Köşe Yazıları

Kömürcü

Odasının alt katındaydı dükkanı. Ağıl kokan pis, nobran sesi zifir tutmuş hurda bir ağızlıktan çıkıyor gibiydi. Eskimiş ahşap pencerenin ses yalıtımı zayıf olduğundan genizden gelen mütecaviz konuşmaları kulak tırmalıyordu. Şeytan arkasından itiyor, duyguları patlamış artezyen şiddetinde taşıyor; ancak itidal ve sağduyu onu yerine çiviliyordu. İşte, Manyas’ın belalı Teksas kanı! O kan, damarlarında kezzap olup dolaşıyor, beynine fütursuzca pompalanıyor, bu fütursuzluğun şuur kaybına yol açmasından korkuyordu. Aralarındaki mesafe yirmi adım. Dairenin kapısını çekip merdivenlerden indiğinde tam olarak yirmi adım! Korkuyordu, belaya hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Arşa değen hırsı bir gürlese, hazmolmaz kini, bir pelte gibi tek parça halinde aksa zihninden? İçindeki intikam tugayının başlattığı isyanı, kan dökmeden nasıl bastırabilir, ağabeyi iki gündür zincire vurulmuş gibi bunu düşünüyordu…

Düşüncelerini boş bırakmak, iki yaşındaki bir çocuğu sokak ortasında terk etmek kadar tehlikeli. O halde bırakmamalı! Çaykovski’nin Kuğu Gölü, Brahms’ın ninnisi, demir gülle kadar sertleşmiş yüzünü bir nebze yumuşatmış, içinde mayıs kelebekleri uçurmuştu. Tam uykuya dalarken birden irkildi. Çalma listesini otomatik oynatıyordu youtube, Schubert’in Serenad’ını işitti, büyük çığlık koptu içinde, hemen kapattı müziği. Perdeyi araladı, ufuk kıpkırmızı olmuştu, kulakları patlatan dalga dalga sessizlik odasını sardı. Dört duvar arasında dönüp durdu yine. Kütüphaneden Aziz Nesin’in bir kitabı çarptı gözüne. Yıllar önce okuduğunda çok güldüğü o hikâyeleri arıyordu. Bizim Hemşeri, İstanbul’un Havası Kalleştir gibi kısa öyküler. Evet, rahatlamıştı artık. Kurtarıcısı, güldürü ustası Aziz Nesin olmuştu… Ya sonra? Eyyûb’ün ağır sabrına; Yunus’a ve onun kalbini yansıtan sakin dizelerindeki sarsılmaz imanına, aklına ihtiyacı olacak. Hemen aşağıda, cazibesi yüksek şuh kadın, arzusu iradesine yenik düşen çaylak bir gence davetkâr bir gülüş atıyor gibiydi. Nasıl bir sınamaydı bu! Öfke, baldan tatlıydı!

Kurumları karman çorman olmuş bir ülkenin içinde bulunduğu hali en iyi nasıl tespit edebiliriz? Trafik ve park yeri durumuna bakarak. Gülünç nüfusuyla Manyas, son yıllarda trafik terörünün estiği yerlerden biriydi. Aslında bir hukuk devletinde, yedi denizin dışarı atacağı çirkef haydutlar, hukukun olmadığı yerde, her zaman fındık fareleri gibi ürer.

Olayın üstünden üç gün geçmişti, ancak ciğerinin soğuduğu söylenemezdi. Ağabeyinin iradesi, şiddetli bir anafor içinde sallanıyordu hâlâ, bu yüzden kömürcü Mülkü’den uzak durmak zorundaydı…

Kardeşi, hassas bir çocuktu, trafikte bu hassasiyeti üçe beşe katlanıyordu. İki gün önce cuma saatiydi… Kimseye rahatsızlık vermeden arabasını evin önüne park etmişti. Sokağın kendine tâbi olduğunu zanneden Mülkü, “yüreğinde biriktirdiği karanlığın aynasıyla” hakaret etti kardeşine, bağırdı, tehditler savurdu, arabayı çekmesini söyledi. Kardeşi, Mülkü’nün yaşına hürmeten cevap vermedi ve arabayı biraz daha geri çekti ki Mülkü’nün dükkanına daha çok meydan kalsın. Fakat kömürcü ona da razı değildi. Gidecek, yapacak bir şeyim yok der gibi ellerini iki yana açtı kardeşi. Mülkü, aniden, tramplenden atlar gibi üstüne çullanıp sıtmalı yumruğunu vurmuştu, hızını alamadı, yerden kaldırım taşını alarak bir sille daha savurdu. Kardeşinin ağzından burnundan oluk oluk kan geliyordu. Hemen hastaneye götürüldü, tampon koyulup pansuman yapıldı, oradan Bandırma’ya sevk edildi.

Ağabeyi o gün Bursa’dan aktarma yaparak Manyas’a geliyordu. Telefonla haber verildiğinde otobüsü Bandırma’ya yaklaşmak üzereydi, duyunca yüzünde tarifsiz bir acı belirdi. Otobüsten indiğinde taksiye atlayıp Bandırma devlet hastanesine gitti. Babaları, ablasının ameliyatı için iki gün önce İstanbul’a gittiğinden yoktu. Hastanede bir tek gözü yaşlı anneleri vardı.

Ağabeyi, geldiği gibi kardeşine koştu, sarı saçlarından derin bir nefes çekti, öptü, bir elini avucuna aldı. Diğer elinin tırnaklarını ise avucuna geçirmişti, şıpır şıpır ter akıyordu oradan, balyozdu adeta. Önceki rahatsızlığından ötürü kan sulandırıcı ilaç kullanıyordu kardeşi, bu yüzden kanama zor ve çok geç durdurulmuştu. İyiydi ama hiç kuvveti yoktu, gözlerini zor açıyor, derdini birkaç kelimeyle anlatabiliyordu… Ağabeyi eski günlere dalmıştı, bırakmıyordu kardeşinin elini, bakışları bir heykeltraşın keskisi kadar sertti. Bu sahne Schubert’in Serenad’ını getirmişti onun hatırına. Solmak üzere olan ufacık bir beden, küçük bir umutla ameliyathaneye girecekti. Yüzlerinde moral vermeye çalışan sahte bir tebessüm! Nereden geldiğini bilmiyordu, bu müzik çalıyordu o zaman. Yıllar önceydi. Kardeşi ameliyata girdiğinde yanağını cama dayayıp saatlerce ağlamıştı. Ağabeyi de çocuktu o zamanlar. Yine benzer sahne. Alelade zamanlarda dinlenen en güzel müzik hatırlanmaz da, çaresiz kederler içinde duyulan sıradan bir müzik bile bir anı bırakır. En kederli anında en hüzünlü müzik kulağına çalınmıştı ağabeyin, ölse unutamazdı!

Ağabeyi de kardeşi gibi hassas, uyumlu, doğal nezaketi olan, o güne kadar kitaplardan kafasını kaldırmamış, hır gür çıkarmamış, kavga gürültüye bulaşmamış bir adamdı. Konuşurken kelimeleri özenle seçer, boğazı kırk boğum, otuz dokuz yutkunur, bir söylerdi. Kardeşinin aksine insanlarla mesafeliydi. Bir hafta boyunca kardeşini her gün Bandırma’ya pansumana, kontrole götürdü, kardeşinin bir dediğini iki etmedi, aynı on beş yıl önceki gibi. Yıllar geçtikçe ağabey-kardeş arasında gevşeyen gönül bağları yeniden kuruldu bu olay sayesinde. Ağabeyin içi yavaş yavaş soğumaya başlamıştı ki, Mülkü’nün dükkan komşusu olan camcının söyledikleri kulağına geldi. Camcı, olayı görmesine rağmen kaçamak cevaplar veriyor, acınası şekilde kendiyle çelişiyordu. Ağabeyi, onun gibi dışarıdan namazında niyazında görünen bir adamın alenen “yalan” söylemesine inanamıyordu. Hadi diyelim Mülkü hukuktan korktuğu için yalan söyledi, peki camcıya ne oluyordu?

Anlaşılan yılankavi bir fedailiğe soyunmuştu camcı. Güya olayda darp yok, sadece düşme vardı! Çevrede güvenlik kamerası kaydı yoktu, küstah cüretleri buradan geliyordu. Ebuzer’de okuduğu cümleyi hatırladı ağabeyi: “Dilinizi doğru sözlü, vicdanınızı pak, huyunuzu güzel, kulağınızı işitir, gözünüzu görür kılın!”.

Hayır, merdin yakası namerdin eline geçmeyecekti, çünkü ayrıntılı doktor raporunda zaten anlaşılıyordu durum, boşunaydı bunca lugat, bu kadar çene.

Dükkandan gelen her ses, söz çivi gibi zihnine çakılıyor ve ağabeyi rahatsız ediyordu. Karar vermişti, ahşap pencereyi söktürecek, yerine ses yalıtımı yüksek kaliteli bir PVC taktıracaktı. Yine konuşuyordu kömürcü Mülkü:

-Yörükler bu ülkenin parlayan yıldızıdır!

-Yörükler tarih boyunca en sadık, en cefakâr millet olmuşlardır!

Al bayrağın altında hepimiz bu toprakların birer çeşnisi, tadı tuzu, poyrazı lodusu, sediri ladini, bölünmez bütünüyüz, demesini bekleyemezsiniz bu kafadan. İnsanların namuslular ve namussuzlar olarak ikiye ayrıldığı dünyada, sen, namuslu yörüklerle bir araya gelince öte alemlerden tepeden inme bir terfi alacağını mı zannediyorsun? Kendi etnik kökenine dayanarak pis bir üstünlük taslama hali, bize gösteriyor ki, öküzün önünde, eşeğin arkasında, aptalın ise hiçbir tarafında bulunma!

Elini kafasının arkasına bağlamış, yattığı yerden bunları düşünüyordu ve dikkat kesilerek dinlemeye devam ediyordu ağabeyi. Bu tiradın arkasından “adamlık” dersleri vermeye başladı kömürcü. Ağabey yerinden kalktı. Böyle kapalı kalınca daha da vahşileşiyordu. Uzun koridorda tempolu yürüyerek söylenmeye başladı:

Kendi yaşında, sıkletinde olmayan suçsuz birini, savunmasız anında kan revan içinde bırakacaksın; ifade verirken “yalan” söyleyeceksin, ertesi gün burada vatan millet adamlık nutku çekeceksin! .iktir git ordan…

Ağabeyi, o güne dek hiç bu kadar tahrik edilip sınandığını hatırlamıyordu. Hiçbir aydınlanma çağı kömürcü Mülkü gibilerin kararmış vicdanına ışık olamazdı. Yalancı şahitlere, granitleşmiş vicdanlara rağmen “hukuk bandıralı” gemiden asla inmeyecekti, kardeşinin huzurunda buna yemin ediyordu. Burnuyla pisliği eşeleyip ne bulursa yiyen geniş bir mideye sahip bok böcekleriydi bunlar. Böcekbilim’in ilgi alanına giren insanları düşünerek kendimize işkence ediyoruz, diyordu ağabey, kardeşiyle otururken. Ağabeyinin beyninde pimi çekilmiş bir bomba olduğunu biliyordu kardeşi, kendi öfkesini bir kenara bırakıp var gücüyle ağabeyini dizginlemeye çalışıyordu, ruh halini düzeltecek güleryüzü ve dilbazlıkları ile bunu kısmen başarıyordu da. Kardeşi, hem ağabeyinin gazabından korkup onu bir çocuk gibi kontrol altında tutmaya çalışıyor hem de onun kendine duyduğu bu sıradışı hassasiyetten ötürü gizli bir kıvanç duyuyordu.

Olayın üstünden sekiz gün geçmiş, sonbaharın kışa kavuşacağı anlar çoktan gelip çatmıştı. Her akşam meşhur Manyas-Darıca yoluna vururdu kendini. Bu yoldan dere geçerdi. Köprüde bir süre dereyi seyrederdi. Sessizlikle uyumuş sazlık bitkileri ve kekre şarap gibi cılız bir akıntı… Oysa ağabeyi, bu derenin öfkeyle köpürerek çağladığı dönemleri de iyi hatırlıyordu. Kardeşinin kırık burnu henüz kaynamamıştı. Ameliyat gerekebilir, dedi doktor. Şimdi, hislerine olsa olsa derenin o kabına sığmayan dönemleri tercüman olabilirdi, fakat onun tüm benliğiyle derenin bugünkü sükûnetine ihtiyacı vardı. Zaten bu dinginliğin ruh üzerindeki karşı konulamaz etkisi nedeniyle soluğu her gün bu dere boyunda alırdı. Derenin yanında orta mesafe bir yürüyüş yolu vardı. Düzenli yürüyüş yapardı. Son günlerde bir mermer parçası gibi sırtında taşıdığı öfkeyi en iyi yürüyerek atıyordu. Bazen dere boyunu arkasına alıp yalçın dağların karşısında oturur, gün batımının renk katmanlarındaki ahengi seyrederdi. Tepede gittikçe koyulaşan leylak rengi, kızılla birleştiğinde enfes bir görüntü verirdi. Bu sayede alacakaranlığın çöktüğü vakitler, melankolisi hızlı bir girdapta eriyip giderdi.

Güneş çekilip yerini karanlığa bıraktığında hava enikonu soğuk oluyordu. Ağabey, son üç gündür siyah deri ceketini giyip öyle çıkıyordu yürüyüşe. Geçen yıldan beri giymemişti bunu, ceketin cepleri çarşamba pazarı gibiydi. İçi strafor köpükle doldurulmuş oyuncak ahtapottan tutun da kuzeninin geçen yıl bıraktığı pirinç muştaya kadar ne ararsanız bulunuyordu. Her defasında ceplerinden çıkarmayı unuttuğu bilumum eksantrik şeyler. Maltepe mahallesinin çakıllarla kaplı dere boyu yolunu aşıp, yine evine dönecekti. Bunun için önce gaybullah sokaktaki dik yokuşu çıkması gerekiyordu. Bu yokuşa hiç alışamamıştı, duman altı kalıp dertop olmuş bir akciğere sahipti sanki, nefes nefese kalıyordu hep. Birden bir kahkaha patladı, hain bir neşe duyuldu…

Tanıyordu her gün duyduğu bu sesi. Yokuşu aşıp derin bir nefes aldı, nabzının normal ritmini bulması için yere çöktü. Olaydan sonra ilk kez baktı adamın suratına. Gözlerinin içinde zerre merhamet yoktu bu mahlukun. “Taze bir fide, kuraklıktan kurusa ya da selden boğulsa hiç önem taşımazdı” bunun için.

Kabakuvvet insanı her zaman küçük düşürür, asla çözüm değildir, bir psikoterapist gibi nafile telkinlerde bulundu kendine, ruhunu ferahlatan kitaplar, müzikler hiçbir anlam ifade etmiyordu artık. Derhal yolunu değiştirmek istedi, heyhat, kömürcü, onu kardeşiyle incitmiş, aşil topuğundan vurmuştu, geri dönüş mümkün değildi…

Sara nöbeti gelmeden birkaç saniye önce kendini hissettirir, onlarca çeşidinden biri, baş ve gözlerin bir yöne doğru yırtınırcasına kaymasıdır. Nöbeti geçireceksin, parmakların kerpetenle çekilecek, acısını hissedeceksin, nöbet sona erene kadar dönüşü, çaresi yoktur. Bu da öyle. Artık bu kubbe altında kanlı bir hesaplaşmanın önüne geçecek hiçbir kuvvet yoktu.

Ayağa kalktı. Gece, günün üstüne birazdan siyaha dönüşecek koyu lacivert bir tül attı. O an, ağabeyin üzerindeki beyaz sokak lambasının zayıf şavkı titremeye başladı. İncinmiş yüreğini yoz dikenler yırtmış da bu yırtık yüreğin kanı gözlerinde toplanmış gibiydi. Bakışları ürkütücü hal almıştı, retinası biraz daha büyüse çatlayacaktı. İkisinin arasında şose bir yol vardı. Sessizliği bozan tok sesli ağabey oldu:

— Mülkü, günün bu vaktini çok seviyorum ben. Fransızcada, tam da bu vakitler için kullanılan bir deyim var. Bu vakte “kurtla köpek arasındaki vakit”, denir. Çünkü çoban, karanlık çöktüğünde kurtla köpeği ayıramaz. Ama bak… Gözlerim iki derece miyop olmasına rağmen ben senin gibi bir iti onlarca kişi arasından ayırdım.

Mülkü önce, gülüşüyle küstahlığının iğnesini batırdı. Rahat gözükmeye çalışarak bir şeyler geveledi:

— Çok konuşuyorsun sen, akıllı olacaksın, anlıyor musun koçum!

— Biraz da deliler sussun, veliler konuşsun demek isterdim ama… Konuşma faslı kapandı, diye cevap verdi ağabey.

Doğu bütünüyle kararmış, batıda ise bir parça aydınlık kalmıştı. Ağabey, ceketinden çıkardığı muştayı sağ elinin parmaklarına geçirdi, ağır hareket ediyordu.

Mülkü, yanındakilere fısıldadı:

— Ulan buna bir de edebiyatçı diyordunuz, edebiyatçı adamın eli kalemden başka bir şey tutar mı, bu herif kırk yıllık cellat gibi zincirle muştayla meydan okuyor. Biraz eğlenelim mi, yoksa direkt mi indirelim? Ha ha ha.

Sonra da ağabeyin meydan okumasına karşılık verdi:

— Sor bakalım biraderine, burnunu muştayla mı dağıtmışım? Muştayla saldırmak erkekliğe sığar mı ulan?

Kömürcü Mülkü, ahlakın değirmenlerinde öğütülmemiş psikopatın tekiydi, tam bir lâf ebesiydi ama şu an karşısında, katil içgüdüsü taşıyan bir adam vardı ve Mülkü iliklerine kadar farkındaydı bu durumun. Doğru davranmak zorundaydı, gel gör ki mizacı gereği tahrik etmekten de geri durmuyordu…

Etraftakiler pür dikkat seyir halindeydi. İkisi de bu çevrenin “lütufkâr” esnafının şeytanî bakışlarını tanırdı. Kavga çıkarsa, ellerini ovuşturarak kavgayı izleyecekler, kavganın sonuna gelindiğini hissettiklerinde ise, ovuşturdukları elleri olur da tenezzül ederse, parmaklarının ucuyla kavgayı ayıracaklardı!

Ağabeyin, “kaskatı bir ruhun eritilmiş çelik kızgınlığıyla” kendine yaklaştığını gören Mülkü paniğe kapıldı. Büyüğünün karşısında arkasını dönmeyip geri geri yürüyen Çerkes gelini gibi dükkanına yürüdü, camın arkasından bir beyzbol sopası çıkardı. Dövüşün stratejisi belirlenmişti. Ağabey taarruz, Mülkü savunma halinde olacaktı. Mülkü, dikkat kesilerek hamle zamanını bekliyordu. Aralarında dört metre mesafe kalmıştı. Ağabey, birden, kendi ekseni etrafında dönerek haykırmaya başladı:

—Erkeklikten bahseden bu nevrotik şebek, ağzını burnunu kırdığı kardeşim için karakolda ifade verirken “sadece ittim” dedi… Bunun insanlığı yok, “erkekliği” de bu kadar… Şimdi benim vazifem, dedi tebessüm ederek, benim vazifem, edebiyata gönül vermiş biri olarak, bunun suratının güzelliğini yavaş yavaş teşrih etmektir!..

Sanki komşularıyla sohbet edip içini döküyordu ağabey… Mülkü’ye cepheden yaklaşmamıştı, çünkü karşı cephanenin görünen tek silahı beyzbol sopasından bir kez bile nasibini alsa, işi biterdi. Cepheden bir duruş ve yaklaşma hali; teyakkuza ve düşünmeye daha fazla vakit bırakırdı… Yan durup edebi bir nutuk çekerek kitleyi büyülemişken, aslında herkesin beklediği ama kimsenin beklemediği o anda, ateşin hararetinden yapılmış balyozu indi! Mülkü’nün sopayla kurduğu kale, bu küçük nutukla ve inanılmaz bir çeviklikle yıkılmıştı ağabey tarafından. Koca gövdesinin gücünü parmaklarında toplayıp, peş peşe belki yirmi yumruk aşk ediyor, muştalı diğer yumruğuyla ise suratının öbür tarafına tırmıkla oyuk açar gibi vuruyordu. Artık ringe çıkan gözü dönmüş bir boksördü. Sol kroşesini acımasızca indiriyor, dehşetin kemik sesleri şahrem şahrem duyuluyordu. O “lütufkâr” denilen seyirciler bile çoktan korkuya kapılmış, sağdan soldan bütün kuvvetleriyle kömürcüyle ağabeyi ayırmaya çalışmışlardı. Fakat imkânı yoktu! Ağabey, binlerce kiloluk ağırlığın yerine oturan dişlisi gibi birleşmişti Mülkü’yle, yorulmadıkça ya da vurulmadıkça hiçbir kuvvet onu birleştiği dişliden ayıramayacaktı!

Dış dünyayla ilişiğini kesmiş, vur, diyordu kendine, tüm namertlerin, haramzadelerin can damarına, kuzu postuna bürünmüş azgın kurtlara vur, bütün kötüleri demir hurda gibi yiyip yut, ruhsal mengenelerde sıkıştır, ez çürüt! Sahi, sevgi dolu bir kalbin gençlik ateşi gibi duru, kırmızı bir sıvı nasıl çıkar insanlığın soğuk yozluğundan? On binlerce yıl önce “insan” olarak evrimleşmiş o vebaya, safkan hayvan pençesiyle daha sıkı, daha sert, bitkin düşene, yorgunluktan son nefesini verene kadar vur…

Altına aldığı bedenden yukarı doğru kırmızı köpükler sıçrıyordu, dükkan kan gölüne dönmüştü, aniden midesi bulandı ağabeyin, kustuktan sonra bilincini tümüyle yitirip yanındaki bedenin hizasına yığıldı. Yayılmaya devam eden kararsız kan sızıntısı, zemini öpen sağ yanağını istila etmişti onun da. Ağabey, artık yarı ölü bir sinek gibiydi…

Kendine geldiğinde kolunda iki jandarma, bileğinde kelepçe, güzün yaprak kokularıyla birlikte meçhule doğru yürüyordu…

Dergiyi iki adet sipariş ettim. Kargo üç gün sonra postanedeydi. Kutuyu açıp birini bizim apartmanın girişine bıraktım. İkincisi…

İlk kez Mülkü’yle karşılaşacaktım. Gözlerine hiç bakmadım, umrumda değildi.

Mülkü sen misin, dedim. Sessizlik oldu, cevabımı aldım. Teklifsiz oturdum kömürcünün dükkanına. Zarf, kâğıt ve dolma kalem de almıştım yanıma. Orada bir cümle yazdım, kâğıdı kıvırıp zarfa koydum. Öbür cebimden siyah keçeli kalemi çıkardım. Derginin kapağındaki “Kömürcü” başlığını kalemle yuvarlak içine aldım. Çıkmak üzere ayağa kalktım:

-Seninle anlamadığın bir dilden konuştuğumun farkındayım Mülkü. Biz, hatırda kalmaz, satırda kalır, deriz. Çinliler, en silik mürekkep, en güçlü hafızadan iyidir, der. Sen, benim kardeşimin burnunu bir kez dağıttın ama ben, bu öyküyle senin düzmece haysiyetini her gün gömeceğim… Dünya durdukça! Derginin seninle ilgili olan kısmını okuduktan sonra zarfı açabilirsin.

Herhangi bir cevaba müsaade etmeden ayrıldım oradan. Kendime ayırdığım dergiyi alıp daireme çıktım. Artık her soluk alışımda yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Her şey gerçekti ama kan yoktu bu defa. Kelepçe yoktu. Koluma giren jandarmalar yoktu. Zarfa koyduğum kâğıda şu cümleyi bırakmıştım:

“Bu yazdığım sayfalar, kaçıp kurtulamadığım o düşüncenin ürünüdür. Jean-Paul Sartre.”

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı