AnalizKültür-Sanat Haberleri

Kadın olmazsa…

Hümay Göbel yazdı...

(Bu yazıyı, geçen sene öğrencisi tarafından katledilen,

eğitim şehidi Ceren Damar Şenel’e  ithaf ediyorum.

Çok kıymetli ailesine derin sevgilerimi iletiyorum.

Huzurla uyu sevgili Ceren,

dualarımız seninle…)

 

Dün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ydü. Toplum dışına itilen, aşağılanan, her türlü şiddete maruz kalan ama bir türlü sevilemeyen yine de toplumu ayakta tutan, üreten, merhamet eden, koruyan ve ne olursa sevmekten vazgeçmeyen kadınların günü… Bugün bile dünyanın birçok yerinde birçok kadın şu satırları yazdığım sırada şu ya da bu biçimde hiç de insani olmayan koşullar altında, medeniyetten yoksun birilerince şiddete maruz bırakılıyor.

Kadının toplum dışına itilmesi, insanlık tarihinde birçok karanlık dönem yarattı. Bunlardan biri de Klasik Müziğin yükseliş dönemi sayılabilecek ancak insan hakları açısından en vahşi süreçlerden biri olarak nitelenebilecek Barok Dönem’de gerçekleşti.

Barok, Portekizce Barocco yani düzgün olmayan inci sözcüğünden gelmektedir. 16. – 18. yüzyılları kapsayan Barok Dönem, bir nevi Sarayın İşlenmemiş İncisi’ydi. Bu dönemde soylular kendileri için özel müzisyenler tutmakta ve Klasik Müzik’te, bir önceki Rönesans Dönemi’ni alt üst edecek müzikal dönüşümler yaşanmaktaydı. Müziğin Avrupa sınırlarını aşıp evrenselleşmeye başladığı yıllardı.

1750 yılında Johann Sebastian Bach’ın ölümüyle sona eren Barok Dönem’in en bilinen bestecileri: George Frideric Handel, Antonio Vivaldi, Claudio Monteverdi ve Giovanni Battista Pergolesi’dir.

Kastrasyon bilinen adıyla hadımlık, günümüzde özellikle cinsel taciz ve tecavüz suçlarının cezalandırılması konusunda ülkemizde defalarca gündeme gelmiş, tarihsel süreç içerisinde de çok farklı amaçlar için kullanılmıştır.

Anadolu’da Kybele Kültü’nde Attis Rahiplerinin hadım olma şartı bulunmaktaydı. Yine aynı kültte Kybele uğrunda kendilerini hadım eden Galloslar ancak bu yolla Ana Tanrıça ile bütünleşebileceklerine inanıyorlardı. Hadımlık yalnızca Osmanlı’da değil; Bizans, Sasani, Emevi ve Abbasi Sarayları’nda da oldukça yaygındı. Abbasi Sarayları’nda siyahi hadımlar harem hizmetine, beyaz hadımlarsa hükümdar hizmetine veriliyordu. Osmanlı’da bilinen hadımlar: Sadrazam Hadım Ali Paşa, Vezir Hadım Cafer Paşa, Hadım Gürcü Mehmet Paşa, Sadrazam Hadım Sinan Paşa, Sadrazam Hadım Süleyman Paşa’dır.

Ortadoğu’da hadımlıkla amaç, büyük ölçüde haremin korunmasını teminken, Avrupa’da kilise müziğinin doğru icrasını sağlamak hedeflenmiştir. Kastrasyonun bu nedenle kullanımı yalnızca Avrupa’da hatta özellikle İtalya’da görülmüştür. Müzik alanında kastrasyonda amaç, erkeklik hormonu yoksunluğu ile sesteki, ergenlik sonrası yaklaşık 1 oktavlık kalınlaşmayı engellemek böylece iyi bir müzik eğitimi neticesinde soprano-mezzosoprano ses renginin yakalanmasıdır.

Avrupa’da kastrasyona ihtiyaç duyulmasının aslında hepimize çok tanıdık gelecek trajik bir nedeni vardı: 5. Yüzyıl’da Doğu Kilisesi’nin kadınların şarkı söylemesini yasaklaması! Bu yasak, kadınların cinsel bir obje olarak görülmesi nedeniyle kadın ve erkeğin birarada ibadet edemeyeceği inancından doğmuştu. Ne acıdır ki günümüzde bu karanlık inanç, hala aynı canlılıkla varlığını sürdürmekte. O dönemde bu yasağa Fransa karşı çıkmış böylelikle kadınların sahnelerde yer almasına öncülük etmiştir.

Doğu Kilisesi’nin 5. Yüzyıl’da koyduğu bu yasağın en karanlık sonuçları Barok Dönem’de ortaya çıktı. Kilise korolarında cantus adı verilen tiz partisyonların seslendirilmesi için soprano ya da mezzosopranoya yani kadın sesine ihtiyaç duyulmaktaydı. Kadınların şarkı söylemesi yasak olduğundan bu ihtiyaç, kadın sesini taklit eden Falsetto Ses denilen ve bu sese sahip olanların Falsettist olarak adlandırıldığı ergen erkeklerce giderilmeye çalışıldı. Ancak bu sürdürülebilir bir çözüm sunamadı. Bu nedenle kilise müziğinin doğru icrasını sağlayabilmek adına çoğunluğu fakir ailelerin çocuklarından oluşan 6-9 yaş arası çocuklar kastre edilerek kilise korolarınca deyim yerindeyse devşirildi. İlk kastratonun (kadın sesli tenor) 1562 yılında Sistine Şapeli Korosu’nda söylediği bilinmektedir.

Kastratolar Monteverdi ile birlikte operada da yer almaya başladılar. Böylelikle sıradan bir şarkıcıdan Prima Donna’ya evrilme süreçleri de başlamış oldu. Monteverdi Orfeo Operası ile birlikte Klasik Müzik’te Operalar dönemini başlatırken kastratolar için de yepyeni bir kapı açmış oldu. Bu açılan kapı ile birlikte Klasik Müzik hayatına giren kastratolardan bazıları şunlardır: Giovanni Francesco Grossi (Siface), Paolo Abel Nascimento, Oleg Riabets, Francesco Antonio Mamiliano Pistchi, Matteo Sassano (Matteuceio), Nicolo Grimaldi (Nicoloni), Antonio Maria Bernacchi, Giovanni Carestini, Francesco Bernardi (Senesino), Geatano Majorano (Caffarelli), Carlo Broschi (Farinelli) ve Alessandro Moreschi.

Kastrasyonla birlikte göğüs boşluğu gelişir. Buna bağlı olarak erkek ciğeri ile soprano ses kalitesi yakalandığında bir nefeste 250 nota söyleme, bir notayı bir dakikadan fazla tutabilme gibi insan üstü sayılabilecek birtakım nitelikler kazanılır. Bu nedenle kastratolar dönemin bestecileri için birer müzikal başyapıttı adeta. Kastrasyonun yasaklanmasına Rossini’nin çok üzüldüğü rivayet edilirken Kızıl Rahip lakaplı Antonio Vivaldi en güzel aryalarını kastratolar için besteledi.

Yukarıda ismi zikredilen kastratoların en bilinenleri 1710-1783 yılları arasında yaşamış, mezzosoprano ses rengine sahip Caffarelli lakaplı Geatano Majorano ve 1705-1782 yılları arasında yaşamış, Farinelli adıyla bilinen, mezzosoprano-kontralto ses rengine sahip Carlo Broschi’dir. Cafferelli’nin sahnelerden ayrıldıktan sonra Farinelli’ye hocalık yaptığı bilinmektedir. Bilinen son kastrato ise yine yukarıda ismi zikredilen 1922 yılında ölen Alessandro Moreschi’dir.

Farinelli, 3,5 oktavlık sesiyle döneminin en büyük şarkıcısıydı. 12 yaşında abisi Ricardo Broschi’nin izni ile kastre edilmesiyle başlayan sahne serüvenine 32 yaşında kendi isteğiyle son verdi ve İspanya Kralı 5. Philippe’in himayesinde saray şarkıcısı olarak hayatını sürdürdü. 5. Philippe’in depresyon tedavisinde Farinelli’nin önemli etkisi olduğu anlatılagelmektedir.

Farinelli’nin hayatını anlatan, yönetmenliğini Gerard Carbiau’nun üstlendiği ve kendisiyle aynı adı taşıyan 1994 yapımı Farinelli filmi, 1995 yılında Oscar’a aday gösterilmiş, aynı yıl Altın Küre ve Fransız Oscar’ı sayılan Ceaser Ödüllerine layık görülmüştür. Filmde Farinelli karakterine Stefano Dionisi hayat vermiştir. Filmde öne çıkan bir diğer karakter olan George Frideric Handel’i ise Jeroen Krabbe canlandırmıştır. Filmde Farinelli’ye en yakın ses rengini yakalayabilmek için kontrtenor Derek Lee Ragin ve soprano Ewa Godlewska’nın sesleri, 7 ay süren bir çalışma neticesinde yaklaşık 300 montajla birleştirilmiştir.

“Boğazında ölüm var, ne olur artık şarkı söyleme!”

Film, kilise korosunun şarkı söylediği esnada Farinelli’nin arkadaşlarından birinin Farinelli’ye: “Boğazında ölüm var, ne olur artık şarkı söyleme!” diyerek kendini balkondan aşağıya bırakmasıyla başlar. Farinelli bu sahnenin dehşetiyle, yazgısını idrak eder. Arafta bir yaşam onu beklemektedir…

“Kastrato olduğun için hayatını sesine bağımlı olarak sürdüreceksin. Sesinden başka hiçbir şeyin yok, sesine mahkumsun!”

Handel filmin bir sahnesinde Farinelli’ye “Kastrato olduğun için hayatını sesine bağımlı olarak sürdüreceksin. Sesinden başka hiçbir şeyin yok, sen yalnızca sesine mahkûm bir şarkı söyleme makinesisin!” der. Bu sahne aslında kastratoların, kendilerine hiç sorulmadan, nasıl bir karanlığın içine sürüklendiklerini açıkça anlatır seyirciye.

Filmin en can alıcı sahnelerinden biri de Farinelli’nin, Handel’in meşhur aryası Lascia ch’io pianga’yı seslendirdiği efsanevi andır. Bu sahnede, Farinelli’nin kastre edildiği ana yapılan flashbackler ve fondaki ruhu ele geçiren müzikle seyirci Barok dönemi yaşar. Bu esnada Farinelli’nin kusursuz icrasının Handel’de yarattığı etkiyi Jeroen Krabbe muazzam bir oyunculukla aktarır seyirciye. Aynı kalp çarpıntısını seyirci de hisseder o anda.

Kastrasyon, 1902-1904 yıllarında çıkarılan yasa ile yasaklandı ancak ardında neredeyse dört yüzyıllık bir enkaz bıraktı. 2006 yılında Farinelli’nin cesedi üzerinde yapılan araştırmalar kastrasyonun uzun uzuv kemiklerinin oluşması, osteoporoz ve menopoz sonrası kadınlarda görülen rahatsızlıkların bir kısmına sebep olduğunu kanıtlamış oldu. Bütün bu enkazın ana sebebiyse kadınların toplum dışına itilmesiydi. Kadınlara yönelik bu negatif ayrımcılık çocuğa yönelik bedensel şiddetin, istismarın hatta doğrudan yaşam hakkı ihlalin zeminini hazırladı. Küçücük erkek çocuklarının özerk gelişimine engel olundu, aşık olmalarının önüne geçildi, yüzbinlerce travmalı birey yaratıldı.

Kadın toplumun içinde barınamazsa insan araçsallaşır. Bunun en somut göstergesi Barok Dönem’dedir. Kastrasyon yasaklanmış olsa da bugün hala o karanlık günlerden çok uzakta sayılmayız. Hala bir şekilde kadın; sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel hayatın dışına itilmek istenmekte ya da bulunduğu bu alanlarda bir yolla sindirilmeye çalışılmakta. Bu tutum insanı nefes alan, birbirine dokunan, birbirini besleyen yani yaşayan bir varlık olmaktan uzaklaştırıp mekanik bir forma dönüştürüyor adeta.

Sindirilmediğimiz, aşağılanmadığımız, şiddet görmediğimiz, sevildiğimiz ama sevgiyle boğulmadığımız, medeni yollarla tartışma zemini bulabildiğimiz, cinsiyet farklılıklarını aşabildiğimiz günlerin bir an önce gelmesi umuduyla tüm kadınların kadınlar gününü kutluyorum…

Sanat dolu günler…

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı