özellikle son yüzyılımızda değişme ve gelişmenin çok hızlı seyretmesi nedeniyle, reforma ve yeniden yorumlanmaya muhtaçtır. Cemaat ve tarikatlar, dinin başarısız yenilenme girişimleridir. Bununla birlikte İslam’da yenilenme hareketleri, çeşitli İslamcılık akımları içinde görülmektedir. İçsel olarak İslam’ın manevi yanına, dışsal olarak hukukuna dayalı İslamcılık, bu iki dayanağın doku uyuşmazlığı nedeniyle reform ve yenilenmeye, ya eksik ya da yanlış bir yöntemle yaklaşmıştır. Modern çağın farklı ve çok yönlü ihtiyaçları karşısında, benim iki kategoriye ayırdığım reform ve yenilenmenin İslamcıların kafa karışıklığını göstermesi bakımından örneklendirilmesi gerekir.

ZAHİRİ REFORM VE YENİLENME

Selefi geleneğe bağlı Vahhabilik, zahiri reformun en dikkat çekici İslamcı akımıdır. İbn Teymiye (ö. 1328), öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziye (ö. 1350) ve Aşırı Hanbelî grupların (Gulat-ı Hanabile) katı zahiri dini yorumlarından etkilenen Muhammed b. Suud ve Muhammed b. Abdilvahhab, Vahhabiliğin liderlerindendir. Meşhur olan liderleri ikincisidir.

Muhammed b. Abdilvahhab, Deriye’de Muhammed b. Suud’un himayesine girer. Çünkü Uyeyne’de Osmanlı’yı temsil eden yerel aşiretler onu kendilerinden uzaklaştırmışlardır. Tamamen İbn Suud’un etkisine girer. Osmanlı’nın Vahhabi İslamcılığına olumlu yaklaşmadığını bu örnekten görüyoruz.

Muhammed b. Abdilvahhab’a göre Kuran ve sünnet, hiçbir yorum, tevil ya da içtihada başvurmaya gerek olmadan uygulanmalıdır. Tevhit, bidat ve “iyi emretmek, kötüden alıkoymak” kavramları etrafında katı ve saldırgan bir görüş ortaya atar. Her türlü İslam geleneği ve âdeti şirktir. Kabir, türbe ve Hz. Muhammed’den şefaat beklentisi, yine şirk sayılır. İslam’a sonradan sokulan ne olursa olsun, bunlara inananların her şeyleri helaldir; yani öldürülüp malları, ırzları müsadere edilebilir.

Bu zahiri çıkışları, siyasi olmakla birlikte İslam’da reforma olan ihtiyaç çanlarının çaldığını gösterir. Vahhabiler bu inançları doğrultusunda Osmanlı’ya başkaldırıp Hicaz’daki tüm türbeleri yıkarlar, katliam yapıp toplu ırza geçme, gasp, çapul ve yağma eylemlerini gerçekleştirirler. Hac yolunu kapatırlar, Sahabe kabirlerini yıkarlar. Şatafatlı olduğunu düşündükleri medrese, imaret ve hamamları yıkarlar.

Osmanlılar, katı İslamcılığı ve zahiri dinci yoruma dayalı Vahhabiliği ortadan kaldırmak için Mısır Valisi Kavalalı M. Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa komutasındaki ordu ile Mekke ve Medine’yi Vahhabilerden arındırır. Liderleri İstanbul’da idam edilir.[i]

Gazali (ö. 1111), İbn Salah (ö. 1245) ve İbn Teymiye’nin (ö. 1328) zahiri İslam yorumları, bugünkü Selefi-Vahhabi İslamcılığın doktriner yapısını yaratmıştır. Bu düşüncenin ortak noktası, felsefeyi ve filozofları küfürle suçlamalarıdır. Abdülvahhab dört Sünni mezhepten biri olan Hanbelîliği katı bir şekilde savunuyordu ve 14. yüzyılın önde gelen Hanbelîlerinden İbn Teymiye ve İbn Kayyım el-Cevziye’nin siyasi teolojisini kullanıyordu.[ii] Siyasal ve teolojik nedenlerle filozofları dinsizlikle suçlamaları, zahiri reformun mantığını sergilediği gibi, felsefenin İslam dünyasında bugüne kadar meşruiyet kazanamamasında çok büyük etkide bulunmuştur. Yeri gelmişken işaret edeyim; felsefe karşıtlığı, dini reformun içsel boyutunu oluşturan tarikatlar ve cemaatlerde de aynı şekilde ve aynı vurguyla mevcuttur. Dinsizlikle suçlama, ortaçağ Hıristiyan ve İslam dünyasında bir tartışma ve hasmını yenmek ya da susturmak açısından etkili bir hitabet yöntemidir.

Vahhabilik ve Selefilik, radikal çıkışları ve keskin sloganlarıyla dikkat çeker ama sonunda İslam’ı kültürsüzleştirerek Batı’yı taklit eder.[iii]

Tevhit adına, şirk denilerek, Müslümanların mazisi, manevi ve kutsi değerlerini haiz tarihi eserlerinin yerine modern-seküler; modernist, dindışı bir yaşama uygun gelen, dini ve manevi hiçbir şeyi hatırlatmayan kent yapılanması ikame edilmiştir. Türkiye’de 80’li yıllarda, dindar gençlik kesiminde oldukça revaçta olan Radikal İslamcı, Radikal Selefi akımların, 90’lı yıllarda Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ve ideolojilerin tükenmesinin ardından nasıl liberal-seküler, dindışı bir anlayışa dönüştüğü görülmüştür. Radikal İslamcı-Selefilerin büyük oranda daha önce şeytani düzen, Tağuti düzen dedikleri modern sisteme teslim oldukları görülmüştür. 80’li yıllarda Tevhidilik, Cahiliye’den arınma, Kurani İslam’a dönmek adına geleneğe, manevi değerlere karşı verilen mücadele, sekülerizme teslimiyetin başlangıcı olmuştur. Türkiye’de selefi düşünce ve Müslüman Kardeşler (Ihvan-ı Müslimin) kaynaklı 80’li yıllardaki Radikal İslamcı akım, trajik bir tecrübe olmuştur.[iv]

İslam modernizminin temelde medeniyete saldırmayan entelektüel bir hareket olduğunu; ancak medeniyetin de arzu edilen yenilenmenin bir unsuru olduğunu savunarak modernistlerin İslam’ın arkaik bir doktrine geri döndürülmesinden ziyade İslam’ın köklerine zarar vermeyecek rasyonel Avrupa biliminin keşifleriyle İslam’ı zenginleştirip modern dünyada onun yaşama şansını artırmayı denediklerini ileri sürenler de vardır.[v] Ancak İslam modernizmi, ne Avrupalı yenilenmeyi başarabilmiş ne de İslam’ın köklerine zarar verici neo-oryantalist tutumundan sıyrılabilmiştir. İslam düşüncesi tarihi, Tibi’nin bu iyimser yorumunu doğrulamamaktadır.

Radikal İslamcı ve selefi akım olarak Vahhabilik, Kuran’a ve sünnete dönmek gerektiğini savunurken, Modern yaşamı tüm imkânlarıyla benimseyen, manevi hiçbir derinliğe yer vermeyen anakronik bir görüşün ifadesidir. Hukukun ahlaka, fıkhın maneviyata tercih edilerek İslam’da ihya ve yenileşme gerçekleştirmeye teşebbüs eden bu Selefi-radikal İslamcı anlayış, bugün Suudi Arabistan’ın, hem içsel hem de dışsal anlamda neo-oryantalist görüşünü doğurmuştur.

Zahiri reform ve yenilenme girişimi, modernizme teslim olmuş bir fıkıh İslamcılığının başarısızlığı ile sonuçlanmıştır doğal olarak. Arabistan’da sonuç vermeyen ve başarısızlığa mahkûm olan şeriatçı-radikal Selefi İslamcılık, laik, sosyal ve bir hukuk devleti felsefesine dayalı Atatürk Cumhuriyeti’nde başarılı olamaz.

BÂTINİ(İÇSEL) REFORM VE YENİLENME

Hukuki ya da fıkhi düzenlemelerden farklı olarak Bâtıni ya da içsel reform, başka bir deyişle manevi reform, İslamcılığın tarikat ve cemaat kollarının giriştiği bir reform ve yenileşme hareketidir. Esasen her tarikat ve cemaat, dinde reformu doğrudan yapmak yerine, üstü örtülü ve dolaylı yollardan yapmayı tercih eder. Ancak dış dünyayla sembolik ve sırlı iletişim dili kullandıklarından, çoğu zaman bu girişimin bir reformu ve değişim ihtiyacının yansıması olduğu fark edilmez.

Sırlı, dolambaçlı ve efsunlu dil, her tarikat ve cemaatin kendine özgü özel dilidir; iç iletişimi bu dille sağlarlar. Dışarıya karşı kullandıkları dil, herkesin anlayacağı tarzdadır. Ancak mensuplarının anlayabileceği sırlı ve sembolik dil, içlerinde ve dışlarındaki dünyayı remizlerle temsil eder.

Birkaç örnek vermek konunun anlaşılması bakımından yararlı olur.

Mevlana, anlaşılmazlığı ilahi bir dilin doğası olarak görür. Anlaşılmaz bir dil kullanmak, dile ve içeriğine kutsallık kazandırır. Oysa Antik Yunan filozoflarından Herakleitos, anlaşılmaz dil kullanırken bunun salt dilin yapısı ya da sırlı oluşundan değil, felsefi içeriğinin ağırlığından kaynaklandığını biliyordu.

Kuran’da Hızır’ın bir çocuğu boğazladığı anlatılır.[vi] Mevlana, o çocuğun boğazını kesmesindeki sırrı halkın avam kısmı anlayamaz, diyerek avam-havas ayrımını epistemolojik değil, etik temelde birbirinden ayırır. Anlayamamak eğer, kutsallığa daha çok saygı duymak ise avam, tam aksine havasa göre daha dindar olmalıdır. Diğer yandan, eğer havas bu ilahi sırrı avamdan daha iyi anlıyorsa, bu kez havas avamdan daha dindar demektir. İkinci durum, havası, avamdan hem zekâ hem de dindarlık bakımından şanssız kabul eder. Mevlana ikinci seçeneği vurgulamaktadır. Bu görüş açıkça kendi içinde çelişkilidir. “Din işinin künhünü anlamaya imkân yoktur. Ona ancak hayran olunur,”[vii] derken, aynı şeyi kasteder. Dini anlamamak, sadece ona hayranlık duymak, bilgiye, akla ve tercihe gerek bırakmayan bir dindarlık tanımı yapmaktır.

Din dili sırlı ve gizemli olunca, anlaşılmama derecesi yükseldikçe “gerçek dindarlık” o derece mümkün olur. Tarikat ve cemaat liderleri bu iddiayı yüzyıllardır savunmakta; insanları zekâ ve anlayışlarından kuşkuya düşürerek söyledikleri ve yaptıkları her şeye düşünmeden inanmalarını sağlamaktadırlar. FETÖ ülkemizde bunun ne ilk ne de son örneğidir.

Fethullah Gülen’in liderliğini yaptığı Fethullahçı terör örgütü, Sadi-i Nursi’nin (ö. 1960) başını çektiği Nurculuk hareketinin en büyük koludur. Mezhep, meşrep ve tarikat bakımından aynı geleneğin temsilcileridir. FETÖ, aynı remizli dili kullanmaktadır. Modern teknolojiye paralel olarak bu sırlı din dilini örgütsel iletişim için geliştirmiştir. FETÖ, Said-i Nursi liderliğindeki Nurcu tarikatın cemaatleşmiş biçimidir.

15 Temmuz 2016 tarihine kadar acımasız bir terör örgütü olduğu fark edilmeyen Fethullahçı terörist cemaatin lideri Gülen, kitaplarında Said-i Nursi’yi andığı her yerde “üstat” veya “Bediüzzaman” olarak söz etmektedir. Ona göre Said-i Nursi, “çağın bir numaralı ismidir”.[viii] Risale-i Nurlar için de, “Bu eserler Kuran’ın malıdır,” demektedir.[ix]

Nursi de Mevlana gibi din dilini sırlı ve anlaşılmazlık kutsallığına büründürür ki tarikatına bağlanacak olanları peşinen akıllarını kullanmaktan alıkoyar. Ona göre “Risale-i Nurları okuyan bir kimse hiç anlamasa bile, değil mi ki, Risale-i Nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır, öyleyse, bu zamanın bir âlimidir.”[x]

Nursi, yazdığı eserleri okuyup da anlamadığımız zaman, âlim bile olacağımızı söylemektedir. Bir başka kitabında şöyle der: “Risale-i Nur bir elektriğe benzer. Son derece yüksek ve derin bir ilimdir o. Öyleyken ne tahsile ne ders çalışmaya hacet kalmadan, zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir. Ondaki derin bilgileri alabilir.”[xi]

Nursi, İslam’da reformu Nur tarikatı yoluyla yapmayı hedeflemiştir. Kuran yerine Risale-i Nurlarını, Hz. Muhammed yerine hatta Tanrı yerine kendini koyarak bu reformu, İslam dinini tümüyle ortadan kaldırarak gerçekleştirmeye yönelik bir hareket başlatmıştır. Bu hareket, yeni oryantalist bir akım olarak reformda Vahhabiliğin uğradığı başarısızlığı tekrarlamıştır.

Önde gelen Nurculardan Şerif Mardin, Nurculuğun modern bir ıslahat hareketi olduğunu vurgular:

“Said Nursi, zamanımızda Müslümanlar için uygun düşen tavrın ilkelerini Kuran’dan çıkaran bir İslam bilimleri uzmanı olarak görülebilir.

Said Nursi’nin mesajının modernleşme akımlarından birini oluşturduğu söylenebilir. … Geleneksel İslam bağnazlığının hantallığını yok etmiş ve modern Avrupa düşüncesinde görüldüğü biçimiyle doğanın yasalarını kavramaya yönelik bir akım başlatmıştır.”[xii]

Şerif Mardin bilimsel bir tespitten ziyade, Nurculuk tarikatının bir mensubu gibi tarafgir bir tutum takınmaktadır. Said-i Nursi liderliğindeki Nurculuk, bağnazlığı yok etmek bir yana, onlarca kolu arasında iktidar ve çıkar kavgalarına sahne olan, neo-oryantalist bir gelenek başlatmıştır. FETÖ cemaati, Nurculuğun çağdaş Cumhuriyet değerlerine karşı karanlık bir terör olarak, en büyük koludur. Nurculuk, FETÖ kolu ile sade Türk dindarlığını karanlık bir terörist dincilik tehdidi altına sokmuştur. Mardin, harcıâlem tarafgir övgülerle yanılmakla kalmayıp tarihsel gerçeklere ve akademik teamüllere de açıkça ters düşmektedir.

Genel olarak İslamcılık ve İslamcılar, verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi, içinden çıkmakta zorlandıkları kafa karışıklığı ve mutlakçılık döngüsüne kapılmış durumdadırlar.

İSLAMCILIKTA KAFA KARIŞIKLIĞI VE MUTLAKÇILIK

Alman filozof Hegel, mutlak tinselcilik ve sınırsız coşkuyu, Muhammedanizm diye tabir ettiği İslam dininin tümüne nispet ediyordu. Bence tinsel mutlakçılık ve buradan doğan kafa karışıklığı, sadece İslamcılara mahsus bir durumu betimlemektedir.

Fanatizm, birbirini gerektiren bu iki durumun doğal sonucu olarak doğmaktadır. Fanatizmin yayılma nedenlerinden biri, halk arasında batıl inançların tutunmasıdır; bu ölümcül hastalığı tedavi etmenin en iyi yolu da, daha çok sayıda insanın aklını kullanmasını sağlamaktır. Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizm olduysa, İslam’ın hastalığı da entegrizmdir.[xiii]

Her üç fanatizm türü, mutlakçılığın her din için geçerli olabileceğini göstermektedir. Özellikle nassların  (Allah’ın ve Peygamber’in sözleri) yorumlanması, kafa karışıklığını ve mutlakçılığı besleyen unsurlardandır. Nasslarla onların yorumları arasındaki mesafe, tarih boyunca açılmış; kafa karışıklığı ve mutlakçı tavır da buna paralel olarak artmıştır. Bir dine ait nassın yorumu bazen öteki dinin nassları için geçerli olabilmiş hatta nassların yerine geçecek ölçüde kemikleşmiş bir inanç sorunu haline gelmiştir.

İsrailiyat’tan İslam düşüncesi ve edebiyatına sirayet eden bazı yorumlar, İslam’da adeta tartışılması mümkün olmayan nasslara dönüşmüştür. Sinagog, İbranicede Bet Ha-Knesset (halkın bir araya geldiği yer), Bet Ha-Midras (öğrenim evi), Bet Ha-Tefila (dua evi) anlamlarına gelir.

İlk Yahudi teolog kabul edilen İskenderiyeli Philon, 1. yüzyılda sinagogu bir mabetten ziyade içinde öğretim yapılan bir mektep gibi tanıtır.

Sinagoglarda resim ve heykel bulundurmak yasaktır. Bu yasak On Emir’de Tanrı’nın Musa’ya “kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yeraltındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın,” (Çıkış 20:4) demesine dayandırılır.[xiv]

İslam’da resim ve heykel yapmayı yasak olarak görenler aynı mantığa sahiptir. Hz. Muhammed put yapmayı yasaklamıştır. Nasıl Yahudiler bu emirden resim ve heykel yapmanın yasaklandığını anlamışlarsa Müslümanlar da öyle anlamışlardır. Uydurma ve birbiriyle çelişkili hadislerde kendilerini desteklemeye çalışmışlardır. Burada yasaklanan, tapınma amaçlı put yapmaktır. Oysa Kuran, Hz. Süleyman’ın yaptırmış olduğu resim ve heykellerden övgüyle bahseder. (Sebe Suresi, 13. ayet). Tanrı mutlak olarak resim yapmayı yasaklasaydı bunu herkese yasaklardı.[xv]

Nasslar resim ve heykeli, dolayısıyla sanatı ve estetiği yasaklamamış olmasına rağmen yorumlar mutlakçı bir yasaklamaya gitmiş, bilimde olduğu gibi sanat alanında da Müslümanların kafası karışmıştır. Kutsal kitabın kapsam alanı ve yaptırım gücünün ötesine geçerek yorumlar öne çıkmış, bu kez Kutsal Kitap, yani Kuran sıradanlaşmıştır. İslamcılık Kuran’ı sıradanlaştırmıştır.

Kutsal kitap, kültürel olarak yayılıp tarihselliğin içine girmekte ve aşkınlığından uzaklaşmaktadır. Tarihselleşen metin, ideolojik manevralarla yeniden üretilmektedir. Tarih, sabit metni yeniden üretmenin aracı olmaktadır. Kutsal yazılara tarihsel, sosyolojik ve antropolojik bakış açısıyla bakmak geleneksel teolojik aklın yarattığı kutsallaştırıcı ve aşkınlaştırıcı yapılanmaları sarsmak anlamına gelecektir.[xvi]

Kuran’ın tarihsel süreç içinde sıradanlaşması ve kültürel olarak yayılıp tarihselliğin içine girmesi, dinde manevi ve ahlaki derinliğin yerini gittikçe çoğalan, çeşitlenen ve kutsallaşan sembollerin almasına yol açmıştır. İslamcılar bu sembollerle dini modern sloganlar haline getirmişlerdir.

Bununla beraber, Montgomery Watt’a bakılırsa dini konularda sembolik dil büsbütün tasvir edici değil, daha çok telkin edici, çağrıştırıcıdır. Çünkü gerçeklik, sembolik kalıptan daha fazla bir şeydir. Duyguların sembolize edilen şeyden sembole yönelmesi, üzerinde durulması gereken psikolojik bir olaydır ama bu, sembolün sembolize edilen gerçeklikle olan ilişkini etkilemez.[xvii]

Takke, tespih, türban, sakal, sarık ve benzeri birçok sembol, sembolize ettiği ahlaki ve manevi erdemlerden çok, duygulara daha çekici gelmektedir ve semboller zamanla mutlakçı söylemin gerekçelerini oluşturmaktadır.

İslam’ın tek hakikat olduğu, tüm ilimlerin kaynağının Kuran olduğu, İslam’ın dışında hiçbir sistemin hak ve hakikat kaynağı olmadığı[xviii] gibi mutlakçı söylemler ve büyük anlatılar, İslamcılığı modern ve aynı zamanda postmodern bir akım yapmaktadır.

İslamcı siyasetin liderlerinden Erbakan, siyasi hayatı boyunca dini sembolleri sürekli kullanmıştır. Örnek verdiğimiz mutlak ve büyük anlatıları, bu sembollerle telkin etmiş; semboller de bu büyük anlatıları çağrıştırır olmuştur. Mutlakçı bir kafa karışıklığı söz konusudur.

İslamcılar, İslam felsefe ve düşüncesinin Türk filozofu Farabi adıyla anılan Farabicilik Çağı’nın birikimini referans göstermekle birlikte, İslam medeniyetini yeniden ihya etmek için herhangi bir proje sunmazlar. Örneğin Erbakan, Müslümanların coğrafyadan mantığa, matematiğe, özetle tüm bilim ve düşünce alanlarındaki başarılarını sayıp döker hatta Mutezili yöneticiler oldukları için eleştirilen Halife Me’mun dönemini överek anlatır.

Müslümanların bu ilimleri Yunanlardan ve Mısırlılardan aldıkları tezini reddediyor ama nereden aldıklarını söylemiyor. Buna karşın bu ilimlerin Müslümanlara intikal etmeden önce ilim olmadığını, “insanlığın ilmi, Müslümanların eline geçmiş ve ilim, asıl ilim olmaya başlamıştır,”[xix] demektedir.

“İnsanlığın ilmi” gibi belli-belirsiz bir mutlakçılık ve bu iddianın neden olduğu kafa karışıklığı bu örnekte de görülmektedir.

Said-i Nursi de aynı çıkmaz içindedir. Pozitif bilimler konusundaki düşünceleri çelişkilerle doludur. Bir yanda, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” düşüncesini anımsatırcasına, “… Elbette nev-i beşer, ahir vakitte ulum (ilimler) ve fünuna (fenlere) dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir,” der; bir başka yerde ise, artık “doğal olguların doğal nedenlerle açıklanması gerektiğine inanmadığını ve nedenlerle birlikte sonuçların da Allah’ın doğrudan, dolayımsız ürünü olduğu görüşünü savunduğunu” öğrenmekteyiz.[xx]

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş aşamasında, daha çok Türkçü kanatta yer alan Ziya Gökalp (ö. 1924), İslamcı akıma yabancı değildi. Hatta bazı fikirleri onun İslamcı kanatta olduğu izlenimini güçlendirecek nitelikte ve yoğunluktaydı. O, salt İslamcılar gibi Garp ile İslam arasında değil, zaman zaman Türkçülük, Garpçılık ve İslamcılık arasında mütereddit düşünce içinde idi. Bazen mutlakçı olması, İslamcılar gibi kafa karışıklığı yaşaması, İslamcılığa yakın olduğu zamanlarda tanık olunan bir olgudur.[xxi]

Mehmet Emin Erişirgil (ö. 1965), Ziya Gökalp’in intihar girişimini ve bunun nedenini onun dilinden aktarır:

“O sıralarda Dr. Abdullah Cevdet Diyarbakır’a geldi; bir gün bana Atheisme adlı bir kitap verdi. Onu okuyunca büsbütün sarsıldım. Kalbimdeki bütün inançlarımın artık boşaldığını hissediyordum. Yine uykusuz kaldığım bir günde bir arkadaşımın verdiği silahı çektim, kurşun alnımın kemiğine saplandı.”[xxii]

Peyami Safa’ya göre, milliyetçi ve telifçi olmak üzere iki Ziya Gökalp vardır. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı kitabında telifçi olduğunu vurgular ve üç kıble gösterir: Turan, Mekke, Avrupa. Gökalp bu kitabında, öteki eserlerinde reddettiği bütün fikirleri kabul ediyor görünmektedir. Hilafetçidir, Garpçıdır ve Türkçüdür.[xxiii]

İslamcı mutlakçılık ve kafa karışıklığı, İslam dünyasındaki bütün İslamcı akımlarda farklı düzeylerde ama ortak ideale göre benimsenmiş ideolojik ütopyacılıktan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de Ziya Gökalp gibi geçiş filozoflarındaki anakronizmin (tarih yanılgısı) benzeri Arap dünyasındaki İslamcı akımlar ve düşünürlerde de vardır.

İhvan-ı Müslimin hareketi gerçek bir ütopya idi. İlk aşamada İhvan, Mısır halkının büyük bir bölümüne ahlaki, sosyal ve politik konularda egemen bir süreçteydi. Saldırgan bir sosyo-dini hareket olarak ortaya çıktı. Tüm bunları en karşıt politik şartlarda gerçekleştirdi. Çünkü egemenlik “kritik olarak ideolojik baskınlığı” içerir. İhvan, iki geniş toplumsal sınıfı asimile etmekte başarısız oldu:  Seküler yerli sınıflar ve kurumsallaşmış ulema sınıfı.

Bu başarısızlık İhvan’ın rejim karşısında çok kötü bir şekilde politik zıtlaşmasını beraberinde getirdi. Halkın politik özlemlerini ustalıkla dile getirmede başarılı olmuşsa da[xxiv] bunu uygulanabilir politik bir sisteme dönüştüremedi.[xxv]

Oysa doğa bilimleri ve dini bilimler İslam düşünce tarihinde, bugün olduğu kadar birbirinden ayrı, çatışan ve çelişkili duruma düşmemiştir. Müslümanların kafası özellikle 15. yüzyıldan itibaren karışmaya, karıştıkça da mutlakçılığa sürüklenmeye başlamıştır. Oysa 7. ile 15. yüzyıllar arasında, uzun bir dönemde Müslümanlar bilgi ve varlığı dini-dindışı gibi kategorilere ayırmamışlar, “ilim ilim bilmektir” prensibini benimsemişlerdir. Erbakan’ın, Müslümanların ilim ve fenni nereden aldıklarını söylemekten çekinmesi, İslamcılığın ilmi bile ötekileştirdiğine iyi bir örnek teşkil eder. Eğer, “İlim Çin’de de olsa, gidip alınız,” doğruysa, Müslümanların kendilerinden önce ilmi kimlerden aldıklarını söylemenin İslam’a değil, İslamcılara zor geldiğini tespit etmek gerekir.

Bunun İslam medeniyeti tarihinde somut örnekleri vardır.

Müslüman tarihçiler Eski Mısır toplumunun çok kültürlü yapısına ve dini hoşgörüsüne çok ilgi duymuşlar; bir Yunan-Mısır tanrısı olan Agathodaimon’u Mısırlı bir bilge veya peygamber olarak kabul etmişlerdir hatta Hermes’in hocası olduğunu söylemişlerdir.[xxvi]

Said el-Suada tekkesinin şeyhi Sfenks’i sıradan bir pagan sembolü saydığı için yüzünü tahrip etmiştir. Bu olaydan kısa bir süre sonra, 1365 yılında Kıbrıs’ın Haçlı hükümdarı I. Pierre, İskenderiye’yi bir hafta boyunca yağmalamıştır. El-Minufi (ö. 1524) (el-feyza: 52a) bu yağmalama hadisesini Sfenks’e yapılan saygısızlığın cezası olarak yorumlamış ve okuyucularını anıtlara dokunmamaları konusunda uyarmıştır. Ona göre, bu konuda sahabe örnek alınmalıdır; zira onlar bu bölgeye gelmiş ve inançlarına rağmen anıtlara dokunmamışlardır.[xxvii]

İbn Nedim (ö. 990, el- Fihrist), Said el-Endelusi (ö. 1070, Tabakat) ve İbn Usaybia (ö. 1270, Tabakat) örneklerinde olduğu gibi Müslüman tarihçiler Mısır’ı ilim, irfan ülkesi olarak görür ve burayı bütün bilimlerin kaynağı sayarlar. Bu bilginler eski milletlerin bilimlerini övme konusunda, kökene ve inanca bakmaksızın evrensel davranmışlar ve bilimle uğraşanları, her milletin evrensel bir sürece katkıda bulunan kişiler olarak görmüşlerdir. Hangi bilim dalıyla ilgili olursa olsun, neredeyse bütün ortaçağ İslam kaynakları, önceki dönemlerde neler yapıldığına dair bir bölümle başlar ve böylece uzun, kesintisiz bir bilgi zinciri oluşturur. Müslüman tarihçilerin Eski Mısır kültürünü incelemesi kutsal metinleri doğrulamak gibi dar bir amaçtan çok, tüm insanlık tarihinin bir olduğu şeklindeki evrensel tarih anlayışının bir parçasıydı.[xxviii]

İslamcılık ve muhafazakârlık, İslami olmadığı gerekçesiyle bilim ve felsefeyi ve kaynaklarını dışlarken, Rönesans döneminin İslam tarihçileri kapsayıcı ve kucaklayıcı olmuşlardır. İslam tarihçileri bu evrensel yaklaşımla, İslam öğretileri ile Eski Mısır dini arasında ortak bir zemin bulmaya çalışmışlardır.

Felsefe ve bilime düşmanlık, Yahudilik ve Hıristiyanlık tarihinde de vardır, ancak bu yazıdaki konumuz bu değildir. Ancak şu noktayı vurgulamam lazım; Batı’daki bu düşmanlık, Ortaçağdan, özellikle 17. yüzyıldan sonra giderek zayıflamış, İslam dünyasındaki karşıtlık ve hatta düşmanlık İslam düşünce tarihi boyunca varlığını artırarak sürdürmüştür. Aradaki fark budur!

 

[i] Bkz. Ali Bilgenoğlu, Osmanlı Devletinde Arap Milliyetçili Cemiyetleri, ss. 48-52; Müfit Yüksel, Tevhit adına Teslimiyet, Tarih ve Düşünce Dergisi, İst. Mart 2002, Sayı: 26, ss. 28-35.

[ii] Bessam Tibi, Arap Milliyetçiliği, Çev. Taşkın Temiz, Yöneliş Y., İst. 1998, s. 113.

[iii] Müfit Yüksel, Tevhit adına Teslimiyet, ss. 28-35.

[iv] Müfit Yüksel, agm., Aynı yerler.

[v] Bkz. Bessam Tibi, Arap Milliyetçiliği, s. 115.

[vi] Bkz. Kuran-ı Kerim, 18 Kehf 60-82.

[vii] Bkz. Mevlana, Mesnevi, Çev. V. İzbudak, MEB Yayınları, İstanbul, 1990, I/18.

[viii] Bkz. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, 3. Baskı, Nil Yayınları, İzmir, 1996, C. 2, s. 200.

[ix] Bkz. M. Fethullah Gülen, age., C. 1, s. 211.

[x] Said-i Nursi, Nur Meyveleri, s. 66 (Aktaran: Alpaslan Işıklı, Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları, Kaynak Yayınları, 9. baskı, İstanbul, 2011).

[xi] Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 2 (Aktaran: Alpaslan Işıklı, Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları).

[xii] Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Çev. M. Çulhaoğlu, 2. baskı İletişim Yayınları, İstanbul, 1992, ss. 34, 43, 277-278.

[xiii] Abdelwahhab Meddeb, İslam’ın Hastalığı, Çev. Haldun Bayrı, Metis Yayınları, İstanbul, 2005, ss. 10-11.

[xiv] Bkz. Mehmet Bayrakdar, Üç Dinin Tarihi, Say Yayınları, İstanbul, 2016, s. 158.

[xv] Age., s. 158.

[xvi] Mohammed Arkoun, İslam Üzerine Düşünceler, Çev. Hakan Yücel, Metis Yayınları, İstanbul, 1999, ss. 47-49, 52.

[xvii] Bkz. Montgomery Watt, Günümüzde İslam ve Hıristiyanlık, Çev. Turan Koç, İz Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul, 2002, ss. 54, 61.

[xviii] Bkz. Necmettin Erbakan, Davam, ss. 39, 56, 57, 62 vd.

[xix] Bkz. Necmettin Erbakan, Davam, s. 62 vd.

[xx] Alpaslan Işıklı, Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları, s. 51.

[xxi] Geniş bilgi için bkz. Ziya Gökalp, Küçük Mecmua (I-III), Çevriyazı: Şahin Filiz, Yeniden Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya, 2009.

[xxii] M. Emin Erişirgil, Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp, Remzi Kitabevi, 2. basım, İstanbul, 1984, s. 38 (Aktaran: A. Bedir, Oryantalizmin Entelektüellerimizdeki Etkileri, Marife-Oryantalizm, Yıl: 2, Sayı: 3, Kış 2002, ss. 189-218).

[xxiii] A. Bedir, Oryantalizmin Entelektüellerimizdeki Etkileri, ss. 189-218.

[xxiv] İhvan’ın ideologlarından Seyyit Kutup (ö. 1965) İslam’ın sosyal adalet kuramında, 1. Mutlak vicdan özgürlüğü, 2. Tüm insanların tam eşitliği, 3. Toplumun sürekli karşılıklı sorumluluğu gibi ilkeler ileri sürmesine rağmen, Fi Zılai’l-Kuran adlı tefsirinde kendince tanımladığı Müslümanlığın dışına çıkan herkesi kâfir ilan eder. Bkz. I. M. İbrahim Abu-Rabi, ss. 114-115.

[xxv] I. M. Ibrahim Abu-Rabi, Intellectual Origins of Islamic Resurgence in the Modern Arab World, s. 87.

[xxvi] Okasha El-Daly, Kayıp Binyıl: İslam Dünyasında Hiyeroglifler ve Eski Mısır, Çev. Ünran Küçükismailoğlu, İthaki Yayınları, İstanbul, 2013, s. 111.

[xxvii] Okasha El-Daly, age., aynı yer.

[xxviii] Okasha El-Daly, age., ss. 133, 163, 165.

5 Yorum

  1. Sayın Filiz,
    “Dinler, özellikle son yüzyılımızda değişme ve gelişmenin çok hızlı seyretmesi nedeniyle, reforma ve yeniden yorumlanmaya muhtaçtır.” demek, ne anlama geliyor? Müslümanlık üzerinden düşünürsek Allah kullarına söylemek istediklerini tam anlatamadı, bunu başaramadı demek değil mi? Bir tanrı böyle olabilir mi? Bunu nasıl söyleyebiliyorsunuz? Bir tanrı nasıl geleceği göremez? Allah yetersiz kaldı, onu insanlar mı tamamlasın? Gerçekte belki bilerek, belki de bilmeyerek, dinler palavra, bir tanrı varsa da, o dinlerde anlatılan değil demişsiniz. Kuran’da Ahzap suresi neyi anlatıyor? Siz orada yazılanlara katılıyor musunuz? Veya Tevrat’ta yaratılış 19. bölümde 30’dan 38. ayete kadar olan bölümlere?
    30 Lut Soar’da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa
    yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı.

    31 Büyük kızı küçüğüne, ‹‹Babamız yaşlı›› dedi, ‹‹Dünya geleneklerine uygun
    biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok.

    32 Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.››

    33 O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp
    kalktığının farkında değildi.

    34 Ertesi gün büyük kız küçüğüne, ‹‹Dün gece babamla yattım›› dedi, ‹‹Bu gece de
    ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat.››

    35 O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp
    kalktığının farkında değildi.

    36 Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar.

    37 Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. Moav bugünkü
    Moavlılar’ın atasıdır.

    38 Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. O da bugünkü
    Ammonlular’ın atasıdır.

    Ahzap suresi yeniden yorumlansa nasıl olur?

    Kuran’da Allah’ın!!! faiz hakkındaki hükümlerinin değiştirilmesi gibi mi? (Güncel yorum)

    Ben sıradan bir yurttaşım. Sizin gibi birisinin gerçekleri ve doğruları görememesi olanaksızdır. Ya da küçük yaşlarda kafanıza kazınan “sonsuza kadar cehennemde yanma” korkutması nedeniyle doğru düşünemiyorsunuz/GÖREMİYORSUNUZ. Kimseyi yanlış yönlendirmek istemem. İnsanlar önce Kuran’ı, sonra Tevrat’ı ve İncil’i okusunlar. GERÇEKLER ÖYLESİNE BELİRGİN Kİ…

    Dinlerle ilgili tarihi süreçleri yazacaksanız, lütfen dinlerin insanlara ne büyük zararlar verdiğini ve vermeyi sürdürdüğünü yazın. Yaşar Nuri gibi ülkeye kötülük etmeyin. Sayın Filiz kötülük ediyorsunuz. Sizin gibi bir profesör olan İlhan Arsel bizlere yalan mı söyledi? Ya Turan Dursun, Arif Tekin, Erdoğan Aydın, Muazzez İlmiye Çığ, Ömer Hayyam, Jean Meslier… Eğer öyleyse bunları yazın. Ya da lütfen artık yazmayın

  2. “Müslümanların kafası özellikle 15. yüzyıldan itibaren karışmaya, karıştıkça da mutlakçılığa sürüklenmeye başlamıştır. Oysa 7. ile 15. yüzyıllar arasında, uzun bir dönemde Müslümanlar bilgi ve varlığı dini-dindışı gibi kategorilere ayırmamışlar, “ilim ilim bilmektir” prensibini benimsemişlerdir.” demişsiniz.
    Bunun nedeni tanrı tarafından verildiğine inanılan bilgi (ilim ve hikmet) ile insanların bulduğu bilgi arasında (bilim) çelişkiler çıkmasındandır. Tanrı tarafından verilmiş bilgiye göre (ilim ve hikmet), insan evrenin merkezinde yer alan bir dünyada yaşar; yıldızlar, felekler, herşey insanın ve dünyanın etrafında dönerdi. 15. yüzyıldan sonra yapılan bilimsel keşiflerle bunun böyle olmadığı anlaşılmıştır. Güneş dünyanın etrafında dönmez, dünya güneşin etrafında döner diye bilimsel teoriler ortaya atılmıştır. Orta Doğu dinleri (Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık) için bilim bir tehdit olmaya başlamıştır.
    Antik Mısır, Sümer, Babil, İsrailoğulları, Arab uygarlığı yüzlerce yıldır yöneticilerinin bile tanrı tarafından atandığına inanmışlardır. Benzer şekilde tanrı da seçilmişlere (elitler) ilim vermiştir. Ama bir takım insanların araştırma, gözlem ve akıl yürütme yoluyla elde ettikleri bilgiler (bilim), tanrı tarafından verildiğine inanılan bilgi (ilim) ile çelişmeye başlamıştır. Bu da 3 tane Orta Doğu dinini derinden rahatsız etmiştir.
    Hıristiyan din adamları bilim insanlarına işkenceler etmişler, onları yakıp öldürmüşlerdir. Bruno, Roma meydanında cayır cayır yakılmıştır. Çünkü tanrıdan geldiğine inanılan ve hakikatin bilgisi denilen şeyin doğru olmadığını iddia etmiştir Bruno. Hıristiyan Avrupa laiklik ve sekülerlik yoluyla bu soruna çözüm getirmiştir. Din adamları sınıfının elindeki “tanrı adına insanları yönetme hakkını” alıp yönetme hakkını insanlara vermiştir. Bundan sonra da bilim çok daha hızlı gelişmiştir.
    Yahudiler ne yapmıştır? İsrail genetik, yazılım ve robotik konularında çok ileriye gidebilmiştir. İsrailli teknoloji şirketleri, Amerika’daki Yahudi sermayesini de arkalarına alarak bilim ve teknolojinin en ilerisini yapabilmektedirler. Yani Yahudiler de bu soruna kendilerince bir çözüm bulmuşlardır.
    Sorunu çözemeyen sadece İslam dünyasıdır. Verildiğine inanılan bilgi ile insan tarafından bulunan bilgi arasındaki çelişki bir türlü çözüme kavuşturulamamıştır. Atatürk’ün getirdiği laiklik ilkesi ve başlattığı büyük Rönesans hareketi bu sorunu çözmeye yönelik bir adımdır aslında.
    Öte yandan, uygarlık tarihi açısından olaya bakınca, Arab uygarlığının milattan sonra 1200 yıllarında çökmesi ile Türklerin savaş gücü sayesinde ayakta kalabilmiş bir İslam dünyası görüyoruz. Çöküp gitmiş Arab uygarlığı yeniden diriltilebilir mi? Daha genel bir soru: çökmüş bir uygarlık yeniden dirilir mi? Mayalar, Aztekler, Babiller, Antik Mısır… Bunlar bir gün gelir tekrar diriltilebilir mi?
    Türkler kendine sormalıdır: Ölmüş Arab uygarlığını diriltmeye çalışmak mantıklı mı? Bunun için çabalamak boşuna değil mi?
    Türklerin yolu, ölmüş bir uygarlıktan medet ummak değil, çağdaş uygarlık hangisiyse onunla kendi birikiminin bir sentezini yapmaktır.

  3. Ilker bey, muthis bir veryansin olmus..Ayni seyleri soyleyip tartisarak nasil bir basari bekleniyor hala..Aslinda yol cok uzun ve cetin ama bu islerden simdiye kadar ekmek yiyenler engel olmaya devam eder, grubu ve tarafi ne olursa olsun..Dogru yol bitaraflarin cizecegi daha kapsayici bir yol aslinda…Herkesin birbiriyle aslinda kardes oldugunu anlatan bir yol…Gercekten yoruldu bu halk bu ulke….

  4. İlker Bey elinize sağlık, keşke, burada daha fazla yazabilseniz,
    “Yeni şeyler söylemek lazım, yeni yaklaşımlar geliştirmek lazım, herkesi kapsamak, itici olmamak lazım.”
    Buna çok katılıyorum, ayrı düştüğümüz hususları saklı tutmak kaydıyla ortak bir akılda buluşabilmemiz lazım, burayı da okudukça benim umudum azalmaya başladı. Gördüğüm kadarıyla öyle lüks düşünceler içindeyiz ki….

  5. Selam,

    Kasım Süleymani öldürüldüğünde, verilen tepkiler üzerinden, milletimizin genel durumuna baktım, açıkça söylemek gerekirse, korktum. Çok ilginçti, Doğu Perinçek şehit ilan etti, Cübbeli ağzına geleni söyledi, bir grup cemaat İrancılık üzerinden yürüdü, oyuna gelmeyin dedi, bir grup sol katildi öldü İran’a özgürlük molla rejimi devrilsin, bir grup sol ABD bölgesel sunni şii savaşı çıkarmaya nükleer tesislerini vurma ortamı yaratmaya çalışıyor dedi.

    Ben de son gruptandım, ilave de edeyim, herşeyi bir tarafa bırakırsanız tüm objektifliğimizle, emperyal güçler, neredeyse yüzyıldır, dünyanın en büyük enerji kaynaklarına sahip bütün müslüman ülkeleri birbirine düşman ederek, sürekli öldürerek, birbirlerini öldürterek, sömürüyor. Tüm Atlantik cephesi, Rusya ve Çin de dahil, herkesin bu oyunda parmağı var. Bunu yapan bir medeniyet, ağırlıklı Batı Medeniyeti, Medeniyetler Çatışması diye bir tez bile tüm dünyada konuşuldu. Ve biz bunu sırf safımız belli olsun diye, ifade etmekten bile aciziz, hesapta antiemperyalistiz.

    Bir excel tablosu yapın, son 50 yılda savaşlarda, bölgesel çatışmalarda ölen, sakat kalan insanları, dinlerine göre listeleyin, ne göreceksiniz?

    Ortadoğu haritaları cetvelle çizilirken, Lawrence ve yetiştirmesi Gertrude Bell etnik yapıyı köy köy analiz ederken, Suudilere bir kral yaratılırken, Musul ve Kerkük’ümüz elimizden alınırken, dış siyaset üretmek yerine, din tartışmalarına garkolduk.

    Memleketin %99’u müslüman, 1923’ten 2020’ye geldiğimiz nokta ortada, hala aynı telden, aynı akoru basmaya devam ediyoruz.

    Yeni şeyler söylemek lazım, yeni yaklaşımlar geliştirmek lazım, herkesi kapsamak, itici olmamak lazım. Bu %99’luk ortaklığın, bu ulus devletin birlikteliğine bir payanda olmasını sağlayacak söylemler lazım. İran, Suriye, Mısır, Libya, Yemen, BAE, Irak gibi müslüman ülkelerle, din kardeşliği, komşuluk ilişkileri, bölgesel ortaklıklar üzerinden dış siyaset üretmek lazım.

    Suriye karıştı, hem Esad’a, hem ABD’ye, hem Rusya’ya, hem IŞİD’e, hem PYD’ye, birbirine karşı olan herkese karşı olduk. Yine emperyalistlerin dediği oldu, yüzbinlerce insan öldü, milyonlar göçe zorlandı, memleket Suriyeli akınına uğradı, ABD Deyvizor petrolüne, Rusya Haseke petrolüne çöktü, BOP Kürdistan’ının Suriye temeli atıldı. Hala da şehit veriyoruz. Suriye’de kaç müslüman öldü, şii+sünni, kaç hristiyan öldü.

    Geceler boyu uyum yasası çıkardik, dediklerini harfiyen yaptık, düne kadar SSCB paktında olanları aldılar, bizi AB’ye almadılar, niye, müslüman olduğumuz için, ülke olarak potansiyelimiz gereği sürekli baskılanmamız, güdük kalmamız, muhtaç olmamızın gerekliliğinden dolayı.

    Hazırlıksız gelişine bir defada yazıyorum, demem o ki, din Allahla kul arasındadır, İslamda ruhban sınıfı yoktur, devlette kendi hiyerarşisi ve kuralları dışında yapılaşmaya müsaade edilemez, devlet işleri akilla, bilimle, siyasetle yürütülür, bitti gitti.

    İslam İslamcı, din dinci, Kemalist Atatürkçü Ulusalcı, sunni şii, a cemaati b tarikatı, İkinci Cumhuriyetçi, Kuruluş Felsefeci, Atlantikçi Avrasyacı, Türk Kürt Çerkez Türkçü milliyetçi ülkücü, tartışıp duruyoruz. Yahu bunlar hepsi zenci, aynı dinden, aynı dilden, aynı ırktan dna bazında ha, insanları, siz Hutsisiniz, siz de Tutsisiniz diye birbirlerini öldürttüler, palalarla doğrattılar, din dil ırk nedir ki? Elin Çinlisi, Zencisi, Almanı, Fransızı, Meksikalısı binbir çeşit ırk, din toplanıyor elini göğsüne koyarak ABD Milli Marşını söylüyor, ama geri kalan bütün ülkeleri fikren aidiyet duygularinda paramparça yapmayı başarıyor ya, ne diyim.

    Milletin eğitim seviyesi, gelir seviyesi, günlük sosyal hayatı, tercihleri, doğruları kutsalları, etnik yapısı dini yapısı ortada. Halka inmek lazım, içine girmek lazim, içinden çıkmak lazım. Eğitimli üstten bakan, dışlayıcı, ayrılıkçı, kibirli ikinci sınif burjuvazi kendi içinde ayrıldığı binbir fraksiyonla tarihe gömülecek, yerini rantçı biatçı inanç sömürücüsü aynı zamanda da Ahmet Kaya dinleyen(?) burjuvaziye bırakacak, yakın tarih hikayesi galiplerin dilinden tekrar yazılacak bu gidişle az kaldı.

    Bu da bir veryansındır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı