Koronanın fendi kapitalizmin krizini yendi (mi?)

Koronanın fendi kapitalizmin krizini yendi (mi?)

Niyetim Korona salgınını hafife almak ya da komplo teorisi üretmek değil. Ancak tabii ki virüsün zamanlaması da oldukça enteresan.

Kapitalizmin krizi çok açık: 1929-1933 Büyük Depresyon sonrası yaşanan dünya savaşı ve Amerika’nın küresel güç olarak ortaya çıkışı, ve kabaca 2008’e kadar üstünlüğünün devamı … merkezi planlamanın S.S.C.B.’nin dağılması ile çekiciliğini iyice kaybetmesiyle dünyanın liberal ekonomi politikalarına teslimiyeti taa ki 2008 finansal krizi sonrası inanılmaz boyutlarda parasal genişlemeye rağmen bir türlü istikrarlı büyüme performansını yakalayamayan dünya ekonomisi. Nihayette, tek kutuplu jeopolitiğin hızla yükselen Çin etkisiyle sonlanmasıyla  artan korumacı politikalar ve 2020: insanları eve kapatıp piyasaları şoka uğratan Korona!

Bu yazıda 21. yüzyılda global düzeyde yaşanacaklardan bahsedeceğim. Başlangıçta, küresel iktisadi gücün ABD’den Çin’e doğru kayması, büyüyemeyen ve refahı dağıtamayan Batı’nın ise iktisadi ve siyasi krizlerle boğuşması, bunu yaparken de Orta Doğu’nun enerji ve su varlıkları üzerinde vesayet savaşlarının süregitmesi var. Bazı Nordik ülkeler dışında, Avrupa kıtasının çoğunluğunda ve ABD gibi yüksek gelirli ülkeler dahil çoğu ülkede gözlenen bölüşüm probleminin sürdürülemezliği, finans kapitalin kendini bile yok edecek derecede refahın tabana yayılmasının önünde engel teşkil edecek bir katılığa erişmiş oluşu, dünya çapında köklü iktisadi ve siyasi reform gereğinin açıkça altını çiziyor.

Durumun vahametini rakamlarla belirtmek için aşağıdaki tablo faydalı olacaktır. Kapitalizmin beşiği A. B. D. ve Birleşik Krallık ile, liberalizm ideolojisi peşine takılmış Türkiye’nin 1995-2007 ve 2008 sonrası şeklindeki iki dönemin karşılaştırması, borçlanma, işsizlik ve büyümede iki dönemin nasıl ayrıştığını gösteriyor:

  1995 -2007   2008-  
  Türkiye A.B.D. B.K.   Türkiye A.B.D. B.K.
İşsizlik 8.5 5.0 5.9 16.6 11.1 12.7
Genç işsizliği 10.0 7.3 6.7 18.5 14.8 18.0
Kişi başı büyüme 4.4 2.2 3.1 3.0 0.9 0.0
Dış Borç (Devlet) 37.1 46.1 42.8 38.5 88.7 91.3
Toplam dış borç 43.6 42.0

 

Rakamlar her üç ülkede de ortalama işsizliğin yaklaşık 2 katına çıktığını, büyümeninse ciddi oranda düştüğünü gösteriyor. Bu manzara karşısında 2007-8 krizi sonrası da denenen likidite artışları (Fed diliyle QE) ekonomileri düzeltmeye faydalı olmamış, sadece finans sektörünü fonlamaya yaramıştır ve yine kısa dönem dışında, refahı tabana yayacak mali ve yapısal reformlarla desteklenmedikçe bir çözüm olamayacaktır.

Finans kapitalin bu derece kemikleşme süreci, bir yandan da hakların ya tümüyle gasp edilmesi ya da göstermelik derecede verilip çıkacak seslerin çıkmasının önünün alınmasıyla mümkün oldu. Ancak, unutulan, diyalektiğin kontrol edilemezliğı; nüfusa oranı gitgide azalan bir kesimin orantısızca ele geçirdiği finansal gücün, hedeflenen sessizliğin ve tepkisizliğin tersine, bilenen tepkilere; eğitimsizleştirme politikalarına rağmen bilinçlenen ve politikleşen kitlelere de yol açmakta. Bu durumda düzenin değişmesi için tek eksik şey çoklukla toplanma ve gösteri yapma özgürlükleri elinden alınmış ya da kısıtlanmış kitlelerin kolektif hareket yoluyla alternatif üretebilme kapasitesidir. Yükselen sosyal medya kullanımının da kitlelerin kolektif hareketini organize edebilmesinden çok tepkilerin gazını alma, hatta siyasi gücün artan tepkileri teşhis edip üzerine gitme aracı da olmuştur.

Peki tüm bunların Korona ile alakası ne?

Mevcut düzende yaratıcı yıkım yoluyla sistematik bir değişikliğe gidişinin yolları da tıkanmış görünümdeyken, bir komplo teorisi üretmeden bugün yaşadığımız türden bir pandemik neye hizmet eder bunu bir düşünelim. 1. Korku ve güvensizlik hissi; 2. Daha çok yaşlılarda can kaybı; 3. Sosyal hayatın kısıtlanması; 4. Üretimin daralması; 5. Merkezi otoritenin ve merkezi otoriteden beklentilerin de yükselişi. Peki bunların yol açacakları nelerdir? 1. Yarın var olmama kaygısıyla bugünü yaşama, ve harcamanın artışı (bakınız panikten boşalan raflar, artan fiyatlar ve azalan stokların muhtemelen çok kısa vadede üretim artışıyla telafisi) piyasaları kısa dönemde canlandırabilir. Ancak çalışma hayatının duraksaması ile, salgının ne kadar çabuk kontrol edildiğine devbağlı olarak, bu durum hızlıca sonlanabilir. 2. Bağımlı nüfustaki azalma, boyutuna göre, mali baskıyı azaltabilir; ve tabii ki bu tür bir beklenti son derece etik dışı olur. 3. Sosyal hayatın yavaşlaması nedeniyle perakende sektöründe iflaslar, rekabet gücü olmayanların piyasadan çekilip tekelleşmenin artışı gözlenebilir. 4. İşten çıkarmalar ya da yarı zamanlı işler artabilir. Sigortalı olduğu sürece yarı zamanlı işlerin artışı uzun vadede sosyo-ekonomik açıdan gayet olumlu bir gelişme olarak benimsenebilir. 5. Salgın ile baş etmek ölçek ekonomisini ve devlet mekanizmasının önemini artırabilir. Devlet eliyle bilime yatırımın ve gıda güvenliğinin önemi belki nihayet anlaşılır. Ek olarak, virüsün para yoluyla geçtiği argümanı ile belki de uluslararası sanal bir para sistemine geçilmesi konusu daha sık gündeme gelir, ki bu ulus devletlerin para politikası bağımsızlığına engel olacaktır.

Bu süreçte neler yaşayacağımızı tümüyle öngörmek mümkün değil; gitgide vahşeti artan kapitalizmin sistemik krizini salgının yol açabileceği bu etkiler ile çözebilmek de öyle. Salgından dolayı yaşanacak can kayıpları şu ana kadar gözlenenden çok daha fazla olsa bile, mevcut global iktidarın bundan kazanımı ancak geçici olacaktır. Geleceği çalınan, belirsizleşen geniş kitlelerde 2-3 nesildir biriken tepki ise bilimi önemsemeyen, bilimin nimetlerine erişmek yerine kendi bekasına odaklanan iktidarlara karşı büyüyecek, ve eninde sonunda güçlü bir kollektif hareket için yol bulacaktır. Fransa’da, Şili’de ve daha birçok ülkedeki hareketler gibileri eninde sonunda yüzde 1’in haksız iktidarını yıkacak ve adil bölüşüme dayalı yeni bir sistem inşasına.

Toplumsal hayatın insanlar arasında hiçbir ayrımcılık olmadan tasarlanması, kamu kaynaklarının kamu hizmetine tahsisi sosyo-ekonomik istikrarın olmazsa olmazıdır. Kurulacak yeni iktisadi ve siyasi düzen, Finlandiya gibi istikrarlı bir demokrasiden, Küba’nın eğitim ve sağlık politikalarından ders almalıdır. Yükselen Asya’nın kültürel değerlerinin, Konfiçyus’un kişisel ve devlet ahlakı, adalet, nezaket ve içtenlik ilkelerinin önemiyle ilişkisini anlamak da önemlidir.

Bizim içinse fazla uzağa bakmaya gerek yoktur: Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm dünya ülkelerince gıptayla bakılan bir kuruluş ve 1923-1950 arası yükseliş tecrübesi vardır ki tam bağımsızlığı önceleyen bu tecrübe ülkenin kalkınması için her zaman için en doğru rehberdir.