Köşe Yazıları

Mehmetçik’i düşünüyorsanız Friedman’ın İdlib tuzağına düşmeyin

VİZYONER ZİRVESİ 2019

MÜSİAD, 2 yılda bir gerçekleştirdiği “VİZYONER Zirvesi”ni, geçtiğimiz yıl 27 Kasım tarihinde, “Dijital Gelecek” temasıyla gerçekleştirmişti. Ne geldiyse başımıza işte bu zirveden sonra geldi. Cumhurbaşkanlığı himayesinde gerçekleştirilen zirvenin assolisti, CIA’nın gölge kuruluşu olarak bilinen Stratfor’un kurucusu George Friedman’dı.

İlgili haber: Friedman İstanbul’a geliyor

Bugün Suriye’de ve Libya’da neler başımıza geldiğini anlamanız için size biraz bu toplantıdan bahsetmem gerekiyor.

Sunucu hanımefendi Friedman’ı tanıtırken öyle cümleler kullandı ki, zannedersin adam kâhin, bir reçete verecek, Türkiye uçacak. Bakın Friedman, konuşmasında özetle şunları söyledi:

“…Bugün buraya sizleri büyük bir gücün beklediğini söylemeye geldim…”

“…10 yıl önce bir kitap yazmıştım. Türkiye’nin büyük bir güç olarak doğduğunu söylemiştim. Benim bu söylediğim şimdi gerçekleşiyor…”

“…10 yıl önce Türkiye’nin ABD ve Rusya ile aynı masada oturacağını ve onlarla eşit olarak konuşacağını kim düşünebilirdi…”

“…ABD küresel çaptaki tek askeri güçtür ama sorun şu ki, sürekli savaşa girmeyiz. 18 yıl boyunca Irak’ta savaştık, Afganistan’da savaştık, başka ülkelerde savaştık. Benim çocuklarım, torunlarım, onlar da savaştı. Uykusuz geceler geçirdik. Amerika’nın sürekli bunu yapamayacağı görüldü.  Artık dikkatli bir şekilde gücümüzü nerelerde kullanacağımıza karar vermemiz gerekiyordu. Amerika artık bölgede (BOP coğrafyası) sorumluluk almak istemiyor. Türkiye gibi ülkelerin sorumluluk almasını bekliyoruz. Sorumluluk alacaksınız veya kaos içinde yaşayacaksınız…”

“…Avrupa’nın askeri gücü yok, bir şey yapamaz…”

“…10 yılık büyümeniz, sizi satın alma gücü paritesinde dünyadaki 13’üncü ülke konumuna yükseltti. Bir sonraki aşamaya geçmek için bölgenizde sorumluluk almak zorundasınız. Hükümetiniz sınırlarınızın ötesine geçmek istemiyor ama sonsuza kadar sınırlarınızın arkasında kalamazsınız. Yavaş yavaş Suriye’ye doğru hareket etmeniz gerekiyor…”

 “…Askeri ihtiyaçlarınızı biz karşılarız…”

“…Rusya ve İran ile sorunlarınız var…”

“…ABD ve Türkiye birbirini tamamlayan çok iyi iki müttefik olabilir…”

 “…Erdoğan bizim başkanımıza Suriye’yi terk edin dediğinde biz orayı terk ettik…Amerika bölgeyi terk edince Türkiye önemli güç haline geldi…”

“…Sorumluluk alın…”

“…Kendinize güvenmelisiniz…”

“…Türkiye’ye gerçekten büyük hayranlık duyuyorum…”.

Papyon-kravat takmış, grand tuvalet giyinmiş bay ve bayan dinleyiciler bu konuşmayı çılgın gibi elleri çatlarcasına alkışladı.

Bu konuşmanın ne anlama geldiğini irdeleyeceğiz ama önce Friedman’ı biraz tanıyalım.

DÜZENBAZ FRIEDMAN NE YAPMAK İSTİYOR?

Friedman, “Gelecek 10 Yıl” isimli kitabında en çok sevdiği 3 Amerikan Başkanı; Abraham Lincoln, Franklin Roosevelt ve Ronald Reagan’ın ortak özelliklerinden söyle bahsediyor:

“…Üçü de son derce ahlaklıydı… ve amaçlarına ulaşmak için yalan söylemeye, yasaları yok saymaya ve ilkelerini çiğnemeye hazırdılar. Benim Makyavelci başkanlık dediğim ikilemi hayata geçirdiler…”

Baksanıza, adam amaca ulaşmak için her yol mubah diyor. Yalan söylemeyi, kandırmayı bir erdem sayıyor. Zaten yabancı bir istihbaratçıdan ne beklenir. Onun asli görevi kandırmaktır.

Türk dış politikasında dönüm noktası yaratan tarihi konuşmanın ne anlama geldiğini kavramak için yine Friedman’dan birkaç örnek daha verelim. Friedman, biraz önce bahsettiğimiz kitabında ABD’nin dünya hakimiyetini koruması için günümüzde izlemesi gereken stratejiyi şu şekilde tarif ediyor:

“…Amerikan politikası kaçınılmaz olarak önümüzdeki 10 yıl boyunca eski Roma ve yüzyıl öncesi Britanya’sından öğrendiği dengeli evrensel stratejiye dönmek zorunda. Bu eski kafalı emperyalistler sadece kaba güçle hüküm sürmediler. Bunun yerine hakimiyetlerini korumak için bölge güçlerini birbirlerine düşürdüler ve onları da karşı koyabilecek başka güçlere karşı kışkırtıp birbirine düşman olmalarını sağladılar. Karşıt güçlerin birbirini zayıflatmalarından yararlanarak güç dengesini korudular ve aynı zamanda imparatorluğun emperyal çıkarlarını güvenceye aldılar. Ayrıca kendilerine bağımlı olan ülkeleri ticari çıkar ve diplomasiyle birbirlerine yakın tuttular. Bunun rutinleşmiş uluslararası bir nezaket davranışı olduğunu söyleyemeyiz. Aksine kurnaz bir yönlendirmeyle komşuların emperyal kuvvetlere karşı hissettikleri güvensizlikten çok daha yoğun bir şekilde birbirlerinden kuşku duymalarını sağladılar. İmparatorluğun askerlerine dayanan doğrudan bir müdahale uzak bir olasılık ve son çareydi

İşin özeti şu: ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarıyla başlattığı kendi gücüyle dünya hegemonyası kurma savaşında çok yıprandı. Kendisini toparlamak için geri çekilmekten başka çaresi yok. Bu çekilme doğal olarak bir boşluk yaratacak. Bu boşluğu kendisine hasım güçlerin doldurmasını istemiyor. Özellikle Avrasya coğrafyasında oluşacak bir ittifak, ABD’yi hem Asya hem de Afrika’dan söküp atabilir. Washington için tek seçenek; boşluk oluşan yerlerde bölge ülkelerinin sürekli birbiriyle çatışma halinde olmasıdır. Eğer bu mümkün olmazsa bölge ülkelerinin en azından birbirlerine düşmanlık beslemesi gerekmektedir. Düşmanlık bile bölgesel kalkınmanın önüne geçerek, ABD kendini toparlayana kadar diğerlerin ekonomik uçurumu kapamasını önlemeye yetecektir. Bu amaçlar için ABD’ye taşeron lazımdır.

TUZAĞA DÜŞMEK ÜZEREYİZ!

Hatırlayın! Friedman’ın meşhur konuşmasından sonra neler oldu? Bazı askerlerimiz bile gaza geldi. Güven patlaması yaşadık. Önce 03 Ocak 2020’de Libya’ya asker göndermeye izin veren tezkereyi onayladık. Libya’da Rusya’nın karşısına dikildik. Sonra bir de baktık ki, Türkiye, Rusya ve İran’ı bir arada tutan Astana Süreci, çatırdamaya başladı. Şu an İdlib’de Esad güçleriyle ama aslına bakarsanız Rusya ile karşı karşıyayız. Neredeyse savaşın eşiğine geldik. Çatışma başlarsa ilerleyen dönemde Türkiye-İran ilişkilerinin de bozulması kaçınılmazdır.

Friedman’ın tezgahladığı tuzağa Türkiye, Rusya ve İran hepsi birden düşmek üzere. Bu 3 ülke, Suriye çıkmazında kazançsız bir çatışmanın eşiğindeler. Eğer İdlib sorununa çözüm bulunamazsa en az 10 yıl sürecek bir husumet başlayacak. Türkiye’nin ABD’nin desteğiyle ciddi şekilde hem Rusya’yı hem de İran’ı yıpratma potansiyeli vardır. Bu ülkeler husumetten az zararla çıkacaklarını zannetmesinler. Ama kuşkusuz bu kör dövüşünde en çok yıpranacak ülke Türkiye’dir.

Taraflar akıllıca davranmalı ve en azından çatışmayı bir müddet daha erteleyip, soruna çözüm adına zaman kazanmaya çalışmalıdır.

ÇATIŞMANIN ÖNLENMESİ İÇİN TARAFLARIN DİKKATE ALMASI GEREKEN HUSUSLAR

BİR

Ankara, Suriye’den Türkiye’ye gelecek yeni göç dalgasından çok endişelidir. Bu endişesinde de haklıdır. Türkiye bu göçü kaldırmaz. Örneğin ayrılıkçı terör örgütü PKK ile 1984’ten beri yaşanan çatışmalarda arada kalan halk, Kürt bölgelerine değil her seferinde emniyetli olarak gördüğü batıya göç etmiştir. Suriye’de çatışmadan kaçan halk, niçin Esad tarafındaki emniyetli bölgeye değil de Türkiye’ye yönelmektedir? Sorunun çözümü için öncelikle Esad’ın göçü kendi topraklarında tutacak bir tedbir alması şarttır. Bu konuda Rusya ve İran üzerine düşen görevi yapmalıdır.

İKİ

Türkiye, Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin)’in liderlerini İstanbul’da barındırarak önemli bir gücü elinde bulundurduğunu zannetmektedir. Ankara, biraz da bu örgüt yardımıyla, Suriye’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’nu kurmuş ve bu kuvveti Türkiye’ye yönelen göçü durdurmak maksadıyla kullanmaktadır. Ama AKP Hükümeti, ÖSO’yu alıp Libya’ya savaşmaya götürünce, işler birdenbire değişmiştir. Moskova, Türkiye’nin cihatçı grupları savaştırma uzmanı olduğunu algısına kapılmıştır.

Cihatçı gruplar ilk defa 1979 yılında Afganistan işgalinde Ruslara karşı kullanılmıştı. Cihatçı grupların Bosna’dan sonra üçüncü kere kullanımı yine 1 ve 2’nci Çeçen Savaşlarında (1994 ve 1999) Rusya’ya karşı olmuştu. Rusya’nın, Suriye’ye gelme sebeplerinden belki de en önemlisi, cihatçı grupları tekrar kendi topraklarına gelmeden Suriye’de yok etmekti. Cihatçı grupların komutasını ele alan Türkiye’nin gelecekte ABD ile birlikte bu grupları Rusya’ya karşı kullanabileceği algısı, İdlib’de Ruslara geri adım attırmayacak, çatışma Washington’un istediği şekilde tırmanacaktır.

Sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte Suriye’de 10 binin üzerinde başka ülkelerden gelen cihatçı savaşçı vardır. Özellikle İdlib bölgesinde, Türkistan İslam Partisi adı altında, içinde çok sayıda Orta Asya ülkelerinden gelen militanı barındıran grup, Rusları tedirgin etmektedir. İlişkiler ne zaman bozulsa Ankara Moskova’yı içindeki Türk ve Müslüman azınlıkları manipüle etmekle, Moskova’da Ankara’yı PKK kartını kullanmakla tehdit etmektedir. Bu karşılıklı tehdit stratejisi, Washington’un arayıp da bulamadığı tam da sorunu çıkmaz hale getirecek kurgudur.

İdlib krizine çözüm bulma adına Ankara sembolik olarak Müslüman Kardeşler liderlerini sınır dışı etmeli, Moskova ise PKK ve PYD bürolarını kapatmalıdır. Bununla birlikte, İdlib bölgesinde Suriye’ye gelen yabancı savaşçıların enterne edileceği çok geniş bir bölge bırakılmalıdır. Bu savaşçılar düzenli bir şekilde eritilene kadar bölge Rusya, Türkiye ve Suriye tarafından denetim altında tutulmalıdır.

ÜÇ

İran’ın Suriye’deki varlığı Türkiye açısından sorunludur. İran’ın Türkiye’yi baypas ederek Akdeniz’e ulaşan bir enerji koridoru açma niyeti, aynı zamanda bölgede bulunan Kürt grupları da işin içine katacak olması sebebiyle Ankara tarafından kabul edilemez. İran kendisine müttefik arıyorsa enerji koridoru olarak Türkiye’yi düşünmelidir. Diğer yandan İran’ın Suriye’deki varlığı, İsrail’i tehdit ettiği için ABD, İsrail lehine olaylara müdahale ederek, bölge içi dengeyi sürekli bozmaktadır. Bütün bunlara ilaveten mezhepçi politikalar izleyen İran’ın milis kuvvetlerinin Suriye’de halen savaşıyor olması, bölgedeki Sünni kökenli halkı tedirgin etmekte ve göçün Türkiye’ye yönelmesine ilave bir katkı sağlamaktadır. İdlib krizinin daha kolay çözülmesi ve Türkiye-Rusya-İran ilişkilerinin düzelmesi için İranlı milislerin en azından İdlib bölgesinden çekilmesi gerekmektedir.

SONUÇ

Türklerle, Ruslar ne zaman savaşsa, savaştan kârlı çıkan hep Batılı ülkeler olmuştur. Savaş bu iki komşuya hep kaybettirmiştir. Osmanlı’nın batış sebeplerinden birisinin de Rusya ile yapılan savaşlarda girilen borç batağı olduğu unutulmamalıdır.

Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını sürdürebilmesi için bir an önce kendisini Friedman’ın dillendirdiği tuzaktan kurtarması ve kabuğuna çekilerek çatışmadan uzak durup, bütün komşularıyla ticari ilişkilerinin önünü açması gerekmektedir. Yoksa “VİZYONER Zirvesi” toplantısında Friedman’ı çılgınca alkışlayan “Müslüman İş Adamları” avucunu yalayacaktır.

Avrasyacı olalım demiyoruz ama en azından bir müddet belaya bulaşmayalım. Göreceksiniz, ABD’nin koç başı olmamak Türkiye’ye ekonomik açıdan çok şey kazandıracaktır.

Son söz: Borç para karşılığı operasyona soyunmak, köleliğin son noktasıdır.

Etiketler

6 Yorum

  1. “Avrasyacı olmaktan neden korkuyorsunuz?” sorusu sorulmuş. Elbette bu sorunun muhatabı ben değilim ama yazara yakın bir görüşüm olduğu için kendimce açıklamak isterim. Mesele Avrasyacı, şucu, bucu olmak meselesi olmamalıdır. Avrasya dediğiniz topluluk kimdir ki? Türkiye’nin başını çektiği bir güç müdür? Cevabın bu olmadığı çok net. ABD’nin kucağına düşmeyip, Rusya’nın Çin’in kucağına düşelim gibi yaklaşımla hareket edemeyiz.
    Ne yapılmalı?
    Hep söylenir ya “Cumhuriyet’in fabrika ayarlarına dönmek” Bu boşu boşuna edilmiş bir laf değildir. Elbette bugün koşullar farklıdır. Ama temel değerler açısından değişen bir şey yoktur. Kurtuluş Savaşımızı verirken Sovyetler Birliği ile yakın bir işbirliğine girmiştik. Ama cumhuriyetin kurulması sonrası asla bu ülkenin kucağına düşmedik. Atatürk’ün vefatı ve Nato’ya girene kadar, hatta büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı sırasında da çok akıllı bir denge politikası ile “Tam Bağımsız Türkiye” idealinden uzaklaşmadık.
    Bunu sürdürebilir miydik çok emin değilim. Tartışmaya açık bir konudur.
    Ordusu NATO standartlarına göre donanmış ve subayları bu standartlara göre yetiştirilmiş Türkiye’nin bir anda karşı bloğa geçmesi kolay bir iş değildir. Ama amaç ta bu olmamalıdır zaten. Elbette burada, şu anki hükümetin yaptığı gibi bir yalpalama politikasından söz edilmiyor.
    Türkiye her iki tarafa da olan saygısını koruyarak ve onların saygısını da kazanarak, makul ve ahlaki çıkarlarını korumanın peşinde olmalıdır. Bunun için de her iki tarafla da işbirliği yapmaktan çekinmemelidir. Bunun yerine ideolojik saplantılar ve başka ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayarak yürütülen politikalar, aynı zamanda da tutarsızlıklar Türkiye’nin itibarını her iki taraf nezdinde yok etmekte, Türkiye’yi güvenilmez bir ülke yapmaktadır.
    Türkiye çok önemli bir ülkedir. Kimse Türkiye’nin desteğini kaybetmek istemez. Ama en başta ABD ve emperyalist güçler bu gücü kırmak ellerinden geleni yapmaktadır.Zaten bu gerçek sebebiyle vatansever siyaset yapan gruplar Avrasya Bloğuna daha çok sempati duymaktadır. Denge siyaseti yürütülecekse, denge şu anda ABD’den yana olduğu için Avrasya Bloğu’na daha yakın olmamız gerektiği çok açıktır.
    Ama bu denge çok fazla Avrasya lehine kayarsa, Nato’ya girmemiz sonrası başımıza neler geldiyse onun farklı versiyonlarının tekrar başımıza gelmeyeceğini söyleyemeyiz.
    Bu sebeple Avrasyacı olmaktan ziyade, Avrasya Bloğu ile yakın ilişkiler kurmak çok önemlidir.
    Dürüst, onurlu, stratejik vizyona sahip, başka ülkelerin iç işlerine karışmadan yürütülecek Kemalist bir dış politika ile yapılmalıdır bu.

  2. Su an Bati-Ekonomisine Dikkatle bakiniz: “Bir büyük Balon” gittikce büyüyor ve bunun havasini alip normal seviyesi 2023e kadar Mecbur deniyor. Burada cikacak krizde bir israel-tipli bebek /pxx dogmasini engellemek belliki sadece Türkiyenin elinden gelebilir … simdikten: Gazanız mübarek olsun

  3. Selam,

    Suriye’de halihazır son durum için, Libya yani Doğu Akdeniz feda edilmemelidir. En son hamle, Rand Raporu, NATO’nun mavi boncuk dağıtması v.s., bizi Rusya’yla ters düşürüp D. Akdeniz hakimiyetine yön verme hamlesi.

    Suriye’de olan oldu bitti. YPG’nin Suriye kuzeyine boydan boya hakim olmasını engelleyebildik, Suriye kuzeydoğusuna sıkışmasını sağlayabildik, her halükarda süreci, bize mecbur bir yapıya evriltebildik, bu kadar. BPH’de tarihi fırsatı elimizden kaçırdık, elbirliğiyle YPG’yi kurtardılar.

    İdlip’e BM gelsin, güvenliği sağlasın. HTŞ’yi silahlandırsın sonra da Esat’ ın katillerinden korusun, başaramazsa her türlü meşruiyet zaten elde edilmiş olur.

    D. Akdeniz politikasına zarar verilmemeli, yine doğal enerji kaynaklarından enterne edilirsek, Musul Kerkük gibi, sonraki seferi telafisi yok.

    Bu arada, Sn Alogan’ın yazısına yaptığım yorum sansüre uğramış, nedenini çok merak ettim doğrusu.

    Kısaca Suriye defterini kapatıp Akdeniz defterine odaklanmaklı, Atlantiğin tuzağına düşülmemeli, bundan sonra burası bataklık artık.

    Saygılar

  4. Siyonistlerin Türkiye’yi parçalama planları adım adım işliyor. Türkiye’nin bu gidişle parçalanması kaçınılmazdır. Bu gidişe dur diyecek milli bir güç yok. Millet olarak kaybettik ve belkide bu durumu hakediyoruz. Aptal başın cezasını çekiyoruz yine. Türkiye Türkler tarafından yönetilemeyecek kadar büyüktür diyen batılı politikacının kehaneti yerini bulacak gibi. Kına yakabiliriz.

  5. Hepsi güzel de Avrasyacı olmaktan neden bu kadar korkuyorsunuz? Tüm Türk devletleri Avrasyada değil mi? Türkler ile öncelikle ticari ekonomik ve kültürel bağları geliştirmemiz gerekmez mi? Bunu yaparken elbette Rusya İran ve diğer Avrasya ülkeleri ile de dengeli ilişkiler kurulabilir. Siz avrasyacılıktan illa Rusya kucağına oturmayı anlıyorsanız o başka, oturmayın, oturmak zorunda değilsiniz.

  6. Sayın hocam bizim insanımızın düzenli olarak haber dinlemesinin altında yatan nedenlerden biriside özellikle seçimlerde doğru tarafta olamaması nedeniyle korkması, bizim adamlar ne yapıyolar bakalım demesidir. Yanlış yapıldığı biliniyor ama bizmi öyle görüyoruz acaba diyorlar. Battığımızı biliyorlar ama Fridman başka deyince acaba diyorlar. Kısaca insanımız kandırılmak istiyor. (rüya dan uyanmak istemiyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı