Köşe Yazıları

Kabartma tozu

Yoksa bir ömrü zihnimizde yer eden heyecanı yüksek bir kaç fotoğraf için mi yaşarız.

Sokrat, ‘Bütün bilgiler doğuştan içinizde, tartışarak, zaten bildiğinizi, açığa çıkartıyorum’ der.

Ve eğitim kıvılcım çakmaktır, ‘boş kabı doldurmak değildir’ der, yazarlık, kıvılcım çakabilme sanatıdır, sizlerin ilk kıvılcımları ne zaman çaktı?

Virüs çekip gitmek için hepimizden aştığımız çizgiden bir adım geri çıkmamızı mı bekliyor.

İnsanlık yeniden bir başlangıç noktası mı arıyor, dünyayı tahliye mi edeceğiz, yeni bir Tanrı mı bulacağız!

Sanatçılar tam da böyle günde konuşur, insanlık bu kadar ağır bir yenilgi almamalıydı, bunca utançtan sonra bilmem çilek toplamaya yüzümüz kalacak mı narın kızıllığından suçluluk duyacağız mı?

İnsanlık yeni bir açıklama bulana kadar, elimde değil, beni yazarlığa fırlatan ilk rampamı arıyorum, ışın rampası, peşinden akıntısında sürükleyen çok heyecanlı o ilk ve ilkel şeyler!

Heyecanın nasıl bir şey olduğunu merak etmiyor musunuz, onu hala borsalarda mı bir matematik denkleminde mi arıyorsunuz.

Heyecanı yükselten ya da öldüren nedir?

Heyecanın hayatımıza bedenimize katkısı nedir? Bileşenleri nelerdir, nerede açığa çıkar, nasıl patlar, nasıl tüm vücuda ve evrene yayılır, lavları bizi nasıl yakıp esir alır!

Virüslere salgınlara karşı asıl aşımız yoksa heyecanlarımız mı?

Unutmayın, saf heyecan yaratan şeyler, size yolu da gösterir.

Usain Bolt 100 metreyi 9.58 koştuğunda kafatasım yerinden çıkacak gibiydi, İkiz Kuleler’e uçaklar çarptığını TV’de izlediğimde, aklım gidiyordu.

İçimde dinamit gibi patlayan bu ani yüksek heyecanı çocukluğumun ilk gününden beri tanıyorum.

Beş-altı yaşından beri içimde hep koşma isteği, yerinde duramama. Karadeniz’in en uzun kumsalı Uzunkum’da çıplak ayakla sıcacık bembeyaz kumlar üstünde delicesine sebepsiz koşardım. Yolda birlikte yürürken arkada kalamam annem arkadaşlarım sen hep önden yürüyorsun der yakama yapışır geri çekerdi beni. Kendimi tutamaz yavaşlayamaz yanımdakilere uyum hiç sağlayamazdım. En nefret ettiğim şey kaldırımda iri götleriyle yana çekilmeyip yolumu kesen insanlar. Sinirden deliye nevrim döner arkadan tekme tokat giresim gelir. Kesin bende bir hastalık vardı. Maskot gibi küçüktüm boy sırası büyükler en önde boyum yüzünden en arka sıradaydım. Marş marş dendiğinde adımlarım hızlanır sırayı atlayıp bozar ok gibi en öne geçerdim. Hangi grup ekip takım olsa o ekibin yerinden kırılıp fırlayan bozuk arıza uyumsuz parçası olurdum. Beşte biter onda biter’e gün boyu üç maç yapardık, topu kaptım mı kimseyi görmem. Süratiyle kasnağını patlatan yağlı kayış gibi gün boyu fırfır farfar dönerdim. Kırbaç gibi incecik bir çocuktum. Top ayağımla buluşmasın, ok gibi dümdüz ağaçları oyuncuları demir direkleri kim gelirse önüme mermi gibi aralarından kimseye değmeden ışık gibi geçerdim. Yavaş yürüyen yavaş hareket eden oturan bekleyen her şeyden kasabadan kahveden rüzgarsız yağmursuz günlerden bir dünya dolusu insandan nefret ederdim.

Yerinde duramama aşırı heyecan hastalığı mı? Deniz haziran suyunda çarşaf gibi dümdüz olur maceralarına çağırır seni. Sahil görünmez oluncaya dek açıklara doğru yüzer ufuklarda beş-altı saat bir nokta oluncaya dek ıssız ufuklarda tek başına kulaç atardım. Süratin koşturmacanın sıçan uçurtmasının ve uçsuz bucaksız tekinsiz ufuklarda, ayna gibi patlayıp patlayıp yansıyan bir şey var, içinize girip bir daha çıkmayan. İçinizdeki o yeri havai fişeklerin hızınızla ortaya çıkan kıvılcımları ayna gibi gösteriyor. Göğsünüz nefes nefese şişip şişip rüzgarını doldurup boşaltan yelken bezi gibi. Koştukça içinizdeki büyük patlamayı o şeyi görmüş anlamış hissetmiş terden sırılsıklam oluncaya dek: Hala engelleyemediğim dizginleyemediğim mucizevi bir duygu her yerinizi delip geçen ışığın atomik parçası. Hız, yükseklik katan, hayali bir asansör, içinizi şişiren uçan balon, sizi başka memleketlere manzaralara keşfedilmemiş bilinmedik deliklere izbelere başka hikayelere maceralara taşıyan. Bedenin ayakların gözlerin önce motor gibi ısınıp çalışıyor. On yıllar sonra hafızan zihnin, ancak aşkın bir hız kıvamında patlayan o rengarenk havai fişek kıvılcımlarının fotoğrafların sevinciyle tıka basa doluyor.

O hız anında bir şeyler var, insanın kendini otomatiğe dünyanın dönüş hızı yörüngeye bağlaması. İnsanın kendini kaptırıp anında duyup yaşadığı içinizden birden bire fışkıran sevincin saf demir maden suyu. Bedenin ağırlıklarını bir anda kaldıran aşırı konsantrasyonla kendini kaybetme hali, değil, o hız anında bir bomba patlıyor, boyunuz kemikleriniz hücreleriniz bilginiz gördükleriniz her şey anında ikiye üçe katlanıyor. Her dokunduğum eşyada bir gol sevinci vardı. Bu yüzden mi hikaye roman sinema resim müzik işte bu sevinç merak hız kapaklarınızı ilk dokunduklarınızın basıncıyla açar, salıverirsiniz kendinizi, meçhul sürprizlerin keşfedilmemiş dünyasına. Ön yargılarınızı aşar, korku hayal kırıklığı her şeyi unutur baş döndürücü şaşırtıcı çarpıcı sarhoş edici kıvılcımları şimşek hızında duygularla tanışır, yerinizden hoplarsınız. Yüz metre koşucusunun trübinlerdeki onbinlerce insanı tek tek tanıması şüphesiz mümkün değil ama hepsiyle bütün insanlıkla ortak bir şeyi işte bu hızın içinde yaşarsınız. Hızın seri güzelliği tempoyla bir kez tanışmayın, yaptığınız her işte planda projede eserde aynı seri ahengi ararsınız, yokluğunda çıldırır kafayı kırarsınız. Hız’ın saf ve dürüst içten heyecanıyla tanışmayanlar, tökezler. O şey, çocukluk günlerinde önceleri beklenmedik şimşek gibi havai fişek gibi birden çıkıp gelirdi. Sonra bulut gibi yavaş yavaş sizi içine alan uzun romanlar müzik sinema gibi, sabırla içinize ağır ağır sine sine giriverir, tekinsiz uzak Batı’da altına hücum gibi, tırıs giden atlar birden dört nala şaha kalkardı.

Elime alıp okuduğum uzun romanlar hikayeler altına hücum gibi, günlerce kütüphanede oturup dünyanın en büyük müze kataloglarını resim resim sayfa sayfa taramak, kalbim yerinden oynardı, uzanıp uzanıp arayıp arayıp ulaşamadığım bir şey var hissi, özlemi çıldırtırdı beni. Hayran bırakan ne çok şey var. Bu merak bu heyecan nedir? Her arkadaşımın gözünü korkutan, beş yüz sayfalık bin sayfalık kitaplara dalıp altın parçacıklarını gözlerimle eleyip süzüp hayalleriyle sızıp uyuyakalmak. Tekrar uyanıp o ilk çocukluk günlerinden beri yerlerini kaybetmemek için isyan eden sevinçlerimi işte bu kitaplar hepsinin terkibi, duygu kıvılcımlarının yorulmadan usanmadan bir daha peşine düşmek.

Sizi sevgiliye romanlara çağıran hangi olağanüstü nesneler hangi ilk karşılaşmalardır, aşırı dozla içime yüklemişim. Heyecanların yanıp sönen göz kamaştıran binbir rengi hepsi bir kapsüle sıkıştırılmış gibi. İnsanın en rahat ettiği yer, boşluklarını dolduran o heyecanlı o ilk dokunma öpüşme, bavullara kitap raflarına cüzdanlara romanlara bir hayata sığmayan, bir kaç küçük dokunuşla daha ergenliği yaşamadan infilak edişim, işte bu ıssız mavi denizler gibi hep uzağından öpüşler!

Yağmur herkesin başına yağar değil mi ama her coğrafyada böyle değil, Trabzon’da hiç değil, bazen yolda yan yana iki kişi, yağmur sadece senin başına yağar. Annemle kol kola gidiyoruz, yağmur sadece benim başıma düşüyor. Nefesim tutuldu, annem, bak yine nefes alamıyor boğulacak çocuk, deyip, kendisi diğer tarafıma geçti. Annemin yer değiştirmesiyle yağmur da peşimden geldi bu tarafa düştü. Yine sadece benim başıma yağıyor. Sadece sizin başınıza düşmesi yağmurun yaptığınız her işte özel bir kimlik yapıverir sizi, kendine övgü iltifat, kendi elinden çıkma şeylerde kusursuzu ararken nefes nefese kalmak. Yağmur sadece benim başıma düşünce nefesim kesiliyor, annem, yine nefes alamıyor, boğulacak bu çocuk diye kahrediyor. Çekiştire çekiştire doktorlara götürecek ne vardı sanki, kimin başına özel tek kişilik yağmur yağsa, heyecandan kalbi sıkışır nefesi tutulur, anneciğim bu özel yağmur, bazen delirtebilir insanı.

Küçükken annem beni bu çocuk hep tık nefes diye doktora götürürdü, astım hastası mıyım, diye, ilaçlar tedavi, geçmedi, bir daha götürdü, yine anlaşılmadı. Leğen altında sakladığım bir bıldırcınım oldu, açıp açıp altından tüylerine ürkekliğine minicik bacaklarına bakıyorum, tüylerinde o nokta nokta kurşuni dumani bulut renkler, ta Sibiryalar’dan sağanak yağmurlar altında kulaç atıp yorulmuş tüylerine dokunmak, yine nefes nefeseyim, annem kolumdan bir hışımla tutup kaldırıyor. Bak yine nefes alamıyor boğulacak bu çocuk, diyor. Oysa değil, kim yorgun bir bıldırcını avuçlarına alsa yüreği ağzına gelir, bir yazarın empati duygusu böyle mi gelişir. Çok sonra anladım ki aşırı heyecan hastasıyım, sahilde başladı. Upuzun bir kumsalda büyüdüm, kimsecikler olmaz çöl renginde çöl gibi tenhaydı. Minik dalgalar milyonlarca kırık istiridye kabukları taşırdı. Elime alır büyüteç gibi kabuklara bakar nefes nefese kalırdım, neydi kalbimi yerinden fırlatıp beni büyüleyen, merkez bankasındaki külçe altınlar gibi irili ufaklı minicik milyarlarca sedef kabuklar.

Kum istiridyelerinin büyüleyici güzelliği zihnimden hiç çıkmaz, büyük devrimleri büyük fotoğraflar hazırlar, aslında bu fotoğraflar herkeste var, iş güç derdinde insanların canı boğazında kimse dönüp aldırmıyor. Sıcağı sıcağına o duyguyu yaşamak elimde değil, ruhumun kabartma tozu elli sene de geçse pırıltısı kaybolmuyor. İşinde gücünde koca şehre vızır vızır giden arabalara dönüp, burada böyle büyük hazineler varken, neden kimsecikler bu ışıl ışıl dünyanın en güzel mücevherleri deniz kabuklarını hiç merak etmiyor, derdim. (Bir otuz yıl sonra, bir gün sorguya çekiyor nemrut suratlı bir hakim beni, nasıl gerginim, savcının gömlek düğmelerine ilişti gözüm, düğmeleri sedeften. Ne kadar yanlış uygunsuz yere konmuşlar, sedefler adına ben utandım. O düğmelerde o parlak kabuk parçaları, adliyeden beni umutsuz zindanlara savurmuştur.)

Oysa o çocuk günlerimde her kırık küçük kabuğu elime aldığımda Everest dağına tırmanmış bayrağını çekmiş gibi bir sevinç boğardı beni, mecaz değil gerçek, nefes nefese kalırdım, yani, içimizde ne varsa öldüren, bu hayatı, bir daha düşünün derim, önce gömleklerinize hak etmediğiniz düğmeler dikmeyin, derim.

Kuşluk vakti, öğlen denizi kımıltısız, düz çarşaf gibi, Haziran denizine Sargan (Zargana) suyu deriz, neye benzer dersiniz, o durgun deniz, ışıldayan sedefe benzer, sonra büyüyünce sevgilinin teninde aynı ışığa tutulursunuz. O istiridye parçalarına dokunduğum ilk günkü parıltısı, yaşlandıkça odamı aydınlatıyor. Gözlerinizi kamaştıran güneş ışınlarının en incecik çizgileri karanatina odanızdaki hapishanenizin demir ızgaraları. Ateşi tetikler kafesinizi kırar göğe taşır sizi. Yaşadığınız mekan neresi? İnsanın içinde bulunduğu yer mi yoksa içinde bulunan yer mi? Sedef kabuklarının çukur tarafı düz parlak, kabuk tarafı kıvrımları yelpaze gibi her yöne açılıyor, her yöne açılan sonsuz çizgiler. Cildi doğuştan bakımlı. Kekemelerin pelteklerin dillerini çözen bir ışık. Sedef kabuğunun kıvrımları sizi sonsuz çizgilere evrene götürür. İnsan bu minik kabuğu eline kaşık gibi alıp bir denizi uzayları bulutları içmek istiyor.. Parlaklığında kendini olduğundan daha büyük gösteriyor, nedir o parlaklığa gömülünce sizi kendinizden daha büyük gösteren, boyunuzu neşenizi gezegenlerle yarıştıran. Güneş ışınları hiç uyur mu? Bu kabuğun içinde işte uyuyorlar. O minik kabuğun içinde mışıl mışıl kainat uyuyor. O sedef sahiller hep içimde. Metroyla uçakla taksiyle gidemediğiniz ama gözlerin sabitlenip bir an dalarak birden içinizden koşarak uçarak ışınlanarak gittiğiniz o yer. Ninenizin dizinde oturur gibi Tanrı’nın eteklerinde minik dalgaların önünde dizlerinizi kırıp, kabuk parçalarını avuçlayıp, parmak uçlarımızla o incecik kelebek simi gibi renkli lekeleri okşayıp sevip. Büyüteç gibi kabuğu gözlerinize yaklaştırıp meleklerin kanatlarını kaldırıp cennetin içine gizlice hınzırca girmek gibi. Kalbim yerinden oynardı, doktorlara koşturacak ne vardı sanki. Dünyanın ışık ışık taştığını görmek. Hangi çocuk, anne, sınırlarını aştığında dünyanın, nefessiz kalmaz, boğulmaz, anne!

Diliniz tutulmuş gibi sizi hayran bırakan o küçücük kabukların pırıltıları ayrılıp uzak düşünce, o parıltı, yün ipliğinden ince lime lime edip hayallerinizin dillerini çözer. O parıltı, gözlerinizin ışığı oluverir, sevinçlerinizi sebepsiz kahkahalarınızı rüyalarınızı o nokta gibi küçücük sim gibi renkler anne sütü gibi besler. Bebekken memeden kesiliriz ancak beynimiz ışık ışık kitaplarda müzikte tablolarda romanlarda emmeye devam eder. O pırıltı insanın en rahat yeri. Doya doya kıvılcım kıvılcım heyecanlarıyla makam rütbe kişilik hırs başka hiç bir şeyin dolduramadığı yerlerinizin tümünü mucizevi büyüleyiciliğiyle ışık ışık renk renk tıka basa doldurur. O minik kabuklarla ilk karşılaşma insan beyninizi hayvan çiftliğinde sığırları kızgın demirle dağlamak gibi beyninizde ebediyyen kaybolmayacak bir yanık izi bırakır, bir coğrafyanın kimliği. Sığırların kıçına bakan köylüler şehre geldiğinde liderlerinin suratlarını aynı yerde ararlar. Oysa değersiz fiyatsız bir kabuk işte, o sedefin ışıltısı zengin yapar sizi, kızların dudakları dişleri yanakları gözbekleri giysilerinde neşende eşyalarda sevdiğin sarıldığın herkesin-herşeyin gülümsemesinde, aynı o sedef ışığı ilk görüşte tanırsın. Işığı rengi, sizi hayali bir atın üstüne bindirir, teninizin rengi olur, artık nereye giderse, o pembe gümüşi altın rengi pırıltı, hasta değilim anne, bir daha doktorlara taşıma beni, gül yaprağı gibi incecik bu porselen yanakları dudakları, kim görmüş de kudurmamış, anne!

Tekrar evlerde yeniden mağara çağındayız, oysa şehir, heyecanların, mimari, sanat, müze, tiyatro, şık tanışma mekanları sarılarak sevişerek koklaşarak buluştuğumuz yerdi. Ama galiba her birimiz geçinmek için boğaz tokluğuna heyecanları etiketleyip eşyalar ve güzel şeylerle aramıza bilet fiyatı koyduk, sert bir sınır koyduk. Bir kapı koyduk bu kapıdan-mekandan içeriye paranız varsa girebilirsiniz. Oysa o sahil o deniz o istiridye kabukları hiçbirimizden hiç para istemedi, daha tanışmadığımız sevgililerin bize ilk kopya örneklerini verdi. Sonunda dünya dolusu insan hep birlikte bir virüse yenildik. Kendi payıma da suçlarımı itiraf etme zamanı. Artık onüç-ondört yaşına gelmiştim, Lodos’tan (fırtınadan) sonra sahile koşar bakalım fırtına neleri sürükleyip getirmiş, şu ampul (armut lamba) bakırları ağırlığını elimizle tartar, toplar, koşa koşa hurdacıya satardık. Sömürgeci bir hırsız gibi bakırları toplarken o istiridye parçalarıyla göz göze geldim. Sahile vurmuş deniz anasına, feri gitmiş kurumuş yosunlara, sıcaktan perişan olmuş dikenli deniz kestanesine, yavrusu kaçmış içini boşaltmış deniz salyangozlarına, pek havalı kibirli deniz yıldızına dönüp, hayır, hayır, vallahi siz daha güzelsiniz, ama şimdi top alacağım, biraz paraya ihtiyacım var. Sanki bu yüzleşmeyle o gün deniz kabuklarıyla aramıza şeytani bir uyumsuzluk bir ihtilaf giriverdi, kendimi suçlu hissettim. Sanki Tanrı’nın ışıldayan sedeften gözbebeklerini oymuş yahudi bir bezirgan gibi yerine bakırdan sahtesini takmıştım. O sahile artık sedefleri değil bakır aramak için gider olmuştum. Pırıltısıyla beni uçuran ateşleyici fırlatma rampamı sökmüş düzenbaz asalak hırsız bir fare oluvermiştim. Kendine ihanet saf heyecanlarını öldürür. Hiç bir insan evladı bundan kaçamaz. Kısa vadede çok şehvetli hırs ama uzun vadede bir bakır parçasına bir dünyayı hava toprak su çayırlar denizler dünyaları kaybeden bir gözü dönmüş şeytanlık.

Beyaz deniz kumu üstünde kum istiridyeleri kırık küçük deniz salyangozları, ellerimiz ağzımızla değil, ruhumuzla ışığını yediğimiz. Karadeniz’in karakumu meşhurdur,. Zonguldak sahillerindeki kömür tozu değil. Dalgaların öğütüp kum yaptığı granit tozları. Koyu mavi lacivert, neye benziyor dersiniz, midye kabuğunun içinin rengine benziyor. Midye kabuklarının içi neye benziyor dersiniz, geceleri ağzını incecik açıp, kararmış göklerin bulutların şipşak fotoğrafını çekmiş gibi. O karakumları avuçlamak çelik gibi güç veren, maden renginde yalçın tepelerin gölgesi gibi. Koyu maden rengi içinde çok asil bir şey var sanki. Sonbahar akşamları deniz koyu laciverten siyaha dalga dalga kararır. Şu minicik mavi gezegende insanı huşuyla kendine hayran bırakan insanı ürkütüp korkutan canavar ağzı gibi, boğuşur gibi, şekilden şekile giren koyuluk. Koyu bulutlar yanardağ ağzı gibi dalgaların üstüne kızgın lavlarını döker, denizin üstünde ateşten hayali yarasalar gibi gölgeler bırakır. Göklerin bulutların karaltısı denize korkunç rengini verir. Nedir bu renk, neye benziyor? Korkudan kimsenin giremediği mağara ağızlarını bekleyen denizin karanlık diplerine doğru sarkıt sarkıt sivrilmiş yosun tutmuş mercan kayalıkları! Bilinçaltımıza mı öfkelerimize kudurmuşluğumuz azgınlığımız, bu kopkoyu bulanık karışık lacivert içimizde hangi duygulara, çığlık çığlığa korkularımıza mı benziyor. Vallahi bir şeyim yok anne, deniz çok kabarmış, çok öfkeli, hepimizi yutacak, çok korkuyorum anne, yalvarırım panikleme, şimdi geçer, birazdan güneş açar bulutlar dağılır, sakinleşir, canavar dalgaların içinde kafatasın kayalıklara vura vura boğulmaktan yutulmaktan kaybolmaktan, korkmayan kim var anne!

İncecik pembesi sim sarısı parıltılı moru siyahı hayranlıkla küçücük kabukçuk bizi de bir minik parçası yapıverir dünyanın. Uzak kalışımızın kederi bu yüzden bugün hala aynı koyulukta. Hepimiz bal gibi biliyoruz işte, bize en dürüst davranan şey heyecanlarımız, ilk karşılaştığımız o yerde o anlarda o dokunuş o ilk buluşmaların hatırasındadır. Bir iddiaya göre o minik pırıltılar Tanrı’nın giysileriydi. Yağmur damlalarında bir avuç çikolatada her bir sevgilide dağ tepe çayır bayır ormanlık her manzarada arayıp doya doya dokunup sarıldığımız biz büyüdükçe ebatları renkleri şekilleri kimlikleri değişen hep o sevinçli pırıltının o hiç eskimeyen yaşlanmayan yüzüdür.

İşte en büyük aşkım, yemyeşil çimli kayalar. Kayaların üstüne serilmiş ipek bir örtü. Ağaçların gövdesine yapışmış sahile bakan kayalıklara sarılmış yalçın tepelerin nemli sırtlarına ilmik ilmik sıkıca örülmüş halı gibi incecik bir örtü. Nefes nefese kalırım, yaralarımı iyileştirir. Ne muhteşem ne büyüleyicidir o çim örtü! Her yerde varlar, her taş üstünde her kayalıkta her ağaçta, nemde kalmış açıkta kalmış, her yeri istila eder kaplayıverirler. Kaya gibi sert granitin taşın üstünde serilmiş bu çim halı aklımı alır. Yemyeşil kaya çimlerine dokunmak üstünde oturmak, ne büyük heyecan. Senin gibi biriyle tanışan herkes mutlu olur, seni okşayan her el güzel olur. Birşeyi ancak severseniz bilirsiniz. Kumaş gibi dekoratif malzemesi doğanın, bayılırsınız. Granit kayaları yumuşatan. Sert kabuklu yaşlı ağaçların üstünde kırlent yastık kanaviçe süsleri gibi. Sizi alıp götürür. Onlara deli oluyorum. Kim istemez evimizin duvar kağıdı yerine bu dantel dantel çimle kaplı olmasını. Kaya çimleri sanki güzel bir rüya görüyormuş gibi hep gülüyorlarmış gibi. Hayat sopaladığında sizi bu halı gibi çimlere yumuşak dokunuşlarınız inanın çok işe yarayacak. Nemli coğrafyasıyla Karadeniz’in nerdeyse bütün taşları üniforma gibi tek tip bu yeşil çimleri giyiniverir. Hayır, artık zamanı geldi, itiraf ediyorum, doğrusu, aşırı heyecan hastasıydım. Bu çimleri okşaya dokuna, nefesimi onlar açtı. Ne bir kaşif ne doğa bilimcisiydim, sadece boğuluyordum, kaya çimlerinin yanı başında havalanıyor oh be sevinçten çığlık çığlığa yumuşacık üstlerinde zıplayıp rahatlıyordum. Kayaların bu ipekten yüzeylerini tanıdıktan sonra filmlerde tablolarda hep aynı fonu hayatında hep böyle bir renk ve zemin genişliğini arıyorsun. İnsan bu güzellikleri iliklerine kadar yaşadıkça artık hayattan çok şey istemiyor. Yazarlığımın kalemimin askerleriydi onlar. Zamanı yok eder uçurur beni. Bir yarısı çürüyüp yıkılmış kalelere çok yaşlı taşları düşmüş köprülere ne güzel yakışırlar. Granit tepelere uzanan yamaçlara nevresim çarşaflar gibi ne güzel görünürler. Sahil kayalıklarını evin misafir odasına çevirirler, ve sert kabuklu yaşlı ağaçlara ne filozofik anlamlı güzellik katarlar. Her taşın bitkinin kuzeye dönük yüzünde, ne çok buluşup koklaşıp konuştuk. O ince ince ışıldayan yeşil, dünyanın dönüş hızına, kalbinizi de yumuşacık kıvamına sokuverir. Kutu kutu ilaçları marifet sanan psikiyatristlere anlatamazsınız çok rahat hafif giyinmiş bu ipekten yeşil örtünün baştan çıkarıcı kudretini. Ah, saraylarda oturanlar da kendilerini bir bok sanıyor. Oysa, hayatın daha sıcacık bir yeri yoktur. Bu güzelim çimler, o soğuk sert karakterli kayaları delirmiş fırtınalara karşı kuzine soba gibi sıcacık tutar. Sert rüzgarlardan daha azgın bu dünyaya niye geldim gibi sert ve boş sorulara bir daha ihtiyacınız kalmaz. Rengi ışığı sakin duruşu göğsümü zorlar. Göğsüm arabaların hava lastiği gibi patlayarak aniden şişer. Çocukluğumuzda plastik toplar vardı, çok sık ve çok kolay patlardı, fabrikasına gitmiştim, bir küçük makine, şişirip şişirip top yapıyor, başında beklerdim, plastik eriyik balon gibi şiştikçe içimde bir şey kabarırdı.

Bu kaya çimlerinin üstünde kalbimi uçan balona dönüştüren şey nedir? Bedenimde öyle bir yükselme ki duyduğun gördüğün hissettiğin her şeyi tek solukta tek adımda aşarsın. Ormanı kayalıkları dönüp dolaşıp arkada karanlıkta izbede yerlere serilmiş hep o yemyeşil çimden kilimleri ararsın. Bir yazara dağları yerinden oynatan kendine ait bir cümle kurabilme gücü verir. Ballar balını bulunca kovanınızı yağma ettirir. İçinizdeki kuvveti keşfettirir altın madeni gibi. Çimin yanından bir kez geçmişseniz bir kez ışığı sizi yakalamışsa bir kez okşamış bir kez üstüne yatıp uzanmışsanız, ah bu kelimeler, bir ömür kazıp kazıp çıkarttığımız hep aynı madenden çıkıyor.

Çırasına dikkat edin, zaman zaman üstünüz başınız kalbiniz beyniniz aniden alev alır. Tutuşturur. Kıvılcımlarına dikkat edin, bazen birden infilak ettirir.

En zayıf anınızda içinizden güç taşar.

Hoşçakalın.

(Not: Virüs sonrası dünyaya komünizm lazım olursa onu dahi ya şirketler ya AKP gibi partiler getirecek, ya da kafam karışık. Virüsten asıl dersi tabakhaneye her gün bok yetiştiren bizler çıkartmalıyız. İçimde boş işler yapıyorsun daha uzun vadeli çalış diyen bir his var. Aciliyet ve çok zaruri ihtiyaç anları dışında bu sütunlara biraz uzak kalıp nihayet büyük yazarlara olan borcumu ödemek istiyorum. Becerebilir miyim bilmiyorum ama artık nihayet hikayeden uzun romandan kısa bir yola girmeliyim. Okuyucunun olağanüstü ilgi gösterip destek verdiği Veryansın Sitesi’nin harika çalışkan sorumlu editör ve yazar kadrosu bu sancılı karantina günlerinde inanıyorum bir umut olmayı sürdürecek. Gün döner belki bizleri heyecanlandıran gelişmeler olur. Hepiniz gibi hazır olmalıyım, zaman açısından durum çok tehlikeli. Gelip geçici sabun köpüğü gündemin değil zamanın yükselttiği bir şeyler denemeliyim. Ya da bakalım bir daha yazabilecek miyim, saygıyla, hoşçakalın.)

23 Yorum

  1. Alçak dünyanın yüksek insanı Nihat abi ! Bu alçak dünyadan çok alacağın var abi çok… nasıl ödeyecek hangi yüzle yüzüne bakıp ödeyecek bilmiyorum…

  2. Nihat abi eline kalemine gönlüne sağlık inzivaya çekilmek senin de hakkın ara sıra dünyadan soyutlanmak elini eteğini çekmek iyidir bugünlerden daha iyi fırsat olamaz hasretle bekleyeceğiz saygılar sevgiler

  3. Uç uzak diyarlara abimm, özgürce.
    Lakin dönüp konduğun yerde anlatacaklarını hasretle bekliyor olacağız..
    Bunu da unutma!

  4. Abiimm, denizin en derin maviliklerinde bekleyeceğiz. Başkaları düşünsün başımıza düşücek Kayayı biz o kaya’nın altında zaten yıllardır yaşıyoruz be abi..

  5. Ne olur “hoşça kalın” demeyin, ne olur günlük yazılarınıza devam edin. Siz vicdansınız, dürüstlüksünüz, namussunuz, insansınız. Bizleri mahrum etmeyin.

  6. Nihat Bey lütfen bu sütunlarda yazmaya fırsatınız oldukça devam edin.İnanın ki yazılarınız bize yaşama sevinci, mücadeleye devam etme gücü,hayatın zorlukları karşısında yalnız olmadığımız duygusu veriyor.Sizi ailemizden birisi gibi görüyor ve seviyoruz.Tüm yazılarınızı heyecanla okuyoruz emeklerinize sağlık.

  7. rahatsızlık fılan mı var. okuyucular bu yazının maksadını anlamıs gorunuyor. ben cıkaramadım yaslılıktan herhalde. nıhat bey gecıcı mı yoksa tam olarak bırakıyorsun. neden sımdı?

  8. Ne zaman geçiş yapacak diye bekledim. Geçiş yumuşak mı olacak keskin mi derken; şaaaak!
    “Sığırların kıçına bakan köylüler şehre geldiğinde liderlerinin suratlarını aynı yerde ararlar.”
    Saygılar!

  9. Not bolumunde yazdiklarini destekliyorum Nihat abi..hatta katiliyorum…Ne olursa olsun, enerjisini bosa tuketmeyenler daha uzun ayakta kalir ve uretmeye ancak ve daha uzun sure devam edebilir..Senin saman alevi gibi degilde kor gibi icin icin uzun sure yanmana ihtiyacimiz var. O yuzden sobanin tum hava alan kapaklarini kapatman gerek bence..Sobayi uyutmak deriz biz..Tukenmeni istemiyoruz…Gun olur ne zaman ocagi tekrar tutusturacagin belli olmaz..O gun gelir mi veya gelmek zorunda mi illaki o da bilinmez…Kimse zihnen ruhen ve hatta fiziken bu kadar yukun altina giremez, en basta macasi yemez, girse de senin kadar yol katedemez..Artik oz savunma mekanizmalarini devreye koyarak enerji tuketimini minimuma dusurmen seni coooook sevenleri daha cok sevindirecektir..Senin varligin yeter…

  10. Günlük yazılardan uzaklaşmak kararı bence çok iyi. Günlük yazılar da dünyaya farklı bir gözden bakmayı sağlıyordu ama, üstadım, uzun soluklu kitaplar, gelecekte de pek çok insanın yolunu aydınlatır. Saygıyla,

  11. Hic tanımadan bana 15 uzun senedir hikayeleriyle, romanlarıyla, anılarıyla ve makaleleriyle eşlik eden Nihat abim, yine gözlerimi doldurdun yine düşüncelere sevk ettin beni. Bize asla hoşçakal deme, bir daha yazabilecek miyim deme.

  12. Üstad, yazılarınız gerçekten insanı bambaşka diyarlara götürüyor ve okurken düşünmeyi, düşünürken de; başka fikir kapılarından içeri girmesini sağlıyor insanın.Bizler hazırız aynen sizin olduğunuz gibi..! Her şartta ve ortamda fikren ve bedenen sizinleyiz..! emeklerinizi helal ediniz.!

  13. Eline,aklına sağlık koca yürekli yazar. Bu destansı yazının nasıl bir beyin süzgeci ile, nasıl çile çekerek ortaya çıktığını az çok tahmin ediyorum. Okurken kendi çocukluğum ve gençliğim kare kare geçti gözümün önünden. Bir çok hususta ne kadar da benzer şeyler yaşamışız diye düşündüm. Böyle bir dönemde Veryansın tv kanalı ile bu güzel millete tarihe not düşecek şiirsel anlatım ürünü yazılar yazdığın için teşekkür ederim. Ben endişeye hiç gerek olmadığını, bu süreçten sonra namuslu, vatansever insanların döneminin başlayacağına yürekten inanıyorum ve biliyorum ki, M.Kemal Atatürk ve arkadaşları yani atalarımız nasıl başardılarsa biz de başaracağız.

  14. Türk Milletinin vicdanına selam olsun. Senin nefesin bize ve bu topraklara cansuyudur. Saygılarımı ve sevgilerimi sunarım.

  15. Nihat Bey yüreğinize, kaleminize sağlık. Yazılarınızı okudukça edebiyata daha bir sarılasım geliyor. Kelimeleriniz aniden bastıran şiddetli bir yağmur gibi nasıl yoğun yağıyor üzerimize. Üstelik patlamak istiyor, sanki içeride zor tutuyormuşsunuz gibi daha da anlatacaklarınızı…Bu büyülü, bir o kadar da gerçek yazılarınızı okumak bir keyif.

  16. Nihat Bey yüreğinize, kaleminize sağlık. Yazılarınızı okudukça edebiyata daha bir sarılasım geliyor. Kelimeleriniz aniden bastıran şiddetli bir yağmur gibi nasıl yoğun yağıyor üzerimize. Üstelik latlamak istiyor, sanki içeride zor tutuyormuşsunuz gibi daha da anlatacaklarınızı…Bu büyülü, bir o kadar da gerçek yazılarınızı okumak bir keyif.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı