AnalizKültür-Sanat Haberleri

Korona günlerinde yalnızlık

Hümay Göbel yazdı...

“Eğer gün boyunca sıkıntılı ve üzgün olmuşsam çocukluk anılarımı düşünmek beni sakinleştirir.”

Yaralandığımızda, üzüldüğümüzde, kırıldığımızda ya da bazı şeyler olması gerekenden daha ağır gelmeye başladığında nereye kaçarız? Güzel çocukluklar yaşamış insanların en güvenli limanı çocukluklarıdır belki de… Tazeliğini hiç yitirmeyen anılar, dünyayı çocukça gördüğümüz hesapsız zamanlar; büyüdüğümüzde dünyayla başa çıkamadığımız her zor zamanda can suyu olur. Çocukluğumuzun bulanıklaşmamış hatıralarıyla dayanırız dünyanın yalnızca büyüdüğümüzde görebildiğimiz soğuk yüzüne… 

1957 yapımı Ingmar Bergman filmi Yaban Çilekleri (Smultronstället), bütün hayatı boyunca çok başarılı olmuş, ideallerine tavizsiz ulaşmış Profesör Isak Borg’un çıktığı bir yolculukta geçmişiyle hesaplaşmasını anlatır. Profesör karakterine Victor Sjöström hayat verir. Sjöström filmin kurgusuyla bütünleşmiş oyunculuğu ile tüm eleştirmenlerin büyük takdirini kazanmıştır. Filmse otoritelerce Bergman’ın tek iyimser filmi olarak yorumlanır. 

“İnsanlarla olan ilişkilerimizde, temelde onların karakterini ve davranışlarını tartışır ve değerlendiririz. İşte bu yüzden, bu sözde ilişkilerin tümünden kendimi geri çektim. Bu benim yalnızlık günlerimi daha da yalnız kıldı. 

Profesörün bir masa başında yazdığı cümlelerle başlayan Yaban Çilekleri Bergman’ın varoluşsal tartışmasını 7. Mühür’deki metafizik düzlemden hayat bilançosu eşitliğine taşıdığı, varoluşçu yaklaşımın farklı bir boyutunu okuma deneyimi sunan bir başyapıttır.  

Profesör, kendisine verilecek onur ödülünü almak üzere yola çıkacaktır. O gece tuhaf bir rüya, aslında bir kâbus görür. Sessiz bir sokakta akrepsiz ve yelkovansız bir saat vardır, aynı sokakta sırtı kendisine dönük birini görür. Ona yaklaşıp yüzünü döndüğünde adamın yüzünün neredeyse olmadığını görür. Adama dokunduğundaysa adam yere düşer ve kafasından kanlar boşalır. Bu esnada caddeye şoförü bulunmayan atlı bir cenaze arabası girer. Arabanın tekerleklerinden biri sokak lambasına takılır ve arkasındaki tabut yere düşer. Tabutun yarı aralık kapağından bir el Profesör’e doğru uzanmaktadır. Elin sahibinin kendisi olduğunu fark ettiği anda Profesör kabusundan uyanır. Ölüm gerçeğiyle ilk soğuk yüzleşmesi bu kabustur.  

Yatağından çıkar, yardımcısı Agda’ya yolculuğunu arabayla yapacağını söyler. O sırada oğlu Evald’ın (Gunnar Björnstrand) karısı Marianne (Ingrid Thulinbu yolculukta Profesör’e eşlik etmek istediğini söyler. Birlikte yola çıkarlar. Burada Bergman, yolculuk-yolda olma imgesiyle insanın arayışına vurgu yapar. Yola çıkmak, insanın kendiyle hesaplaşması için bir imkandır aslında. Kendi sesimizi daha çok duyabildiğimiz, halının altına süpürdüğümüz hatalarımızla yüzleştiğimiz, bağışlanmayı/bağışlamayı öğrendiğimiz bir süreci başlatır yola çıkmak…  

“Son bir aydır garip rüyalar görüyorum. Sanki uyanıkken duymak istemediğim şeyleri kendime söyler gibi.” 

Yolculuk esnasında ikili arasındaki gerginlik net bir şekilde hissedilmektedir. Aralarında geçen şu diyalog, Profesör için rüya ve anılarıyla yaşadığı iç hesaplaşmanın şimdiki zamana ve gerçek düzleme taşınmasına neden olur: 

-Benimle sorununuz nedir? 

-Açık mı konuşayım? 

-Evet, bunu istiyorum. 

-Sen bencil ve yaşlı bir adamsın Isak Amca. İnsafsızın birisin ve kendin dışında kimseyi dinlemiyorsun. Bütün bunları eski moda görgü kuralların ve cazibenin arkasına gizliyorsun. Yardımsever dış görünüşünün altında bir çivi kadar sertsin. Ama seni yakından tanıyanları kandıramazsın. 

 

-Yargılarınız çok kesin Isak Amca. Size muhtaç olmaktan nefret etmeliyim. 

-Sen iyi bir genç kadınsın, benden hoşlanmadığına üzüldüm. 

-Sizden hoşlanmıyorum, değil. 

-Gerçekten mi? 

-Sizin için üzülüyorum. 

-Üzülmek mi? 

 

Marianne’ın bu sözleri Profesörün farkındalıklarını başka bir düzleme taşır. Rüya ve anıları yoluyla giriştiği iç hesaplaşmanın şimdiki zaman üzerindeki sonuçlarıyla yüzleşmesinin başlangıcıdır bu diyalog. Yalnızlığı üzerine yaptığı sorgu derinleşir.  

Bir süre sonra Profesör’ün, çocukluğunun yazlarını geçirdikleri eve gelirler, yollarının üzerindedir çünkü bu ev. Marianne evi gezmek için uzaklaşır Profesörse bahçede yaban çileklerinin yetiştiği yerde oturur ve gençlik yıllarına döner… 

Sahnenin geçmişe dönüşü ile birlikte Profesörün kuzeni Sara (Bibi Andersson) belirir ekranda. Amcasına doğum günü hediyesi olarak yaban çilekleri toplamaktadır. Sigfrid (Profesörün abisi) gelir ve Sara ile flört etmeye başlar. Sigfrid, heyecanlı, tutkulu ve vurdumduymaz bir gençtir. Sara’nın tavırlarından Sigfrid’e karşı koymakta zorlandığını görürüz. Yine de Profesör’e (Sara ile Profesör gizlice nişanlanmışlardır.) sadakatini koruyabilmek için oldukça çaba sarf etmektedir. Ancak aşk, heyecan ister, tutkuyla beslenir. Naiflik, nezaket, merhamet aşkın çok da ilgisini çekmez. Bu yüzden karşı koyamaz Sigfrid’e Sara… 

Sahne değişir ve Sara’yı gözyaşları içinde kuzeni ile konuşurken görürüz. Isak’ın ne kadar ahlaklı ne kadar dürüst ne kadar merhametli olduğundan bahsediyordur. Sigfrid’inse bir o kadar kaba, vurdumduymaz ama aynı zamanda tutku dolu olduğunu söyler. Isak’ın erdemleri bir aşkı aşk yapmaya yetmez ve Sara Sigfrid’i seçer… Tüm bu sahneleri Profesör’ün anı denizini seyreder gibi seyrederiz. Kendisi de uzak bir seyircidir bu hatıralara. İçinde yaşarken fark edemediklerini çok sonra, o güne döndüğünde anlamaya başlar. Kendini üstün erdemli bir insan olmak uğruna donatırken hayata dair ne çok tattan ne çok renkten mahrum kaldığını, insanlarla arasına ne aşılmaz duvarlar ördüğünü buruk bir sarihlikle idrak eder…  

Anılarından kurtulup şimdiki zamana geri döndüğünde yanı başında ilk aşkı Sara’ya çok benzeyen bir kadının olduğunu görür. Onun da ismi Sara’dır. Sara, iki arkadaşıyla otostop çekerek İtalya’ya gitmeye çalışmaktadır. Profesör, Sara ve arkadaşlarını kendi gittikleri yere kadar götürmek üzere arabasına alır.  

Sara, deli dolu, uçarı bir genç kadındır. Öznel bir değerlendirme ile Bergman’ın otostopçu kız Sara imgesi ile, Profesör’ün deyim yerindeyse siyah beyaz geçmiş hayatı arasındaki tezatlığı vurgulamak istediği kanaatindeyim. Çünkü Profesör ne derece kontrollü, hesaplı biriyse Sara o derece serbest ve hayat doludur.  

Verdikleri yemek molası esnasında Sara’nın arkadaşları Anders ve Viktor arasında din üzerine geçen konuşma Bergman’ın hayatının merkezindeki en büyük tartışmasının yansımasıdır: 

-Bence modern insan yalnızca kendine ve biyolojik ölümüne inanır. 

-İnsan ölüme korkuyla bakar. 

-İnsanlar için din, ağrıyan organlar için afyon… 

Bergman’ın din ile olan ilişkisinden bir önceki yazımda bahsetmiştim. Hayatı boyunca inanç konusunda yaşadığı buhranlar sanatına yansımış, üretkenliğini besleyen ana damar olmuştur. Yaban Çilekleri filminde din merkezli bir sorgu baskın olmasa da bu küçük diyalogla Bergman, filmine yine kendi hayatından bir imge yerleştirmiş. 

Profesör ve Marianne gençleri bir süreliğine bırakıp Profesörün annesini ziyarete giderler. Bu sahne Marianne’ın Profesör’ün ve dolayısıyla kocası Evald’ın hayata karşı soğuk duruşunun nedenini anlamasını sağlar. Bu sahnedeki anne imgesi oldukça katı, sevgisiz ve soğuktur. Aile her şeydir… Çocukluğumuza rengini aile verir. Anne ise ailenin de üstünde bir figürdür belki. Sevginin temelini içimize atar, ondan gördüğümüz sevgi kadarıyla şekillenir kalan hayatımıza girenlere duyduğumuz sevgi.  

 

Bu kısa ziyaretin ardından yolculuklarına devam ederler. Profesör uyuyakalır ve bu kez çok çetin bir yargılamayla yüz yüze kalacağı derin bir kabusa dalar… Önce kendini Sara’nın yaban çileği topladığı yerde görür. İlk aşkı, genç Sara bir el aynası ile karşısındadır. Aynayı Profesör’ün yüzüne tutar ve aslında büyük ölçüde Sara’nın konuştuğu şöyle bir diyalog başlar: 

Aynaya baktın mı Isak?… Sonra sana neye benzediğini göstereceğim… Sen, yakında ölecek olan üzgün ve yaşlı bir adamsın. Ama benim önümde koca bir hayat var… Bu sonuç da duygularını incitti… 

-Hayır incitmedi! 

-Evet incitti çünkü gerçeğe dayanamıyorsun… Gerçek şu ki ben çok düşünceli oldum böylece istemeden acımasız… Anlamıyorsun… Biz aynı dili konuşmuyoruz… Aynaya tekrar bak. Hayır! Arkanı dönme… 

-Görüyorum… 

-Beni dinle, kardeşin Sigfrid’le evleneceğim. Aşk bizim için neredeyse bir oyun. Şimdi yüzüne bak, gülümsemeye çalış… İşte şimdi gülümsüyorsun… 

Ama acıtıyor… 

-Emekli bir profesör olarak neden acıttığını biliyor olmalısın. Ama sen bilmiyorsun. O kadar çok şey biliyorsun ama aslında hiçbir şey bilmiyorsun. 

Bu sahne, ideal olmak uğruna romantizmi feda eden insanın kendini içine sürüklediği o bilinçli yalnızlığı en sade şekliyle sunar önümüze… 

Sahne değişir ve Profesör bu kez kendini bir tür yargılamanın içinde bulur. Önce doktorlukla ilgili bir sınava tabi tutulur ve soruları cevaplamakta oldukça zorlanır. Daha sonra Profesöre, kendisi hakkında birtakım suçlamalar olduğu söylenir. Bunların ne olduğunu sorduğunda aldığı cevap aslında günümüz dünyasında da sıcak bir şekilde güncelliğini koruyan temel bir sızıdır: “Modern çağın insanın küçük ama önemli hataları: duygusuzluk, bencillik, acımasızlık…” Bu suçlamaları karısının yaptığı ve karısıyla yüzleştirileceği söylenerek Profesör bir bahçeye götürülür… 

Burada artık zaman ve mekan birbirine karışmış durumdadır. Profesör bugünkü haliyle karşımızdayken karısı geçmişten bir anı olarak belirir. Bu sahnede karısının yabancı bir erkekle flört ettiğini seyreder Profesör. Karısı aşığına şunları söyler: 

“Şimdi eve gidip Isak’a anlatacağım... Ne diyeceğini biliyorum ‘Zavallı kızım senin için üzgünüm.’ Sanki Tanrı’ymış gibi. Sonra ağlayıp diyeceğim ki ‘Benim için gerçekten üzgün müsün?’ O da şöyle diyecek: ‘Evet çok üzgünüm’ Sonra daha çok ağlayacağım ve beni affetmesini isteyeceğim. Ve diyecek ki, ‘Benden af dilememelisin. Affedecek bir şey yok.’ Ama söylediği hiçbir kelimenin anlamı olmayacak. Çünkü o bir buz kadar soğuk. Ama o aniden çok şefkatli olacak. Ona deli olduğunu, onun ikiyüzlülüğünün beni hasta ettiğini haykırırım. Sonra beni sakinleştireceğini ve her şeyi oldukça iyi anladığını söyler. Ona, benim böyle olmamın onun hatası olduğunu söylerim. Bana üzgünce bakar ve kendi hatası olduğunu söyler. Ama aslında hiçbir şey umurunda değildir, çünkü o kadar soğuktur ki… 

Karısı ve aşığı gözden kaybolunca Profesör yanındakiyle konuşmaya başlar: 

 

-Ne kadar sessiz… 

-Mükemmel bir başarı Profesör. 

Peki ya ceza? 

-Bilmiyorum, sanırım her zamanki. 

-Her zamanki? 

-Yalnızlık! 

Burada, eğer daha önce seyretmiş olanlar varsa Lars Von Trier’nin Dogville filminin akıllara gelmesi sanırım kaçınılmaz. Dogville’in başrolü Grace’in ölçüsüz merhametinin aslında büyük bir kibrin yansıması olduğu tezi burada da kendini gösterir. Bunca bağışlayıcılık insanı diğerlerinden soyutlayan farklı bir mertebe yaratır adeta. Profesör de bu soyutlanmanın sonuçlarıyla yüzleşir. Sonuçsa çok açıktır: dayatılmış değil aksine bile isteye yaratılmış bir yalnızlık… 

“Ve içimdeki bebeği düşündüm. Nesiller boyunca soğukluk, ölüm ve yalnızlık dışında bir şey yok. Bu, bir yerde sona ermeli.” 

Yolculukları son bulmaya yaklaşırken Profesör ve Marianne arasındaki ilişkideki gerilim azalmaya hatta ikili arasında ölçülü bir samimiyet oluşmaya başlamıştır. MarianneEvald’la aralarındaki sorunu Profesör’le paylaşır. Marianne bir bebek beklemekte ancak Evald buna katiyetle karşı çıkmaktadır. Çünkü Evald’ın parlak bir kariyeri vardır ve bir çocuk bu kariyer için ciddi sorunlar yaratabilecektir. Öte yandan Isak’ın oğlu olmasının verdiği bir katılık ve soğuklukla çocuk sahibi olmanın bu dünyada yapılabilecek en aptalca şeylerden biri olduğunu düşünmektedir. Marianne’sa aksine, bu hayatın yaşanmaya değer olduğuna, nesiller boyu aktarılagelmiş bu sevgisizliğin ve soğukluğun belki de bu bebekle kırılmasının mümkün olduğuna inanmaktadır.  

Törenin yapılacağı yere varırlar. Evald ve Agda onları beklemektedir. Evald Marianne’nın geldiğini görünce mutlu olur. Profesörse yol boyu yaşadığı çetin hesaplaşmanın ardından artık materyalist yanından azade olmuş ve taşıdığı kalbin sesini duymaya başlamış bir adamın huzurlu gülümsemesiyle onları seyretmektedir.  

Tören sona erip eve döndüklerinde Profesör Agda’ya bunca yıl beraber yaşadıktan sonra birbirlerine artık isimleriyle hitap etmelerinin daha güzel olup olmayacağını sorar. Bu soruyla aslında Profesör’ün yolculuğu boyunca kazanmaya çalıştığı derinliğe ulaştığını anlarız. Artık daha samimi, daha sevgi dolu bir gözle bakmaktadır dünyaya. Katı kurallarının, kırmızı çizgilerinin esaretinden kendini kurtarmış ve son demlerinde de olsa hayatın farklı renkleriyle kucaklaşma fırsatı yakalamıştır. 

Film, Profesör’ün göl kenarında ailesini piknik yaparken seyrettiği son derece pozitif bir sahne ile sona erer. Zaten bu sahne nedeniyle Bergman’ın tek iyimser filmi olduğu söylenir. Profesör, onca karanlık kabustan sonra, ailesini gördüğü güzel rüyasına şu sözlerini mırıldanarak dalar:  

“Eğer gün boyunca sıkıntılı ve üzgün olmuşsam çocukluk anılarımı düşünmek beni sakinleştirir.” 

Profesör’ün bu sözleri bana Sezen Aksu’nun harika müziği ve sesiyle hayat bulan şu güzel Murathan Mungan şiirini anımsattı: 

Hani erken inerdi karanlik, 

Hani yagmur yagardi inceden, 

Hani okuldan, işten dönerken, 

Işiklar yanardi evlerde, 

Eskidendi, çok eskiden. 

 

Hani ay herkese gülümserken, 

Mevsimler kimseyi dinlemezken, 

Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken, 

Eskidendi, çok eskiden. 

 

Hani hepimiz arkadaşken, 

Hani oyunlar tükenmemişken, 

Henüz kimse bize ihanet etmemiş, 

Biz kimseyi aldatmamişken, 

Eskidendi, çok eskiden. 

 

Hani şarkilar bizi bu kadar incitmezken, 

Hani körkütük sarhoşken gençligimizden, 

Daha biz kimseye küsmemiş, 

Daha kimse ölmemişken, 

Eskidendi, çok eskiden. 

 

Şimdi ay usul, yildizlar eski 

Hatiralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden 

Geçen geçti, 

Geceyi söndür kalbim 

Geceler de gençlik gibi eskidendi 

Şimdi uykusuzluk vakti. 

Çocukluğumuzdaki gibi olmuyor hiçbir şey büyüdüğümüzde. Gözükaralığımızın yerini prensiplerimiz, kırmızı çizgilerimiz alıyor. İdeallerimizin esiri oluyoruz. Sevgimiz şekil değiştiriyor. Sevilmemiz de tabii ki… Çocukken dolu dolu tanımladığımız birçok şeyin içi boşalıyor biz büyüyüp zamana yenildikçe… Sonra kalan günlerimizin sayısının azaldığını fark ettiğimiz yaşlılık günlerinde çocukluk renklerimize özlem duymaya, gözü kara sevgilerimizi aramaya başlıyoruz. Bu dünyanın idealleri uğrunda vazgeçtiklerimizin kıymetini ancak yaşlandığımızda anlıyoruz… 

Dünyanın her yerindeki insanların ortak bir korku ile başa çıkmaya çalıştığı zor bir dönemden geçiyoruz. Yaşadığımız coğrafyanın, toplumsal statümüzün, isimlerimizin önündeki unvanların ya da edindiğimiz onca mal mülkün çare olmadığı küçücük bir virüs karşısında bütün insanlık olarak eşitlenmiş durumdayız. Hepimiz aynı ölçüde savunmasızız… 

Evde kalmalıyız. Daha az kara haber ve minumum hasar istiyorsak eğer, evde kalmayı başarabilmeliyiz. Ancak modern insanın yalnızlığı sorunsalı bizi evde kalmaktan alıkoyuyor. Bir delirium haline sürüklüyor adeta. Balkonlarından çıkıp şarkı söyleyenler, karantinadan kaçmaya çalışanlar, karantina ev hayatını sosyal medya malzemesi haline getirenler… Yalnızlıktan bu kadar çok korkup aynı zamanda o yalnızlığı yaratmaya bu kadar hevesli olmak sanırım modern insanın açmazı…  

İdeal insan olmak uğruna, basamakları bir bir tırmanırken feda ettiklerimiz, vazgeçtiğimiz onca renk ve kırmızı çizgilerimizin ardına ördüğümüz kalın duvarlarla bencil ve yalnızız ama yine de herkes bizi duysun, bizi görsün ve belki de takdir etsin istiyoruz. Sevilmek için seviyoruz ya da sevgimiz takdir görsün diye… Benciliz, bu yüzden yalnızız belki de… Tek bir ideal uğrunda şekillenen hayatlarımızın bilançosu soğuk ve acımasız bir mazi oluyor… 

Evde kalmalıyız… Evde yapacak onca şey var ki… Okunacak ne çok kitap var üstelik kitapla dolu bir kütüphaneye de gerek yok elimizdeki akıllı telefonlar, tabletler koca birer kütüphane… Yaban Çilekleri gibi seyredilmeyi bekleyen ne çok film var… Birçok opera, müze, resim galerisi şu an ücretsiz bir şekilde online olarak insanlığa açtı repertuarını. Bırakın akıllı telefonları, interneti; elektriğin olmadığı bir çağda eve kapanmak zorunda kalabilirdik… Nasıl başa çıkacaktık o zaman yalnızlığımızla…  

Sosyal medya üzerinden kazan kaynatıp zaten çok da sağlıklı olmayan toplum psikolojisini yerle bir etmeye çalışanlara inat insanın kendine dönmesinin zamanıdır bu zaman. Bir bilanço hesabı belki de koronasız günlerimizi daha anlamlı yaşayabilmek adına. Ertelediklerimizin dökümünü yapacağımız bir inziva belki de.  

Hayat, kırmızı çizgilerimizin esaretine teslim edilecek kadar değersiz değil. Prensiplerimizi dozunda tutmayı, hayatın renklerini yakalamayı ihmal etmemeyi öğrenmeliyiz. Koronalı günlerimizi ölümün karanlığına değil, yaşamın aydınlığına teslim etmeliyiz. Karanlıkta kalmış yanlarımızla yüzleşmeli, erdem sandığımız yalnızlığımızla esaslı bir hesap yapmalıyız. Profesör geç kalmıştı belki ama yine de hayatın sıcak yüzüyle tanıştı. Biz henüz vakit varken elimizi çabuk tutmalıyız…  

Behçet Necatigil’in güzel dizeleriyle sanat dolu ve sağlıklı günler… 

SEVGİLERDE 

Sevgileri yarınlara bıraktınız 

Çekingen, tutuk, saygılı. 

Bütün yakınlarınız 

Sizi yanlış tanıdı. 

 

Bitmeyen işler yüzünden 

(Siz böyle olsun istemezdiniz) 

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi 

Kalbinizi dolduran duygular 

Kalbinizde kaldı. 

 

Siz geniş zamanlar umuyordunuz 

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek. 

Yılların telâşlarda bu kadar çabuk 

Geçeceği aklınıza gelmezdi. 

 

Gizli bahçenizde 

Açan çiçekler vardı, 

Gecelerde ve yalnız. 

Vermeye az buldunuz 

Yahut vaktiniz olmadı. 

Etiketler

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı