AnalizGündem

Kibir mi yoksa Korona mı daha ölümcül?

Hümay Göbel yazdı...

“Kibir” dedi keşiş misafirlerine. “İyilik için yaratılmış bir meleği yok etti.” 

(Jules Verne) 

Trump’ın ağız dolusu It comes from China (Çin’den yayıldı.) dediği COVID-19 ya da kimilerinin tabiri ile Çin Virüsü acaba gerçekten de Çin Virüsü mü?… Bu sıfatı ırkçı bir söylem olarak niteleyenler ya da büyük bir hevesle benimseyip telaffuz edenler var. Irkçılık olarak nitelenebileceğine inanmamakla birlikte Çin Virüsü tabirinin büyük bir yadsımadan kaynaklandığına inanıyorum. İnsanın kendi ve yakın çevresiyle kurduğu hükümranlığa her şeyi hak görüp kalanları yok sayan, enaniyet körlüğünden doğmuş bir tabir bu bana göre. 

Diğer tüm kutsal kitaplarda bahsi geçen, Kuran-ı Kerim’de de Bakara Suresi’nde kendine yer bulan şeytanın cennetten kovulma hikayesini hemen herkes bilir. Adem’e secde etmeye direnen şeytanın cezası cennetten sürgün edilmek olmuştur. O artık düşmüş bir melektir… Şeytanı o karanlığa mahkûm eden, kontrol edemediği kibriydiKibir, belki de bu yüzden özellikle Hristiyanlık inancında 7 Büyük Günah’tan biri olarak görülmektedir. Dante de İlahi Komedya eserinde en büyük günah olarak kibri gösterir. Tüm kötülükleri doğuran en ölümcül günah kibirdir der. 

Bugün Çin Virüsü diyerek Çin’de yaşayanları dünyaya ölüm salmakla sorumlu tutanlar; doğaya verdiğimiz tahribatın, kendimizi her türün üstünde görerek korkunç bir hükmetme sarhoşluğuyla her şeyi yalnızca kendimize istemenin sorumluluğundan kaçtığını düşünenler bana göre. Bugün geldiğimiz noktanın altında da kontrol edemediğimiz kibrimiz yatıyor aslında. İnsan dışındaki tüm türleri hizmetimize özgülenmiş olarak görmemiz, doğaya istediğimizi yapabileceğimize inanmamız ve bu bencillikle kendimiz ve yakın çevremiz dışındakilere körleşmemizin sonucudur bu yaşanan kâbus 

Ülkesinin et ihtiyacını karşılamak için özgülenen tarım arazilerinin bitkisel üretime özgülenmesi halinde dünyanın birçok yerindeki açlık sorunun toptan çözülebileceği gerçeğine gözlerini yuman Trump’ın COVID-19’un Çin Virüsü olduğunu söylemesi gayet doğal. 

Beslenme alışkanlıklarımız ve dünyanın geldiği nokta arasında çok sıkı bir bağ bulunuyor. Çin’de yaşayanları yarasa yemeye sevk eden şeyin sadece damak tadı olmadığı konusunda sanıyorum neredeyse tüm dünya hemfikir… Kaynakların adaletsiz dağılımı, bazı şanslıların daha iyi besinlerle beslenebilmesi, kalanlarınsa besin kaynağı arayışı COVID-19 gibi mutasyona uğramış bir virüsü pimi çekilmiş bir bomba gibi ülkelerin kucağına bırakıverdi. 

Belirttiğim gibi, et ve hayvansal gıda üretimini sağlayabilmek ve nüfusun ihtiyacını karşılayacak oranda sürdürebilmek için kullanılan tarım arazilerinin sayısı, bitkisel üretimi sağlayabilmek ve nüfusun ihtiyacını karşılayacak oranda sürdürebilmek için kullanılan tarım arazilerinin sayısının binlerce kat üstünde. Bu da şu demek oluyor: hayvansal gıda tüketimini minimize etmek ve bitkisel üretimi arttırmak açlık sorununu ortadan kaldıracak derecede hayati öneme sahip. Ancak kibirli insanoğlu için bu, çok radikal hatta kimilerince ütopik bazılarına göreyse distopik bir kurgu sadece. 

Hepimiz eğer tabağımızda gelen yiyecekler hakkında, onları tüketmeden önce birkaç dakika durup düşünsek yeme alışkanlıklarımızda çok köklü değişiklikler olurdu diye düşünüyorum. Burada veganizm güzellemesi yapacak değilim. Bu yaşam tarzını seçtiğimden beridir veganlığın dikteyle benimsenemeyecek kadar geniş ve derin bir yaşam tarzı olduğuna inandığımdan arzu ettiğim yalnızca beslenme alışkanlıklarımızın dünyayı nasıl bir duruma sürüklediğinin fark edilmesini sağlamak adına kulaklara biraz kar suyu kaçırmaktan ibaret… 

Bizlerin daha fazla hayvansal gıda tüketmesi demek dünyanın başka bir yerindeki insanların protein kaynaklarının önemli ölçüde tahrip edilmesi hatta sıfırlanması anlamına geliyor. Bu koşullardaki insanlarsa beslenme için ne yazık ki alternatif tüketim kanalları yaratmak zorunda kalıyorlar. Özetle Çin’de yarasa yeniyorsa bunda tüm dünyanın parmağı var. Tüketim toplumunun yarattığı bir kabus bu. Bu gerçeği yadsıdığımız müddetçe böyle virüslerle ya da bunun gibi küresel birçok problemle karşılaşmamız kaçınılmaz olacak.  

COVID-19’un insan yapımı olduğuna dair bazı komplo teorileri gündeme geldi, bilimsel açıklamalarla yalanlanmasına rağmen gelmeye de devam ediyor. Bu virüs belki insan eliyle laboratuvarlarda geliştirilmedi ancak oluşmasında doğrudan insanlığın etkisinin olduğu açıkça ortada.  

Dünya Sağlık Örgütü ısrarla ve sürekli ellerin düzenli olarak yıkanması gerektiğine vurgu yaparken dünyanın kimi yerlerinde susuzlukla mücadele etmek zorunda kalan insanlar haklı olarak isyan ediyorlar. Kaynakların adaletsiz dağılımı ve birilerinin pastadan daha büyük pay alma konusundaki durdurulamaz açlığı insanlığı böyle karanlık bir kısır döngünün içine sürüklüyor. 

Olayı küresel boyutundan yerel boyuta indirgeyelim ve biraz ülkemiz üzerine düşünelim. Elazığ Depremi sonrası kayak tatiline giden bir büyükşehir belediye başkanı ve altın varaklı kalorifer peteğiyle ısınan bir Hazine ve Maliye Bakanı’nın; her gün belki de birden fazla toplu taşıma aracı kullanmak zorunda olan, asgari ücretle ailesinin geçimini sürdürmek zorunda olan insanlara evde kalma çağrısında bulunması ne yazık ki gerçeklikten uzak. Hatta trajik! Belli bir sosyokültürel ve ekonomik seviyenin üstündeki herkes zaten evinde kalmayı herhangi bir uyarıya ihtiyaç duymaksızın başarabiliyor. Ancak bu kadar şanslı olmayan diğerlerinin evde kalması noktasında hem merkezi otoritenin hem de yerel yönetimlerin sorumluluğu var.  

Ankara Büyükşehir Belediyesi, bugünlerde resmen sosyal belediyecilik dersi veriyor tüm Türkiye’ye. Sosyoekonomik koşulları nedeniyle zor durumda olanlara sahip çıkıyor ve kaynak aktarımıyla Ankara insanına sahip çıkıyor. Yalnızca ihtiyaç sahiplerine erzak yardımı değil, sağlık çalışanlara konaklama imkanı, özellikle 65 yaş üstü kesim için sunduğu alışveriş kolaylıkları ve hatta sokak hayvanlarının beslenmesine gösterdiği özenle Ankara Büyükşehir Belediyesi, bu zor günlerde Ankaralıların umudunu canlı tutuyor, can suyu oluyor bizlere. 

Kuşkusuz daha iyi maddi koşullara sahip insanların daha fazla korunma şansına sahip olduğu ancak öyle ya da böyle (İngiltere Başbakanı örneği) zengin fakir ayırt etmeksizin herkese bulaşma riski olan bir virüs için hala millet olarak gerekli toplumsal birliktelik bilincine ulaşabilmiş değiliz. Böylesine küresel bir kâbus karşısında bile siyaset devşirmeye, ideolojik egolarını tatmin etmeye programlanmış enteresan bir kesim var. Birileri dine duydukları nefreti bu virüsü aracı ederek kusarken birileri de sekülerizmi yerden yere vuruyor. Birileri siyasi iktidardan öç almak isterken birileri muhalifleri topa tutup iktidar güzellemesi yapma derdinde. Oysa bu sorun hepimizin sorunu… Bu materyalist kaygıların ve bunlardan doğan ayrışmanın bizlere fayda sağlamayacağı aşikarken bunları kaşımanın, köpürtmenin ve zaten çok da stabil olmayan toplum psikolojisini dengesizleştirmenin amacı ne olabilir… 

Penceremden baktığımda yemyeşil yapraklarının arasında beyaz çiçekleriyle bana gülümseyen erik ağaçlarını görüyorum. Bahçede koşturan kedileri seyrediyorum. Kuşlar her gün aynı saatte farklı farklı şarkılarla gelip konser veriyorlar bahçemizde. Repertuarları öyle geniş ki… Doğa ne kadar zengin ne kadar anaç… Her şeye rağmen gülümsetebiliyor bizi. Üstelik yalnızca olağanca düzeniyle yapıyor bunu. Hiçbir süse ihtiyaç duymadan, sadece kendisi olarak, bizim tahribatımızdan geçici olarak da olsa kendini kurtarabilmiş ve sanki bunun minnetini sunarcasına… Bizse tüm kibrimizle hala birbirimizden intikam almanın hesabındayız… Hala, doğanın verdiği o muazzam dersi görmemekte direniyor bilinçlerimiz… 

Sivil inisiyatiflerin girişimiyle güzel şeyler de olmuyor değil bu süreçte ülkemizde. Birçok dernek, birçok ünlünün ve iş insanının katkısıyla ihtiyaç sahiplerine ulaşma, insanların evde kalma süreçlerini kolaylaştırma adına muazzam işler başarıyor. Aslında bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey bu. Birlikte olabilmek! Paylaşmanın zevkini tadabilmek, kibirden yapılmış maskelerimizi düşürüp hepimizin insan olduğu gerçeğinden hareketle birbirimize yaklaşabilmek. Eksikliklerimizi görebilmek ve bunları kolektif bir çabayla giderebilmek. Bu bağlamda sivil toplum örgütlerinin yaptığı çalışmalar da merkezi otorite ve yerel yönetimlerinin girişimleri kadar değerli aslında. Bu süreç bize sivil inisiyatiflerin, birbirine güçlü bağlarla bağlı bir toplumsal yapının sağlanmasında ne kadar hayati bir görev üstlendiklerini de gösteriyor. Bu yapılar hayırsever insanları biraraya getirerek güzel bir dayanışma örneği sunuyor. 

Her şeyin temelinde kibir var aslında. Yaptığımızsa bu gerçeği yadsıyarak bencilliğimizle yüzleşmekten kaçmak sadece. Doğa sevmiyor kibri. Koşulsuz eşitlik istiyor sanki… Bize sunduğunu açgözlülükle değil, adilce tüketmemizi istiyor. Açgözlülük de yalnızca Hristiyanlık’ta değil tüm kutsal dinlerde büyük günahlardan. Ya da dinlerden bağımsız olarak, adil bir dünya düzenin tesisinin önündeki en kadim düşmanlardan…  

Virüs kâbusu öyle ya da böyle bitecek. Geriye kalan ne olacak? İnsanlık gerekli dersleri alabilmiş olacak mı? Bunları süreç içinde göreceğiz. Ancak evde kaldığımız şu günlerde birey olarak kendi hesabımızı yapabilmeliyiz. Kibrimizle, aç gözlülüğümüzle yüzleşebilmeliyiz. Gelecek nesillere daha aydınlık bir dünya bırakabilmek istiyorsak birbirimizi değil, önce birey olarak kendimizi sorgulayarak ve eleştirerek yola koyulmalıyız.  

Doğru bir kişisel yüzleşmenin yoluysa sanırım bolca okumaktan, sanatın kucaklayıcı bağrına sığınıp sosyal medyadaki rövanşist ortamdan uzaklaşmakla mümkün… Yazımı bitirmeden önce bir film ve bir de kitap önerisinde bulunmak istiyorumLars von Trier’nin Dogville ve Manderlay filmleri kibir üzerine farklı bir bakış açısıyla kendini sorgulamak isteyenler için biçilmiş kaftan. Kendimizi diğer herkesten üstün tutan bir bilinçle (belki de bilinçsizlikle) yaşamanın ne ağır bedelleri olabileceğini enteresan bir kurguyla işliyor. Kitap olaraksa bu süreçte beslenme alışkanlıklarını gözden geçirip tabağındakiler üzerine düşünmek isteyenler için kısa ama oldukça akıcı bir dili olan ve bilimsel verilerle tezlerini destekleyen Anna CharltonGary L. Francione isimli iki hukuk profesörünün kaleme aldığı İnsan Neden Vegan Olur?’u tavsiye ediyorum.  

Sağlıklı ve sanat dolu günler… 

Etiketler

Bir Yorum

  1. Sapla samanın karıştırılması sizin gibi son derece akıcı yazım tekniği olan birinin yazdığını bile ite kaka zorlanarak okunur hale getirebiliyor maalesef…
    İnsanoğlunun doğal zaaflarından veya özelliklerinden biri olan kibir ile vegan beslenmenin aynı yazı içinde sanki alakalıymış gibi bahsedilmesi en narin tabiri ile zorlama gibi bir his veriyor…
    Sakın önyargılı karşılanmasın ama neden bir alternatif beslenme şekli dincilerin sürekli karşılarındakilere tebliğ görevlerini yerine getiriyormuş gibi itici bir şekilde empoze edilmeye çalışılır anlaması güç bir konu…
    Sanatla şu veya bu konunun bağdaşamayacağı diye bir şeyin söz konusu olamayacağı gibi komplo teorileri de dillendirilebilir ancak zorlama laf çakmaya çalışmak sizin süper yazılı anlatım tekniğinize ters etki etmiş gibi görünüyor. Belki bu, tamamen benim algılamam olabilir. Yapıcı eleştiri olarak kabul ediniz lütfen.
    Başlıktaki soruya gelirsek; tabii ki pandemi yaratabilmiş Corona kibirden daha ölümcüldür. İkisi ancak mecazi olarak mukayese edilebilir çünkü kibir insanın doğasında var olan bir şeydir ama corona veya herhangi bir başka patojen sonradan gelerek bağışıklığı zayıf bireylerde tam kelime karşılığı ölüme sebep olur. Aralarındaki en büyük farklardan biri de kibir daha ziyade karşıdakilere zararlı olup bireyi öldürmeden için için kemiren bir şey iken corona resmen ve alenen istila ettiği bireyi tam kelime anlamı ile öldürmeye çalışır. Birincisi sosyal birimlere girebilirken ikincisi sadece bireyleri değil sosyal sistemi de darmadağın etmeye çalışır.
    Yazınıza kritik yapabilmek bile karın ağrısı bir şey olduğundan bir an acaba Stravinsky etkisi mi yaptı diye de düşündürüyor…
    Evden çıkmayınız sağlıcakla kalınız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı