Köşe Yazıları

Jeostratejik düşünce tuzağı

Satranç bir strateji oyunudur. Bazen çalışmaya beş dakika ara verip hayali bir rakibe karşı oynuyorum. Stratejik olarak kazandığımı ya da kaybettiğimi anladığım anda bırakıyorum. Çok keyifli oluyor. Altmış dört karenin her birini bir ülke ya da coğrafi bölge olarak düşünüp 16 taşınızla ileri doğru sıçrayarak düşmanın şahını düşürmeye çalışıyorsunuz. Veziri balistik füzeler, piyonları vekâlet savaşçıları, atları hareketli topçu ya da hava indirme birlikleri, filleri mekanize piyade birlikleri, kaleleri tank birlikleri olarak tahayyül edebilirsiniz. Böylece önünüzdeki tahtanın oluşturduğu coğrafi alanda çeşitli kuvvetleri kullanarak kendi jeopolitik çıkarlarınızı jeostratejik olarak değerlendirip yönetebiliyorsunuz. Buradaki akıl yürütme tarzının herkes için (ben dâhil) büyük bir cazibe taşıdığı kesindir. Hatta geçenlerde bir arkadaşım, “biz jeopolitiği siyasete tercih ettik” dedi, iyi mi?

1947’den 1991’e kadar kırk dört yıl süren Soğuk Savaş döneminde insanlar bu jeopolitika ve jeostrateji kavramlarına fazla kafayı takmamışlardı. Buna gerek yoktu. Dünya politik ve askerî olarak donmuş gibiydi. Bu yüzden savaş sıcak değil soğuk olarak yeniyordu, daha doğrusu buzlukta bekletiliyordu. Askerî paktlar (NATO ve VARŞOVA) bütün küresel saldırı ve savunma planlarını hazırlamışlardı fakat hareket yoktu, çünkü Nagazaki ve Hiroşima’da yükselen mantar biçimindeki bulutların gölgesi henüz unutulmamıştı. Günümüzde yıkıcı silahların gücü öyle bir düzeye geldi ki II. Dünya Savaşı’nı noktalayan atom bombası felaketi olumsuz örnek olma vasfını kaybetti.

Soğuk Savaş yıllarında dünyanın herhangi bir yerinde bir askerî kuvvet bir yerden diğerine hareket ettiği anda bütün ülkeler teyakkuza geçiyordu. Küba Krizi (1962) önemli bir örnektir. Sınırlı bir bölgede verilen Kore Savaşı’nı (1950-53) bir yana bırakırsak, Vietnam Savaşı (1955-75) sırasında da Asya’da büyük askerî hareketler oldu. Rusya’nın Çin’i kuşatmaya başlaması Mao’yla Nixon’ı bir araya getirdi (1972).

Neyse, uzatmayalım… Elbette Soğuk Savaş döneminde de bu işlerle uğraşanlar vardı: askerî uzmanlar, coğrafyacılar, düşünce kuruluşları vs. Fakat bunların görüşleri ve önermeleri simülasyon ve senaryo düzeyinde kalıyordu. Kavramlar henüz ayağa düşmemiş, herkesin ağzına sakız olmamış, siyasetin ayağına dolanmamıştı.

Coğrafya elbette bir kaderdir. Hatta devrimini yapmış, sosyalizme geçiş sürecindeki ülkeler için de öyledir. Mesela Lev Troçki, 1939’da yazdığı bir makalede “etki alanları” terimini kullanmış, 1917 sonrasındaki jeopolitik durumla ilgili örnek verirken, “Devrimci yayılma hatları Çarlığın yayılma hatlarıyla aynı idi; çünkü devrim coğrafi koşulları değiştirmez,” demiştir.

Ancak coğrafyanın bir kader olduğu ve her ülkeye belirli bir politika dayattığı görüşünden hareketle her türlü siyasî faaliyeti coğrafi politikanın keşfine indirgediğiniz zaman, halktan yana hiçbir siyasî program, talep, görüş oluşturamaz ve herhangi bir eylem hattı belirleyemezsiniz. Hatta muhalefet edemezsiniz. Özellikle kriz zamanlarında siyasî pusulasını Devlet’in jeopolitik çıkarlarına ayarlayan siyasî hareketler, mevcut siyasî iktidara yönelik her türlü muhalefeti ülkenin yüksek stratejik çıkarlarına göre değerlendirmek gibi bir açmazın içine düşerler. Kendi hükümetlerini ya alkışlarlar ya da ona yol göstermeye, akıl öğretmeye çalışırlar fakat muhalefet edemezler. Böylece, söz gelimi ABD’nin baskı yaptığı İran’da Molla hükümetini destekler, halkın özgürlük mücadelesini “sırası mı şimdi” diye görmezden gelirler.

Ülkemizdeki Saray iktidarının jeopolitik çizgisine baktığımız zaman, ana hatlarıyla bu çizginin Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” tezinden sapmadığını, onun bir karikatürü hâlinde devam ettiğini görüyoruz. Bu çizgi, özetle, emperyalist güçlerin taşeronu olarak Türkiye’nin güney istikametinde ve Akdeniz havzasında tarihî Osmanlı imperiumuna yerleşebileceğini, hatta bu doğrultuda zamanla çok kutuplu dünyanın içinde ayrı bir Müslüman kutbun önderi olabileceğini öngörmektedir.

Saray’ın bu stratejiyi benimsediği, toplumu bu yönde milletten ümmete dönüştürmeye, sınırları belirsizleştirerek etki alanları oluşturmaya çalıştığı, kanıtlama çabası gerektirmeyecek kadar açıktır. Ancak neoliberal iktisat politikalarıyla Devlet kurumlarını teker teker yıktığı, avantacı bir yeni burjuvaziye yaslandığı için bu mikro-emperyal siyasette Saray’ın başarılı olma şansı sıfırdır. Türkiye’nin bölgede “etki alanları” oluşturması şöyle dursun, varlığını sürdürmesi bile sağlam bir ağır sanayi temelini, yüksek bir üretim ve teknoloji kapasitesini, laik ulus-devlet ideolojisini, Devlet’in ve ordunun farklı biçimde örgütlenmesini gerektirir.

Bu çizginin ABD’nin “yeşil kuşak” projesiyle başladığı, BOP planıyla devam ettiği (“biz BOP eşbaşkanlarından bir tanesiyiz, bu görevi yapıyoruz biz”) fakat Müslüman bir dünya kutbu neoliberal küreselleşmeye uygun düşmediği için Atlantik sisteminin bu çizgiyi reddettiği; daha doğrusu, küresel sistemin emperyal değil kendi içinde bölünmüş, büyük orduları, millî ekonomisi, demokratik kurumları olmayan tam bağımlı bir Türkiye’yi tercih ettiği gayet açıktır.

Öte yanda Rusya ve Çin’in Davutoğlu stratejisini bir şekilde devraldığı, Batı karşıtı her türlü gericiliği içinde barındıran örgütlü bir (“geleneksel”) Müslüman Kutup düşüncesine yatkın olduğu da gayet açıktır (bkz. mesela Dugin’in kitapları, yazıları, demeçleri). Putin’in Türk dış politikasının içine ellerini soktuğu, Erdoğan biraz sarsılsa hemen koşup onu kendi elleriyle yerinde tutmaya çalışacağı görülmektedir. Nitekim Putin, toplumsal olayları bastırmakla görevli Ulusal Muhafızlar Birliği (Rosgvardiya) Başkanı Viktor Zolotov’u Türkiye’ye göndererek bizim özel kuvvetlerimizin hazırlık faaliyetlerini inceletmiştir (Sputnik, 14.05.19).

Saray hükümetinin iki kutup arasında denge siyaseti izlediği, birinden dirsek yediğinde hemen ötekine koştuğu, ötekinin baskısına maruz kaldığı anda birincisine dönerek “proaktif” (!) bir denge tutturmaya çalıştığı, ikisinin de şantajına maruz kaldığı için giderek çuvalladığı; dış politikada inisiyatifi kaybettikçe, daralan seçmen tabanına oynamak için maceracı atılımlar yapmaya çalıştığı fakat bunu da beceremediği, bütün ülkeyi ve bölge ülkelerini kendine hayran bırakacak bir askerî zafer kazanma, ümmeti coşturarak seçim yoluyla iktidarını yeniden pekiştirme ihtimalinin giderek zayıfladığı görülmektedir.

ABD’nin gerileyen emperyalist güç olduğunu görüyoruz. Ancak Britanya emperyalizmin sahneden çekilmesinin iki yüz yıl sürdüğünü unutmayalım. Yankee emperyalizmi Roma İmparatorluğu gibi en uç noktalardan çözülecek, giderek iç karışıklıklara mahkûm olacak fakat savaşarak, büyük yıkımlara yol açarak geri çekilecektir. Karşısındaki cephenin ise (Çin-Rusya) kendi içinde tarihsel bakımdan sorunlu olduğu (yine bkz. Dugin’in özellikle “Rus Jeopolitiği” adlı kitabı), kaynaklarının ve siyasetinin askerî ve iktisadî birlikler kurmasına kısa ve orta vadede izin vermediği açıktır.

Soru şudur: Türkiye, Cumhuriyet Aydınlanması’nı terk ederek Hilafet özentisi bir rejim altında Ortodoks Rus İmparatorluğu’nun bir “bölgesel devlet”ine mi dönüşmelidir; yoksa Atlantik sisteminin uydusu olarak biraz küçülmüş, federatif bir Müslüman Ortadoğu ülkesi mi olmalıdır? Bu iki soruyla bağlantılı son bir soru: Türkiye bütün emperyal/emperyalist kutuplara mesafeli duran, geleneksek dış politikasına dönmüş laik, sosyal bir hukuk devleti olma şansını tamamen kaybetmiş midir?

Eğer bu sonuncu soruya olumlu yanıt veriyorsanız, Allah müstahakkınızı vermiş, layık olduğunuz rejimi bulmuşsunuz demektir. Fakat hâlâ ümmet değil millet olabileceğinizi düşünüyor, hürriyet ve demokrasi istiyorsanız, satranç tahtasının başından kalkacak, jeostratejik düşünce tuzağından kurtulacak, halkın taleplerine kulak verecek, “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” kurmak için Saray hükümetine muhalefet edeceksiniz. İster sağcı, ister solcu ya da mütedeyyin olun, günümüzün reformculuğu da devrimciliği de bunu gerektiriyor. Fazla geç olmadan… Atı alan bir kez daha Üsküdar’a geçmeden. yalogan@gmail.com

13 Yorum

  1. Sayın Alogan,

    Diğer yazılarınız gibi, bunu da zevkle okudum, çok teşekkür ederim. Yorumlar da son derece ilginç ve değerli. Yorumlar bir bakıma yaygın kanaatleri yansıtıyor ve kısmen tartışmayı ileri taşıyor.

    Bence, Alogan’ın anafikrine katılmamak mümkün değil. Şimdiki yönetim güvenilir değildir ve ülkenin gidişatı endişe vericidir. Dünyadaki güç dengeleri geleceğimiz açısından önemlidir. Ama karmaşık ve belirsiz bir gelecekte ayakta kalmak için, siyaseten ve ekonomik olarak, bağımsız ve güvenilir bir yönetime ihtiyacımız var. Jeopolitik kaygı ve mülahazalar, ulusal iktidar için, siyasetin ve halkla birlikte muhalefetin yerine geçmemelidir.

    Bergerac durum ve gelecek konusunda hayli karamsar. Bu yönetimle birlikte uçurumun kenarına geldiğimizi hissediyor. Ülke içindeki güçler dağılımı da o kadar kötü ve umutsuz ki, bu şartlar altında, arabanın devrilmesi mukadder ve bir siyasi hazırlık yapılacaksa, olası yıkılıştan sonraki yeniden doğuş için yapılmalı. Bunun için güncel olarak ne yapabiliriz diye sormak lazım.

    Metin’e göre, durum sizin veya Bergerac’ın tahmin ettiği gibi değil, AKP ve siyasi İslam pilini tüketmiş durumda; ülkede genel istikrar devam edebilir, gelecek için bir vaziyet almak istiyorsak, bunun için Y-CHP içinde çaba harcamalıyız. CHP’yi sahte Atatürkçü maskeli, Atlantikçi yönetimin elinden kurtarmalıyız. Bergerac a göre, Y-CHP içinde çalışmanın bir faydası yok.

    İlker’e göre, diğer yazılarından da çıkardığım ve anladığım kadarıyla, jeopolitik geleceği tahmin etmek zor. ABD hegemonyası başka biçimler altında daha uzun yıllar sürebilir. Bir sürü ekonomik ve askeri faktör geleceği belirleyecek. Bu arada jeopolitik çatışmalar ve fırsatlardan ne kadar istifade eder, ulusal ekonomi ve askeri kapasitemizi ne kadar güçlendirirsek, o kadar iyi olur. Burada yönetime karşı daha hayırhah bir tutum sözkonusu. En azından açık bir güvensizlik ifade edilmiyor. Meselelere daha geniş bir açıdan bakmayı telkin ediyor.
    Bu durumda, siyaseten, vatandaş olarak ne yapmalıyız sorusu yanıtsız kalıyor. Aslında Alogan da muhalefet emek gerektiğini dile getiriyor ama pratik olarak ne yapmak gerektiğini belirtmiyor.

    Her halukarda, Metin ve Bergerac ın yaptığı CHP tartımasının kaldığı noktadan, sormaya devam etmemiz gerekiyor: Sayın Alogan size göre Ne Yapmalı?

  2. Herkese merhaba,
    Sayin Alogan’in son iki yazisinda dikkat cektigi ülke gerceklerini ve bunlara gelen yorumlari bir iki satirla da ben yorumlamak istiyorum.
    Yazilara gelen bazi yorumlarda yazarin iktidara cok olumsuz baktigi, onun olumlu icraatlarini görmek istemedigi veya bunlari (hakkaniyet/tarafsizlik adina)övenleri elestirmesinin haksiz oldugu vurgulanmis.
    Kanimca bu görüsü savunanlar cok temel bir durum degerlendirmesi hatasi yapiyor ve farkinda olmadan birilerinin degirmenine su tasiyorlar. Söyle ki:
    Evet, gercekten de hepimizin fanatik futbol takimi taraftarlari gibi bir siyasi partiyi ve/vaya liderini “tutmaktan” ve siyaseten farkli görüsü savunanlara can düsmanimiz gibi yaklasmaktan vaz gecmemiz gerekiyor. Duygusal bir millet olmamizdan ve ülkemizde henüz gercek anlamda demokrasi anlayisinin yerlesememis olmasindan ötürü insanlarimiz siyasi konularda da son derece duygusal ve fanatik davraniyorlar. Bu da onlarin tamamen rasyonel davranilmasi gereken bu konuda duygusal, akil ve mantik disi davranmalarina yol aciyor. Bu konuda isbirlikci medya üzerinden uygulanan bilgi kirliligi ve algi operasyonlarina hic deginmeyecegim.
    Bence, siyasetcileri, “hakkaniyet” ve “tarafsizlik”la degerlendirmek talep ediliyorsa, bunu en basta kendi liderlerimize uygulamamiz gerekir. Örnegin, Cumhuriyetci ve ilerici kesimin umut bagladiklari Kilicdaroglu ve Imamoglu bu baglamda önce kendi taraftarlarinca elestirilmelidirler. Gericilere karsi bu siyasetcilere destek verirsiniz, ama onlarin yanlis söylem ve davranislarini da elestirmelisiniz. Fanatikce, kul köle olmamak bunu gerektirir, yoksa istemeyerek de olsa birinin mabadinin kili oluverirsiniz. Ayrica, bu tür elestiriler onlarin kendilerine ceki düzen vermelerine de yol acacaktir.
    Diger bir konu da, bazi yorumcularin talep ettigi mevcut iktidara “tarafsiz”, “adilane” ve “hakkaniyetli” yaklasim. Demokrasilerin normal isleyislerinde secimle iktidara gelen A Partisi o ülkede Anayasanin sinirlarini belirledigi kurulu düzen cercevesinde icraatta bulunur, basarili olursa halk onu iktidarda tutmaya devam eder, basarisiz olursa da gene halk onu iktidardan alir. Hicbir siyasi partinin tüm kurumlariyla devleti ele gecirip Anayasal Düzeni yikma ve yeni bir siyasi düzen kurma hakki yoktur! RTE ve onun AKP’si ile karsimizda normal bir siyasi parti ve onun iktidari bulunmuyor. Burada emperyalistlerin bir planiyla ve özel görevle kurularak iktidara getirilmis, mafya tarikat karisimi bir olusum var. Secimle iktidara geldigini iddia eden bu olusum(ki bu nokta cok tartismalidir), iki ana hedefle iktidara getirildi. Bir, seriat düzenine gecmek, iki iktidardan bir daha hic gitmemek. Iktidari ele gecirmis, siyasi parti görünümlü bu olusumun Türkiye Cumhuriyetini, bir AKP devleti haline dönüstürdügünü göremiyorsaniz zaten gecmis olsun!
    1933’te Almanya’da secimle iktidara gelen Hitler ve onun nasyonal sosyalist partisi de orada bir Nazi-Devleti kurmustu ve hersey Hitler denen fasist diktatörün iki dudagi arasindaydi. Bunun sonuclarini tarih yaziyor.
    Evet, bozuk bir saat de günde iki kez dogru zamani gösterir. Ama akli basinda hic kimse bundan ötürü o saate güvenmez ve onu övmeyi düsünmez. Bu hatayi yaparsaniz bunun cok vahim sonuclari olacaktir. Nasil ki, o dönem Hitler’in bazi olumlu icraatlerini övmek büyük bir gaflet idiyse, bugün de bu karsi devrimci gericilerin birtakim yerinde kararlarini övmek, olumlamak da o derece gaflattir. Bunu sahsi ikbal pesinde kosan bazilari bilerek, bazi aymazlar da farkinda olmadan yapiyorlar. Son tahlilde her ikisi de ayni kapiya cikar. “Yetmez ama Evet”cilerle ayni koroda sarki söylersiniz.
    Ben, memleketin ve Türk Milletinin kaderinin “Benim icin demokrasi bir tramvaydir, gidecegim yere kadar biner kullanirim, hedefime ulasinca da inerim!” ve “Ben BOP’un es baskanlarindan biriyim, bana bu görevi verdiler. Ben bu görevi icra ediyorum!” diyen birine teslim edilmesini bir siyasi intihar olarak görüyorum. Türk Devleti o an tüm kurumlariyla siyaseten intihar etmistir! Cünkü bunlari söyleyen kisi, tramvayla nereye gitmek istedigini gizlemiyor. Kurulu düzen, yasa, Anayasa filan da takmiyor.
    Ortada “Muhalefet”mis gibi dolasan, aslinda muhalefetcilik oyunu oynayan sözde muhalefet de bize oynan bu tiyatronun, bu hain planin bir parcasi aslinda. Görevleri, plana karsi gelme potansiyeli olan kitleleri oyalamak, pasifize etmek.
    Kisaca, bu durumda bu iktidara karsi topyekün savasim vermek toplum acisindan yasamsal önem arz ediyor. Bu ayni zamanda da anayasayla garanti altina alinmis demokratik bir hak(tabi bunlar kaldiysa)!
    Iktidarin son yillarda birtakim meczuplari silahlandirdigi ve bunlarla paramiliter gruplar kurdugu(örn. IIB’nin envanterinden kaybolan yüzbinlerce silah, SADAT, v.s. v.s.) yazilip ciziliyor. Sosyal medyada boy gösteren otomatik silahlar tasiyan ruh hastalari iktidara karsi cikanlarin kanlarini dökeceklerini ilan ediyorlar.
    Sagaltimi dogru yapip hastayi sagligina kavusturabilmek icin, önce taniyi dogru yapmak gerekiyor.
    Benim koydugum tani “KANSER”, bu da radikal bir operasyon ve arkasindan da esasli bir kemoterapi gerektiriyor. Aksi durumda…
    Saygilarimla.

  3. Sayın, Cyrano De Bergerac
    bir tokat kadar çarpıcı yazınız,
    Buraya gelip yorum yazanlardan çok daha fazla sayıda da, düşüncesini yazmayan ama okuyan, takip eden bilgi edinen bir kitle olduğuna inanıyorum. Yazılmalı, ortaya konmalı, tartışılmalı bence….

  4. Şu yazı, benim yıllardır oluşmuş, hükümete bakış açımı ciddi anlamda sarstı.

  5. Şahsen ben, son onyedi yılda “Türkiye ahâlisinin (maalesef bence artık Türk Milletinden söz etmek mümkün değildir)”, memleketin içinde bulunduğu durum karşısında gösterdiği (belki de göstermediği demeliyim) tavrı göz önüne alarak;
    “Türkiye bütün emperyal/emperyalist kutuplara mesafeli duran, geleneksek dış politikasına dönmüş lâik, sosyal bir hukuk devleti olma şansını tamamen kaybetmiş midir?” sorunuza olumlu cevap vermek durumundayım.

    Tabii böyle bir durum tespiti yapmam, “Allahın müstahakkımı verip, lâyık olduğum rejimi bulduğum anlamına da gelmiyor”.
    Ne ben, ne de benim gibi çok az sayıda kişi bunu hak ettik, ne de lâyık olduğumuz rejim budur.

    Geldiğimiz noktada artık buradan çıkışımız olmadığını anlatabilmek için belki sayfalar dolusu yazı yazmak gerekir. Bunu yapabilirim ama, burada yapacak değilim. Sadece şunu söyleyerek durumu özetlemek istiyorum;
    Maalesef bizler, bir millet olarak yaşamaya devam edebilmek için asla aşılmaması gereken eşikleri çoktan aştık.
    Bu hepimizi çok üzse de, ne yazık ki şu anda sadece 82 milyon “bireyden” ibâretiz.
    Mevcut düzenin devamı, hayatın gerçekleri açısından mümkün değil, fakat kuruluş değerlerine döndürmeye de bizim irâdemiz yok. Yokuş aşağı tepe takla giderken bile bu dengeyi bozamıyorsak eğer, demek ki bir noktada hayatın gerçekleri kontrolü ele alıp bu düzeni tepemize yıkacaktır.
    Dolayısıyla maalesef şu andaki bütün emâreler gösteriyor ki; Eğer bir KURTULUŞ olacaksa bu, YIKILIŞTAN SONRADIR…

    Son kırk yıl boyunca, toplum olarak verdiğimiz kararlarda, sürekli olarak gündemin on yıl gerisinden gittik. Hiç değilse bundan sonra, muhtemel bir hakikat günü için vaziyet almalıyız.
    Bu düzene göbeklerinden bağlı olmadıkları için, düzenin enkazı altından tek sağ çıkacak olan gerçek vatanseverlerden, Atatürk ilkeleri ışığında, çağdaş, lâik, tam bağımsız ve asla bir kez daha cahâlete yaşam hakkı tanımayacak ve cehâleti sırtında taşımayı kabul etmeyecek yeni bir TÜRK MİLLETİ yaratmanın yollarını düşünmeliyiz.

  6. Metin bey,
    Sürekli olarak Türkiye’nin kurtuluşunu “CHP’nin kurtarılmasına” bağlıyorsunuz.
    O zaman izninizle size şunları sormak istiyorum;
    – CHP’yi kimin kurtaracağını düşünüyorsunuz, CHP’ye oy verenlerin mi?
    – CHP’nin Y-CHP’ye dönüşmesinin sadece bir “yönetim kazası” mı olduğunu düşünüyorsunuz?
    – Bu memlekette “gerçek Atatürkçülerin” kaç kişi olduğunu düşünüyorsunuz?

    Eğer CHP’ye oy verenlerin, sizin umduğunuz gibi “CHP’yi kurtarmak” gibi bir dertleri olsaydı, bu güne kadar geçirdiğimiz bilmem kaç seçimin sadece birinde bile, bu yoldan çıkmış CHP’den desteklerini çekip, oylarını meclis dışındaki başka bir partiye verselerdi, seçmenden yediği bu tokat CHP’yi köklerine döndürmez miydi?
    Kimse kusura bakmasın, Y-CHP’nin yönetimi neyse seçmeni de odur.
    Elbette bunun sebeplerini biliyoruz. Bunun en başta gelen sebebi; CHP seçmeninin de, -biz sayıları %10’u bile bulmayan bu düzenin kaybedenleri dışındaki- herkes gibi, mevcut düzene geleceklerini ipotek etme pahasına yatırım yapmış olmalarıdır. Bu insanlardan CHP’yi ve dolayısıyla bu düzeni değiştirmelerini bekleyemezsiniz. Artık bu gerçeği görmemiz lâzım.
    Yanılıyor olmayı çok isterim ama, maalesef bu gün Türkiye’de o sizin düşlediğiniz “gerçek Atatürkçülerin” sayısı %10’u bile bulmaz…

  7. İlker Bey, Metin Bey elinize sağlık,
    Yazdıklarınızdan kendi adıma istifade ettim, toplum katmanları arasındaki etkileşimler, önceki gibi mahalle kültürü içinde yaşça büyüklerin gençleri, küçükleri yönlendirebildiği sosyal ortamlar eskiye oranla çok azaldı. Alt, orta, üst toplum katmanları okullarda vb. yerlerde bir araya gelemiyor eskisi gibi, bu yazılar gençleri etkileyebilmek, saplandıkları yerlerden çekebilmek için de önemli..

  8. Selam,

    Varmak istediğiniz noktaya, hangi tez, doktrin, yaklaşım, bakış açısı söz konusu olursa olsun, onu özetleyip, derleyip bağlayabilme donanımında olduğunuz anlaşılıyor. Bulanık mantık, birçok belirsiz değişkenli, kestirilmesinin zorluğu, benzetim yapmaya, tarihsel kıyaslara zorluyor. Ne gibi çözümlemeler, şöyle ki,

    ABD bu kadar büyük bir orduyu finanse etmeye devam edemez, emareler kamuoyunu ikna noktasında zorlandığı yönünde,

    bu yüzden vekalet savaşına girişti,

    bu yüzden ortadoğuyu devşirme diktatörler yerine, güdülebilir zayıf demokratik daha da küçük yapılarla yönetmeyi tercih etti, bu yüzden de BOP’u başlattı.

    Demek ki geri çekilecek, ordusunu küçültecek, kaynaklarını ülke içi sorunlarına aktaracak, dayattığı finans sistemi hata vermeye başladı, demografik yapısı sürekli entropi üretiyor.

    Birkaç yıl önce bir F16 yı insansız uçurdu, indirdi, sürekli İHA/İKA, robotlar ve dış iskelet projelerine kafa yoruyor, F35’lerin düşük menzili için İHA tanker uçak yaptı, yani becerebilirse yeni vekiller cansız, uzaktan kumandalı olacak, sıfır zayiat.

    Bunun için bütün dünya veri ağ tabanını ele geçirecek, Ellon Musk dizi dizi uyducuklar yerleştiriyor, deniyor, bizimkiler UFO sanıyor, başarabilirse, bütün dünya çevresine uyducuk zinciri kuracak, interneti bedava yapacak, tabi ‘tüm insanlığa hizmet’ adı altında. Vmax teknolojisi kontrol edilebilir olmadığı için baskılandı, öldürüldü, GSM tabanına tüm dünya itildi. Bedava internet olunca, tüm dünya tam erişime açılacak, her türlü sosyoanaliz, demografik istihbarat şu anki tweet analizinin mega boyuttaki hali gibi, yapılacak. Ve asimetrik olarak tekelleşen bu güçle bütünleşik her silah, teçhizat, araç yenilmez olacak.

    Kesin mi, değil, tüm dünyayı yeni bir konvansiyonel savaşa sokabilirler mi, evet Çin konusunda bu bir ihtimal, onun Bir Kuşak Bir Yol Projesini, Doğu Çin denizindeki suni adacıklarla ne yapmaya çalıştıklarını, artan deniz gücünü, yerli ve milli hava gücünü görüyorlar. Bunu Rusya olmadan, Hindistan, Pakistan ve İran’ı, hatta Afrikayı ayartmadan yapabilirler mi, hayır. Çin aslında, bilindik, ikibin yıllık içten ticaretle, casuslukla fethetme stratejisini dayatıyor.

    Siz dolayısıyla bizim muhalefet etmemiz gerekmekteye bağlıyorsunuz. Bence gerçekçi kısa orta vadeli fırsatları elimizden kaçırırsak, bütün kutuplara mesafeli durma taktiği bizim, ulus devletin sonu olur. Nedir bu gerçekler?

    Şayet bir derin ekonomik krize sürüklenirsek, federatif yapıya, bölünmeye, iç savaşa evrilebiliriz.

    Şayet D.Akdeniz doğal enerji kaynaklarından, yine enterne edilirsek, orta uzun vadede ekonomik kalkınma için şansımız kalmaz.

    Şayet doğal enerji kaynaklarına ulaşır da, 20 yılda sanayi ve teknoloji hamlesi yapabilirsek,

    Bunu destekleyecek yerli ve milli, bağımsız caydırıcı silah sistemleriyle donatılmış eğitilmiş bir ordu yaratabilirsek,

    Bu süreçte, komşularla, bölge ülkeleriyle ticaret ve işbirliğini geliştirirsek, Rusya’dan ihtiyacımız olan askeri sistemleri alır beraber üretir, yerli askeri sanayiye katkı sağlayacak halde bir model kurarsak,

    Bu ülkeye refah gelir, refah eğitimi, eğitim demokrasi özlemini, hukuğa saygıyı, siyasi ve bireysel ahlakı arzular, memleket kurtulur.

    Bunlar gerçekler. Ekonomik anlamda bağımsız olamayan, hiçbir şekilde tam bağımsız kalamaz, barış içinde yaşayamaz. Tam bağımsızlık yoksa, laiklik de, demokrasi de, Cumhuriyet rejimi de, herşey, ‘mış gibi’ olur, yakın tarih hikayemiz gibi.

    Saygılar

  9. “Öte yanda Rusya ve Çin’in Davutoğlu stratejisini bir şekilde devraldığı, Batı karşıtı her türlü gericiliği içinde barındıran örgütlü bir (“geleneksel”) Müslüman Kutup düşüncesine yatkın olduğu da gayet açıktır.

    Rusya’dan bu sekilde ses ve dusuncelerin ciktigini biliyoruz (A.Dugin’in bizzat kendi agzi ile acikca savundugu bir gorus). Ruscu gorusun uzantisi olan Vatan Partisi’de sanki bu goruse yakin duruyor. D.Perincek’in oglu M.Perincek’in yazisi bu gorusu over mahiyette idi ve bu sebeple ulusal camiada belli olcude bir infial yaratmisti. Cin bu sekilde dusunuyor mu? Bu pek acik degil, en azindan acikca dile getirilmiyor. Cin’in Uygurlarla olan problemleri boyle bir dusunce sekline izin verir mi? Siyasal islami destekleyeyim derken, isin icinde kendi ayagina sikmakda var. Bu sebeple Cin’in boyle bir dusunceye yatkin olabilecegini tahmin etmiyorum. Bunun disinda yeni kurulan dunyada gercek lokomotif guc Cindir. Hem ekonomisi, hem ordusu, hemde buyuk nufusu goz onune alindiginda bu cok acik. Rusya Cin ile mukayese edilemez. Rusya’nin tek avantaji Sovyetlerden kalan nukleer ve konvansiyonel askeri gucudur. Ekonomik olarak cucedir (ABD’de New York eyaletine denk bir ekonomi ile). Rusya’nin tekrar bir super guc olabilecegine hicbir ihtimal vermiyorum. Rusya bolgesel bir guctur ve oyle kalacaktir. O halde su sonuca variyoruz. Turkiye Rusya’nin yorungesinde A.Dugin’in ozlemledigi bicimde sunni islama dayali bir devlet olmaz, cunku Turkiye Rusya’nin yorungesine giremeyecek kadar buyuk bir ulkedir. Turkiye Cin yorungesine girebilir mi? diye sorarsaniz. Bu ihtimal dahilindedir (nasil ki Atlantik cephesinde kalmasi ihtimal dahilinde ise).
    Grousum, siyasal islamin yikilmakta oldugudur. Bati emperyalismi tarafindan kurgulanmis ve koruklenmis siyasal islam (yesil kusak) ve etnik milliyetcilik son raddesine gelmistir. Bu tur ideolojiler artik bati emperyalismi icin pek prim yapmiyor. Turkiye’de Imamoglu gibilerle sahte Ataturkculuge soyunmalarinin bir sebebi var. Zaten nufusun buyuk bir miktari islam esaslarina gore (seriatla) yonetilen bir Turkiye’nin karsisindadir. Seriat rejimi isteyenler Turkiye’de yuzde yirmiyi dahi bulmaz. Elli yildir kurulmus olan Imam Hatipler dahi buna yeterli olamamislardir. Bunda sonrada boyle bir rejimin, Turkiye gibi tarihinde halifelik anlayisini gerisinde birakmis bir ulkede tekrar herhangi bir sansi oldugunu sanmiyorum. Onumuzde iki secenek var. Turkiye tekrar sahte Ataturkculukle Atlantik cephesine donecek yada gercek Ataturkculuk ile bagimsiz ulus-devlet haline gelecek. Bunu becerebilmenin tek oluru ise Turkiye’nin sahte Ataturkculerden temizlenmesidir. Sahte Ataturkculugun merkezi YCHPdir ve gercek Ataturkculer, ulusalcilar, milliyetciler YCHPyi tekrar CHP olarak fabrika ayarlarina geri getirmek icin ugras vermelidirler. Siyasal islam ise yeni Avrasya dunyasinda kendiliginden eriyip yok olacaktir. Rus ortodoks imparatorlugu ozlemi icinde olan Dugin gibilerinin gercek disi utopiler icinde olmalari gercekleri ve tarihin akisini degistiremez. 80lerde hiz kazanmis yesil kusak bir moda akimi gibi bitmek uzeredir. Bu sebeple Siyasal islam’i Turkiye icin artik bir tehlike addetmiyorum. Asil tehlike, yeniden Ataturkcu maskesi takmis Atlantik emperyalismidir. Yurkiye’nin gelecegi icin asil dusman budur. Ulusalci guclerin asil hedefide zaten bu tehlike ile mucadele olmalidir.
    Turkiye’nin tek kurtulus recetesi, CHPnin kurtulusudur.

  10. Yavuz Bey, biraz geniş bir perspektiften bakmanız olaylara faydalı olur kanımca. Türkiyeyi %0.5 oy oranı ile VP yönetmiyor. %45-50 ye yakın oy oranı olan bir muhalefet var Türkiyede ve ne Jeopolitik ne de yerli ve milli bir siyasi bakış açısına sahip değil. Sanki Akp iktidarda kalsın da ne hedefi varsa gerçekleştirsin diye uğraştığı kanaati hakim bende. Hdp ye bulaşmasalar %60 a yakın oy çıkaracaklarını düşünüyorum ama maalesef. diğer bi konu, akp nin deliğe süpürüldüğü gerçeğini atlıyorsunuz ve bu da bakış açınızda Akp nin kendi kı.ını kurtarmak için neler yapabileceği (milli çizgiye yaklaşmak, avrasyacı olmak, yada ümmetçi çizgiye sığınmak vs) konusunda büyük boşluklar yaratıyor sanırım.

  11. Sayin alogan, bilinen tarih boyunca biz ne zaman laik sosyal demokratik bir hukuk devleti olabilmisiz ki bunlari kaybetmek uzere oldugumuz kanisina vardiniz..Bu kadar tarikat cemaat uc gun once uzaydan mi dustu basimiza..Stratejik analiz yapmak o kadar da kolay olmasa gerek..

  12. “Öte yanda Rusya ve Çin’in Davutoğlu stratejisini bir şekilde devraldığı, Batı karşıtı her türlü gericiliği içinde barındıran örgütlü bir (“geleneksel”) Müslüman Kutup düşüncesine yatkın olduğu da gayet açıktır.”diyor yazar.Davutoglu sen neymissin yahu büyük devletler senden ilham aliyorlar!
    Strateji ve taktigin anlamsizlastigi bir yazi olmus.
    Dostunu ve düsmanini bilemeyenler,ben hepinize yeterim bakis acisina sahip olmak,hic bilmemenin göstergesidir.
    Saray hükümetine karsi antiemperyalist ,demokratik mücadele akilli strateji ile olur.Cin ve Rusya yi dis siyasette hedefe koyarsan hic sansin yok.

  13. “Türkiye bütün emperyal/emperyalist kutuplara mesafeli duran, geleneksek dış politikasına dönmüş laik, sosyal bir hukuk devleti olma şansını tamamen kaybetmiş midir?
    Bana kalırsa kaybetmemiştir, karşı cenah zannedildiği ya da gösterilmek istendiği kadar büyük ve yekpare değildir, sadece temsil edildikleri için parlamış durumdalar. Buna rağmen şahsi kanaatimce, laik, sosyal hukuk devletini benimseyen cenah da, maalesef belli şeylere takılıp kaldı ve bir araya gelip ortak akıl işletemiyor. Bu çok büyük handikap, sadece sağcı solcu olarak ayrılmadık, solcular da gayri milli, milli vs ayrıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı