Krizden ‘İkinci Rönesans’a…

Krizden ‘İkinci Rönesans’a…

On dördüncü ve on sekizinci yüzyıllar arası, Avrupa’nın karanlık çağdan çıkıp antik çağların bilgeliğine geri dönüşü, “yeniden doğuş” (rönesans; Fransızca renaissance kelimesinden) olarak anılır. Felsefede, ölçümde (muhasebe sistemi ortaya çıkar), perspektifte, anatomide, sanatta, bilimsel düşüncede ve diplomaside büyük ilerlemelerin olduğu bu dönem, hümanizmin karanlığa galip gelme çabasını sergiler. Bu dönem -ilginç bir şekilde-  200 milyon kişinin ‘kara veba’dan öldüğü dönemi takip etmiş… ve ama diğer taraftan kolonileşme, kölelik kurumu ve hastalıklar da devam etmiş (1500’lerin ortalarında çiçek hastalığından da 56 milyon kişi daha hayatını kaybetmiş).

Yazıma bu iddialı başlığı koymamın nedeni, bu yüzyılda insanlığın yeniden bir yeniden doğuş hikayesi yazacağına olan inancım ve beklentim. Bu beklenti, kapitalizmin zaten (omurgalı canlılarda) kemiklere kadar dayanmış krizinin, pandemi etkisiyle iyice su yüzüne çıkmasıyla pekişen bir paradigma değişikliği kaçınılmazlığından kaynaklanıyor. Ve bu paradigma değişikliğinin sadece ekonomiyi yönetme biçimlerinde değil, insan yaşamının tüm alanlarını kapsayacağını; homo-economicus’tan homo-humanisticos’a geçiş şeklinde olması gerekiyor. 

Korona kriziyle toplumsal hayattan, güneşten, temiz havadan ve doğal bakterilerin faydalı etkilerinden koparılan insanlar, evlerine kapanıp, dışarıda maskesiz birbiriyle karşılaştığında yabani hareketler sergiler hale dönüşmüş durumda. Olumlu yönüyle ise, aile hayatları yeniden canlanıp, değişikliğe hızlı adaptasyon süreci zekamızı kullanmada uyarı işlevi görmüş olabilir. Büyük şehirlerde işe gidip gelirken harcanan zaman kazanımı ise evi ofisten ayıramamanın yol açacağı kayıplarla örtüşebilir.

Fakat esas olarak, bu dönem insanların sadece kendi seçtikleri sosyal ortamlarda olabildiği, dışlayıcı sosyal ağların büyük hızla geliştiği bir dönem olacak. Digitalleşme ve sosyal medya ağları buna izin verir, hatta sebep olurken, bu teknolojiyi bize sağlayan tekellerse kazanmaya devam edecek. (ABD borsasının belli başlı endekslerinden S&P nin bu salgın döneminde 1987’den beri en yüksek seviyesine ulaştığını biliyor muydunuz? Bu performans, evlerimize kapandığımızda işlerimizi yürütmemizi ve birbirimizle bağlantımızı sağlayan, benim bu yazıyı yazarken kullandığım, eğitime devam edebilmek için almak zorunda kaldığımız bilgisayarları üreten 5 dünya devi şirketin salgın döneminde artan değerleri sayesinde.)

İnsanların kendi seçtikleri sosyal ağlar içine hapsolması, üretim ve paylaşıma dair ya yöneticiler, siyasi iktidar ve uluslararası refahı ellerinde tutanlarca kendilerine verilen rolleri kabul etmesi anlamına gelecek; ya da bu ağları birbirine bağlayacak köprülerle aşılabilecek. Bağlayıcı sosyal sermaye ağları sayesinde sağlanacak odaklanma bir ölçüde verimli olabilir ama diğer bağlayıcı ağlarla bağların kopuşu (dışlayıcı sosyal sermaye), fikri gelişme üzerinde engel de oluşturur; bunu bilimin diğer alanlarına gözleri kapalı mesleki organizasyonlar üzerinden de düşünebiliriz, etnik ve dini gruplar, siyasi ideolojiler ve partiler açısından da. Bir başka deyişle, dışlayıcı sosyal ağları birleştirme işlevi gören köprüleyici sosyal semaye oluşmadan, toplumsal hayatın kalitesinin, bütüncül olarak sosyal sermayenin gelişmesi mümkün olmaz. Köprü işlevini görebilecek sosyal sermaye oluşumu ise, temel kamu hizmeti olarak devletin yükümlülüğüdür. Bu yüzden, sanat, felsefe ve spor, devlet tarafından alan açılması gereken, birleştirici, dar alanlara sıkışabilen ağlar arasında köprüler kuran faaliyetlerdir; bunları devletin yönlendirmesi değil, desteklemesi gerekir. İnanç yapılarından farklı olarak, sanat, felsefe ve spor evrenseldir.

Endüstri 4.0 ile göreli verimliliği düşen çalışanlar iş gücü dışına itildikçe ve zaten yükselme eğilimindeki ‘doğal’ işsizlik arttıkça,i ş hayatının ve gelir politikalarının yeniden organizasyonu kaçınılmaz hale gelecektir. Bunun sonucu olarak, insanların uğraşları hayat kalitesi için fiziksel üretim kadar önemli sanat, felsefe ve zanaat alanlarına doğal olarak kayacaktır. 09-17 saatleri çalışıp geri kalan zamanında AVM’lerde alışverişle hayat geçirmek tek alternatif olmaktan mutlaka çıkacaktır.

Böyle bir çerçevede, toplumsal birliktelik için tekrar altını çizmek istediğim bir kurumsal gereksinim: vatandaşlık temel geliridir. Bunun için gerekli kaynak ise, kendi ülkemizde (ve dünyada) 2008 finansal krizi sonrasında bile en alt %50 nüfusun toplumda aldığı gelire eşdeğer gelire (ve daha da fazla oranda refaha) hükmeden en zengin %1’de mevcuttur. Bu –koşulsuz şartsız– her vatandaşın hayatını sürdürebileceği bir asgari geliri ifade eder. Bununla birlikte, sosyoekonomik açıdan sürdürülebilir bir ülke için, yarı zamanlı ve güvenceli işlerin arttığı; çalışanların emeklilik fonlarını çalıştıkları şirketin maddi varlıklarına ortaklık şeklinde biriktirebildiği; reel üretime dayanmayan kazançların engellendiği; haksız (rekabet dışı olduğu tesbit edilen) gelir ve varlıkların yüksek vergiye tabi olması ya da kamulaştırılması gibi iş hayatını ve ekonomiyi yeniden düzenleyecek kurumsal tasarımlar hayata geçmelidir.

Yukarıda belirttiğim düzenlemelerin tümü, siyasi rantı değil, vatandaşın yaşam kalitesini odağına koyacak politikalar. Kısa vadeli düşünme güdüleri ön planda olan siyasi partilerin manevra alanlarını, ulusun ve daha genel anlamda insanlığın uzun vadeli çıkarlarıyla kısıtlayacak, kurumlarıyla bütün bir devlet yapılanması olmadan, ulusların ve ulusu oluşturan bireylerin bağımsızlığı ve refahı ancak azalır…kurumların bir bir yok edildiği yaşadığımız dönemde olan tam da budur. 

İkinci rönesans, sürekli büyümek için her insani değeri bir kenera atan, üstünlük ve farklılık hırsına esir bir avuç güçlüye dur diyeceğimiz; toplumsal hayatımızı zenginleştirerek insan mutluluğunu ön plana alacağımız dönemin getireceği değişiklerin ifadesi.