Koronavirüs salgınının düşündürdükleri ve ekonomi politikaları

Koronavirüs salgınının düşündürdükleri ve ekonomi politikaları

Aralık ortasında Çin’de başlayan koronavirüs salgını, Mart başı itibarıyla Çin’de kontrol altına alınırken başta İtalya olmak üzere Avrupa ve ABD’de kontrol dışına çıkmaya başladı. Çin’in biyolojik saldırıyla durdurulmak istendiği iddiaları da havada kaldı. Eğer bu biyolojik saldırı ise, şimdi saldırıyı yapanların kara kara düşündüğü ortada.

ÇİN’İN YÜKSELEN GÜCÜ

Koronavirüs salgınının Çin’de kontrol altına alınması Çin’in yükselen gücünü bir kez daha teyit etti. Çin’in son 40 yılda artarak gösterdiği gücü nedir? Ülke kaynaklarını, hedeflenen sorunların çözümü için seferber edebilme yeteneği. 1.4 milyarlık nüfusu ile Çin’in, Koronavirüs salgının panik ile değil, doğru önlemler ile nasıl kontrol edilebileceğini göstermesi, ABD başta olmak tüm Avrupa ülkelerine örnek olacaktır. Belki de Harvard’ta her soruna “faiz indirimi” çözümü yerine, Çin’in her sorun için uygun önlemleri nasıl aldığını anlamaya yönelik örnek çalışmaların yapıldığını duymaya başlayacağız. Ancak buradaki sorun, tüm kurumlarıyla sermayenin açgözlülüğünü tatmin üzerine kurulmuş sistemlerin, toplumsal gelişimi önceleyen sistemlere dönüşümünün mümkün olup, olmadığıdır.

Burada Çin’in tamamıyla toplumsal gelişimi öncelediğini söylememiz mümkün değil. Özellikle sağlık ve eğitim hizmetlerinin özelleştirilmesi, gelir eşitsizliğinin artması gibi konularda Çin’in yanlışlar içinde olduğunun altını çizmek gerekir. Çin, yanlışlarına çözüm üretemediği taktirde, mevcut politikalarının sürdürebilir olmadığını bu salgın ile anlamış olabilir.

AVRUPA VE ABD’NİN UMURSAMAZLIĞI

Avrupa ve ABD her soruna sermaye gözüyle baktığı için, Çin’de başlayan Koronavirüs salgınına karşı başta bir umursamazlık içinde, hatta Çin’in zayıflığı olarak bakarak, kendi sistemlerinin üstünlüğü olarak görme eğilimi içindeydi. Küreselleşmeyi de sermaye açısından değerlendirdikleri, ancak Avrupa’nın göbeğinde Kuzey İtalya’da salgının yaygınlaşmasıyla birlikte, sadece sermayenin değil, salgınların da küresel olduğunu anladılar. Paniklemeye başladılar ve çaresizlik içinde anlamsız tedbirler aldılar.

ABD’nin aldığı ilk tedbir, Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed), salgınının ekonomik etkilerine ilişkin endişelerin artmasıyla 2008 küresel krizinden bu yana ilk kez planlı toplantıları öncesi aldığı faiz kararı oldu. 17-18 Mart’taki Açık Piyasa Komitesi (FOMC) toplantısı öncesinde, Mart başında yaptığı toplantıda politika faiz oranını 50 baz puan indirerek yüzde 1-1,25 aralığına çekti. Bu olağanüstü hamle tüm dünya piyasalarında panik başlattı. Fed piyasaların bilmediği bir şeyi mi biliyordu? Çünkü, salgın ile zaten düşük olan faizleri indirmenin bir ilişkisi yoktu. Ortaya çıkan ekonomik daralma talep yetersizliğinden değil, salgının tedarik zincirlerini aksatmasından, insan, mal ve hizmet dolaşımını kısıtlamasından kaynaklanmaktaydı. Faizlerin düşmesi ve negatif olmasıyla kısıtlamalar ortadan kalkmayacaktır.

Ancak gelişmelere sermaye gözüyle bakan, çözümleri sermaye açısından değerlendirmeye alan bir sistemden farklı çözüm beklemek mümkün değildir. Hatta Başkan Trump, son indirimler sonrasında Fed’in faizleri yeterince düşürmediğinden şikayetçidir. Tüm dünyada merkez bankaları zaten negatif olan faizleri indirme yarışına gireceklerdir. Ama yakın geçmişte olduğu gibi sonuç alamayacaklardır. Merkez bankaları inandırıcılıklarını, para politikaları etkilerini yitirmişlerdir. Faizleri hep negatif alanda tutamazlar, asıl sorun, büyük çöküş, faizleri yükseltmek zorunda kaldıkları zaman ortaya çıkacaktır.

Sorunun temelinde 1980 sonrasında dünya ekonomisindeki her krizi, sermaye ve gayrimenkul piyasalarında spekülatif balonlar yaratma yoluyla aşma alışkanlığı yatmaktadır. Yolun sonuna gelinmiş, para politikalarının etkisini yitirmesiyle insan odaklı alternatif yaklaşımların zorunluluğu ortaya çıkmıştır. İnsanları unutup ekonomiyi paradan ibaret saymanın siyasi olarak da sonuna gelinmiştir. Paraya odaklanmaya devam etmek, ABD ve Avrupa’da otoriter, faşist eğilimleri güçlendirmek demektir. Demokrasinin güçlenmesini istiyorsak insana odaklanmamız gerekmektedir. ABD’nin önünde Bernie Sanders seçeneği vardır. Ancak 1944 yılındaki Demokrat Parti Kurultayında Henry Wallace seçeneğinin sermaye tarafından bertaraf edilmesini hatırlatırcasına, ABD’de Bernie Sanders’in dışlanma sürecine şahit oluyoruz.

Soğukkanlı yaklaşımı ile tanınan Merkel’in virüsün Almanya nüfusunun %60-70’ine bulaşacağını söylemesini, özellikle 1.4 milyarlık Çin’de koronavirüsün sadece 90.000 kişiye bulaştığı göz önüne alınırsa, anlamakta zorluk vardır. Disiplini (faşistliği) ile bilinen Alman halkını tedbirli olmaya mı zorlamaktadır, yoksa bildiği bir şeyler mi vardır? Yoksa panik ve çaresizlik sonucu yapılmış açıklamalar mıdır, yakında öğreneceğiz.

TÜRKİYE, EKONOMİK DARALMANIN ETKİLERİNİ AZALTABİLİR

Koronavirüs salgını Türkiye’yi de vuracaktır. Ancak panik yapmaya gerek yoktur. Sağlık Bakanı yeterince panik ve gizem yaratmaktadır. 10 Mart Salı öğleden sonra Sağlık Bakanının “Türkiye’de virüs olacaktır, belki bir saat, belki de bir gün içinde ortaya çıkacaktır” şeklindeki açıklama yapmasına gerek yoktu.

Bu açıklama, Türkiye’de virüsün olduğunu teyit eden, gizemli bir açıklama idi borsa ve döviz piyasasında panik yarattı, o günden beri panik devam ediyor. Halbuki akşam 20.00’yi beklese ve “hasta ve yeri hakkında, 50 yaşında erkek İstanbul’da” diye bilgi verse gizem ve panik sınırlanabilirdi. Sağlık Bakanına rağmen panik yapmamıza gerek yok. Kişisel temizlik ve kalabalık ortamlardan kaçınma gibi önlemlere dikkat edersek, bir de stokçuluk yapıp bazılarını durup, dururken zengin etmekten vazgeçersek üzerimize düşeni yapmış oluruz.

Umarız ülkeyi yönetenler de üzerine düşeni yaparlar. İran’dan gelenlerin yasaklanması, yurtdışı seyahatlerin kısıtlanması, güneydeki konaklama tesislerinin daha geç açılması, gençlik spor faaliyetlerinin ve kamplarının ertelenmesi doğru kararlardır. Bunlar konser ve konferansların ertelenmesi, spor müsabakalarının seyircisiz oynanması, toplu ibadet faaliyetlerinin minimuma indirilmesi tavsiyeleriyle güçlendirilebilir. Okulların Nisan başındaki tatilleri bir hafta öncesinden başlatılarak, iki haftaya çıkarılabilir.

Koronavirüs salgınının ekonomide daralmaya yol açması kaçınılmazdır. Tedarik zincirindeki aksamalar fiyat artışlarına yol açabilir. Ancak doğru politikalarla bu etkiler en aza indirilebilir. Koronavirüs salgını dolayısıyla düşen petrol talebinin, petrol ihraç eden ülkeler arasında pazar payı savaşına dönüşmesi fiyatların çakılmasına yol açmıştır. Türkiye petrol ve doğal gaz ithal eden ülkedir. Yıllık ithal faturası geçen sene 41 milyar dolardı. Eğer ortalama fiyatlar geçen seneki varil başına ortalama 65 dolardan, bu sene 35 dolar civarına düşerse bu Türkiye için hem fiyat hem de kaynak açısından bir hareket serbestisi olanağı sağlayacaktır. Petrol fiyatlarında her 10 dolarlık düşüşün yaklaşık 4 milyar dolarlık bir tasarruf sağladığını düşünürsek, enerji faturamızda yaklaşık 12 milyar dolar civarında bir kaynak yaratacağını bekleyebiliriz.

NE YAPMALI?

İktidarın zaten negatif olan reel faizleri daha da düşürmeyi düşünmek yerine koronavirüs salgınından olumsuz etkilenecek sektörlere mali teşvik sağlama politikalarına ağırlık vermesi önem kazanmaktadır. Bu sene turizm gelirlerimizin çok ciddi oranda düşeceğini kabul etmemiz gerekmektedir. Özellikle havayolları, konaklama tesisleri, tur operatörleri ve çalışanları çok büyük zorluklarla karşı karşıya kalacaktır. Enerji ithalatımızdan sağlanacak tasarrufun bir kısmı tüketiciye daha düşük akaryakıt, doğalgaz ve elektrik fiyatları olarak yansıtılırken, özellikle akaryakıtta fiyat düşüşünün kısmi tutularak bir fon yaratılması ve bu fonun koronavirüs salgınından olumsuz etkilenecek sektörler ve çalışanlara teşvik için kullanılması önemlidir. Turizm ekonomimiz için hem döviz geliri, hem de istihdam açılarından çok ciddi katkı sağlamaktadır. En büyük sorun olan işsizlik, turizm sektörünün daralmasıyla artacaktır. İşsiz kalanlar için hem bu fon hem de işsizlik fonu kullanılmalıdır. İşsizlik fonu bankalar ve müteahhitlere kolaylık için değil, bugünlerde işsiz kalacak çalışanlar için düşünülmüştür.

Bunun yanında iktidarın tarımı ithalatla çökertme politikalarından vazgeçerek, teşvik ve kooperatifleşme aracılığıyla yerli üretimi destekleme politikalarına dönmesinin zamanı gelmiştir. Tohumundan, gübresine, ilacına kadar tarımda yerli üretimin önemini bu kriz açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Koronavirüs salgını bizim dışımızda gelişmiştir, olumsuz etkileri olacaktır. Ama bunları en aza indirmek ve hatta alışkanlıklarımızı değiştirerek, olumluya dönüştürmek bizim elimizdedir.

* Prof. Dr. Gökhan Çapoğlu, Anadolu Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı