Köşe Yazıları

İvan İlyin’i tanıyalım

1917’den 1991’e kadar ateizm Sovyet Rusya’da devlet ideolojisinin önemi bir parçasıydı. İstisnalar da oldu. Mesela 1943’te Stalin savaş koşullarında yurtsever cepheyi genişletmek için Ortodoks Rus Kilisesi’yle ittifak kurdu. Kremlin’de ağırladığı Metropolit Sergey’i arabasına kadar eşlik ederek uğurladı. Metropolit olmadan önce Sergey, muhtemelen Stalin’in yönlendirmesiyle, “Deklarasyon” denilen bir vatanseverlik bildirgesi yayımlamıştı. Huruşov’un Parti Genel Sekreteri olmasından (1953) sonra Rus Ortodoks Kilisesi iyice rahatladı. Fakat bu durum 1957’ye kadar sürdü. Stalin döneminde Yahudi cemaati üzerinden sızmaya çalışan ajanlar bu kez Çarlık döneminden kalma dinî ritüelleri kullanmaya başlamışlardı. Brejnev döneminde (1964-82) Kilise baskı altında tutuldu.

Atlantik sisteminin, özellikle Almanya ve ABD’nin tam bir sahtekârlıkla kedi-fare oyununa dönüştürdüğü Glasnost (açıklık/serbestiyet) döneminde Gorbaçev, Kilise’ye fazla yüz vermedi. Dindar biri de değildi zaten. İktidardan uzaklaştırıldıktan sonra inançlı bir Ortodoks olarak kendisini yenileyecekti.

Belovej Antlaşması’yla (Aralık 1991) Sovyetler Birliği’ni dağıtan Yeltsin, Çar ailesinin Yekatinburg’da gömülü kemiklerini topraktan çıkardı. Peter ve Paul Katedrali’nde düzenlenen görkemli bir dinî törenin ardından kemikler defnedildi (1998). Putin törene katılmadı. Tahttan feragat ederek Bolşevikler’in yolunu açan II. Nikolay’dan muhtemelen pek hoşlanmıyor, daha çok Çar III. Aleksandr ve Aleksandr Nevski gibi ülkenin sınırlarını genişleten kahraman hükümdarları beğeniyordu.

Çar ailesinin defin töreni ve Bolşevik hunharlığına ilişkin öyküler Rus Ortodoks Kilisesi için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Aslında ideolojik ortam önceden hazırlanmıştı. 1960’lardan itibaren, aralarında ünlü yazar Soljenitsin’in de bulunduğu muhalifler Ortodoks Hıristiyanlığı Rus milliyetçiliğinin merkezine yerleştirmişlerdi. Meşin kasketli, deri ceketli, sivri sakallı tanrı tanımaz Bolşeviklerin hatırası silinirken, bütün o unutulmuş hayaletler, ellerinde haçları, sırtlarında cüppeleri, buhurdanlıkları, ritüelleri ve perişan sakallarıyla geri geldiler. 1600’lerde Kilise Reformu’na karşı ayaklanan saf ve en gerici Ortodoks tarikat Raskolniki (Eski İnanlar) gibi gruplar bile (burada durup Dostoyevski’nin ünlü kahramanı Raskolnikov’u hatırlayalım!) modern Rusya’da yeniden hortladı. Bu örnekten hareketle, gericiliğin ya da geçmişe dönüşün, yeniden canlanan Ortaçağ kurumlarının sadece bize özgü olmadığını düşünelim.

Vladimir Putin, Rus Ortodoks Kilisesi’ni bağrına bastı. Önemli dinî günlerde tatil uygulamasını 1917’den sonra başlatan ilk Rus hükümdarı oldu. Rusya’nın her yerinde haç şeklinde yüzme havuzları inşa edildi. Hatta bir keresinde Putin, 2018 yılının Ocak ayında, İsa’nın vaftiz edildiği Epifani Günü’nde Moskova’daki Seliger Gölü’nün buzlu sularına girerek bizzat vaftizi canlandırdı.

Hıristiyan ideolojisini kendi siyasî iktidarını güçlendirmek, Büyük Ortodoks Rus İmparatorluğu’nu canlandırmak için kullanan Putin, daha geçenlerde “Lenin’in uydurduğu devlet yapısının Rus Devlet geleneğinin altını oyduğu”nu söyledi. (“İki sarhoş kiliseleri ahır yaptı” da diyebilirdi pekâlâ!) Fakat Stalin’e pek bir şey demedi. II. Dünya Savaşı’nın anıldığı “Zafer Günü”nde Kızıl Ordu’nun alay sancaklarının açılmasına da ses çıkarmadı. Ortodoks Hıristiyan sembolleriyle Sovyetler’in zaferini kutlayacak hâli yoktu. Ayrıca halkın Stalin’i hâlâ sevdiğini de biliyordu.

Bu arada Yeltsin, güftesi Molotov, Voroşilov, Mihalkova ve metin üzerinde kırmızı kalemle düzeltmeler yapan Stalin tarafından yazılan, bestesi ise Şostakoviç ve Prokofyev’in nezaretinde yapılan görkemli Sovyet Millî Marşı’nı da değiştirmişti. Fakat Rus halkı yeni marşı söylemek istemedi. Söyleyemiyorlardı. (Tıpkı bizim de Hüzzam makamında İstiklal Marşı’nı söyleyemediğimiz gibi.) Bunun üzerine Putin eski marşı yeni sözlerle geri getirdi. Yetmiş yaş civarında insanlar sanırım bu marşı içlerinden eski sözlerle söylüyorlar: “Büyük Sovyetler Birliği asırlarca yaşayacak / Kendini güvende hissetmektir bir halkın rüyası…”

Neyse, konuyu dağıtmayalım… Yazının sonuna geldim, hâlâ konuya giremedim.

Bu uzun gericileşme sürecinde çoktan unutulmuş bir şahsiyet yeniden keşfedildi: İvan İlyin.

Putin’in İvan İlyin’in görüşlerini Aleksandr Soljenitsin aracılığıyla benimsediğini, yazılarını Almanca aslından okuduğunu tahmin edebiliriz. Apokalipitik (kıyametçi) Ortodoks Hıristiyanlık mistisizmini savunan, yakından tanıdığımız Aleksandr Dugin’in de etkisi olmuştur mutlaka.

Neyse, fazla uzatmayalım… Putin, İvan İlyin’i keşfetti ve ona gönülden bağlandı.

İlyin’in yirmi üç cildi bulan yazıları, ölümünden (1954) on yıllar sonra Putin tarafından övüldü. İlyin’in görüşleri Rus entelijansiyası arasında bilinçli ve sistematik biçimde yayıldı. Putin, 2005’te İlyin’den kalanları Moskova’ya getirterek Donskoy Manastırı’na yerleştirdi. İlyin için yeniden defin töreni düzenlendi. Kabre konulacak mezar taşının parasını Putin kendi cebinden ödedi.

Putin, onun fikirlerini öylesine benimsedi ki 2017’de İlyin’in politik yazılarından oluşan bir derlemeyi iktidar partisinin bütün üyelerine ve üst düzey devlet görevlilerine dağıttı. Yine 2017’de, Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında, Rusya devlet televizyonu İlyin’i günümüzün “ahlakî otoritesi” olarak tanıtan bir film yayımladı.

İvan İlyin, 1922’de Bolşevikler tarafından ünlü “Filozoflar Gemisi”ne zorla bindirilerek, benzerleriyle birlikte Rusya’dan kovulmuştu. 1938’e kadar Berlin’deki Rus Bilim Enstitüsü’nde profesör unvanıyla çalıştı. Putin’den yıllar önce, Ekim Devrimi’nin “devletin yağmalanmasına dönüştüğü”nü söyledi. Komünizm’den nefret ediyor, Çarlık döneminin devlet kurumlarını övüyordu. Rus Ortodoks Kilisesi’nin öğretilerine tutkuyla bağlıydı. Rus liderlerin “yeniden büyük Rusya” idealini benimsemelerini istiyor ve Rus halkının bu hedefe ulaşmak için “Tanrı’ya inanmak” zorunda kalacağını ısrarla belirtiyordu. Ortodoks Hıristiyanlık inancı halkın gücünü artıracak ve kendisini aşmasını sağlayacaktı. İlyin, tarihte hiçbir halkın Ruslar kadar ağır bir yük altında ilerlemek zorunda kalmadığını öne sürüyordu: “Bizim çarmıhımız ağırdır!”

İlyin, Almanya’nın bolşevikleşmesini önlediği için Nazizm’e hayrandı. Hitler’in antisemitik görüşlerini Almanya’da sürgünde yaşayan Beyaz Ruslar’ın görüşlerinden türettiğini düşünüyordu. Her ne kadar Beyaz Ruslar’ın Almanya’daki yayın organları, İlyin’in editörlüğünü yaptığı Russkiy Kolokol gazetesi de dahil olmak üzere şiddetle anti-Semit (Yahudi düşmanı) idiyse de bu görüş oldukça abartılıydı. Hitler’in anti-Semitizm’i farklı köklerden besleniyordu.

İlyin, bütün Avrupa’da Bolşevizm’i imha eden Hitler’in Avrupa halklarının minnet duygularını hak ettiğini düşünüyordu. Aslında faşizme olan hayranlığı yeni değildi. İtalya’da 1922’de Mussolini’nin Kara Gömlekliler’inin Roma’ya yürüyüşünü Avrupa’nın kurtuluşu için bir başlangıç noktası olarak övmüştü. 1933’te “Mussolini’nin İtalya’ya, Hitler’in Almanya’ya önderliği sayesinde Avrupa kültürü bir fırsat yakaladı” diye yazdı.

1937’de şöyle diyordu: “Almanlar demokratik kilidi kırmayı başardılar. Burada olan şey, büyük bir toplumsal birleşmedir. Fakat bu birleşme mülkiyetle değil, yapısı itibariyle devlet politikası ve kültürel rehberlikle gerçekleşmiştir… Rehberlik edenlerin oluşturduğu tabaka sürekli olarak ve radikal biçimde yenilenmektedir. Bu ‘Yeni Ruh’tan hoşlanmayanlar bir kenara atılmaktadırlar. Bu ruh bütün hareketin özünü oluşturmakta; her gerçek nasyonal-sosyalist’in kalbinde alev gibi yanmakta; onun kaslarını germekte; sözlerinde çınlamakta ve gözlerinde ışıldamaktadır… Vicdansız karalama ve iftira onun yeterince kavranmasını engelliyor, doğruya karşı günaha giriyor, bütün insanlığı incitiyor.” Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels bile faşizmi böylesine ateşli sözcüklerle şişiremezdi.

Fakat İlyin, Ortodoks inancına bağlılığı yüzünden Nazi hareketine katılmayı reddetti. Naziler Protestan ritüelleri benimseyen bölgelerden taraftar topluyorlardı. Üstelik Hitler dinsizdi, Hıristiyanlık’tan çok bir tür providans’a (providence), takdir-i ilâhi’ye inanıyordu. Naziler bu karışık Rus’tan kuşkulanmaya başladılar ve onu takibe aldılar. Bunun üzerine İlyin, besteci Sergey Rahmaninov’un yardımıyla 1938’de İsviçre’ye kaçtı ve 1954’te orada öldü.

Son tahlilde İvan İlyin’i, monarşist Ortodoks Hıristiyan Rus ideolojisine bağlı bir faşist olarak tanımlamak yanlış olmaz. İlyin’in toplam görüşlerinin Avrasya (Avrupa-Rusya birliği) ya da Çin’i kapsayan geniş Avrasya düşüncesine uygun olmadığını, daha çok Lenin’in özellikle son dönem yazılarında en büyük korkusu olarak dile getirdiği “büyük Rus şovenizmi”nin bir tezahürü olduğunu, emperyal Rus Ortodoks Hıristiyan milliyetçiliğinin tarihsel bağlamında yer aldığını söyleyebiliriz. İvan İlyin aşkı Rus yönetiminin Avrupa’da yükselen neo-faşist hareketlerle ilişkisini de açıklamaktadır.

Başta Putin olmak üzere Rusya’yı yöneten seçkinlerin bu adamın şahsında kendi filozoflarını keşfetme sebeplerini ve bu keşfin yaratabileceği muhtemel sonuçları düşünmek gerekir. İdeoloji hem iç ve dış politikanın, hem de askerî stratejinin özünü ve temelini belirler. Bu belirlemenin tarihe nasıl bir istikamet vereceğini de uzak geçmişi hatırlayarak, en azından Çarlık dönemine bakarak düşünmekte fayda var.

Sanki Yunan kuvvetleri Polatlı’ya kadar gelmiş, Kremlin’de Lenin, Çankaya Köşkü’nde ise Mustafa Kemal oturuyormuş gibi hayallerle oyalanan çocuksu jeostratejik düşünceleri bir de bu bağlamda gözden geçirmek yararlı olabilir. Çok daha geriye giderek analoji (benzeştirme) yapmak belki daha doğru olur: Saray’da II. Abdülhamid’e özenen bir Vahdettin, Kremlin’de ise III. Aleksandr’a özenen bir II. Nikolay oturuyor olabilir!

I. Dünya Savaşı koşullarında Türk ulusal kurtuluş hareketi ile enternasyonalist Rus komünizminin emperyalizme karşı ittifak kurmasını zorunlu kılan koşullar vardı. Günümüzün paylaşım savaşında herkes herkesle her farklı koşulda her türlü ittifakı kurabilir ve kurduğu ittifakı anında bozabilir. Bu yüzden büyük güçlerle mesafeli olmak gerekir. Önemli olan her yerde her türlü gericiliğe karşı Aydınlanma savaşı vermektir.

yalogan@gmail.com

2 Yorum

  1. İçinde benim için yeni bir fikir ya da bilgi olmayan yazıları zaman kaybı olarak görüyor ve açıkçası yazarına da çok kızıyorum. İlyini ve Putin üzerindeki etkisini bilmiyordum. Benim için zaman kaybı olmayan bu güzel yazı için tşk ederim.

  2. Pankuş’un bir bölümünde jeostrateji ve ideoloji tabanlı gelecek projeksiyonları tartışılmalı bence. Cem Gürdeniz, Volkan Özdemir, Hüseyin Vodinalı, Yavuz Alogan, Osman Başıbüyük, Erdem Atay biraraya gelebilir, güzel bir program olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı