Köşe Yazıları

Osmanlıca nasıl bir dildir?

Atatürk’ün düşüncelerinin en önemli esin kaynaklarından olan Türk filozofu Ziya Gökalp, 1922’de kendi memleketi olan Diyarbakır’da Osmanlıca haftalık bir dergi çıkarır. 33 hafta süren derginin adı Küçük Mecmua’dır. 2009 yılına gelinceye kadar bu derginin ancak çok az bir kısmının çeviriyazı ile çağdaş Türk diline kazandırıldığını fark etmemde Prof. Dr. Çetin Yetkin’in büyük rolü oldu. Elinde 33 sayılık Küçük Mecmua nüshasının bulunduğunu ve şimdiye dek kimsenin tam olarak bu dergileri çeviriyazıya aktarmaya girişmediğini; girişenlerin de işin üstesinden gelemediğini söyleyerek benim yapabileceğimi söylemişti.

Aynı yıl, Yetkin’inin katkısıyla Küçük Mecmua’nın çeviriyazısına başladım. Bir yıl süren çalışmadan sonra derginin ilk basımını, Çetin Yetkin’in sahibi olduğu Yeniden Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya 2009’da gerçekleştirdik. Yalnız 1000 adetlik ilk basımın tükenmesi için sekiz koca yılın geçmesi gerekiyormuş. Oysa Cumhuriyet Türkiyesi’nde yaşayan bütün aydınları-Osmanlıcı, yeni Türkçeci, muhafazakâr, muhafazakâr olmayan-herkesi doğrudan ilgilendiren bir çalışmaydı.

Bu girişi yaptıktan sonra Küçük Mecmua’nın hem ilk ve hem de ikinci baskısı için derginin Osmanlıcadan yaşayan Türkçeye aktarımında ne gibi zorluklar yaşadığımı paylaşacağım.

OSMANLICA İSLAM’IN DİLİ MİDİR?

Genellikle Türk halkı Osmanlıca ile Arapçayı hatta Farsçayı birbirine karıştırmakta, üstelik kimileri bunların aynı dil olduğunu bile sanmaktadır. Bu sanıya kapılmaları, genel olarak değerlendirildiğinde pek yerinde değildir. Ama kısmen haklı sayılabilirler. O da şudur: Osmanlıcada Arapça sözcükler yoğundur. Arapça kadar olmasa da Farsça sözcüklerden de pek geçilmez. Hatta Küçük Mecmua’nın yazarı ve editörü Ziya Gökalp olunca, bunlara ek olarak Latince, Fransızca ve İngilizce kişi, yer ve düşünce akımlarının adlarının Arapça harflerle yazılmış biçimlerini bulmak şaşırtıcı değildir. Kavram, sözcük ve harfler genellikle Arapça ve biraz da Farsça ama gramatik yapı tümüyle Türkçedir. Başka türlü dersem, neredeyse bütün araç-gereç yabancı dillerden alınmış, yani malzeme yabancı, cümle kurulumları ve dilsel yapı Türkçedir. Türkçe yoluyla yabancı sözcük ve kavramların aktarılması, bunun da Arapça harflerle gerçekleştirilmesi Osmanlıcanın tuhaflığını ortaya koyar. Kör bir cehaletle, “Osmanlıca Müslümanların ve İslam’ın dilidir” demek, bu tuhaflıkları ortadan kaldırmaz. Kaldı ki “din dili” denilen şey, dünyada hiçbir dile özgü kılınmış bir ayrıcalık değildir. Hiçbir dil, din ya da dinlerin biricik ifade aracı değildir. Osmanlıca da, aynen Arapça gibi bir din dili değildir.

Osmanlıca, bizim bu gün Latin harfleriyle yazdığımız sözcük ve tümcelerin Arap harfleriyle yazılmasından başka bir şey değildir. Örneğin, “Ali kitap okur” tümcesini Latin harfleriyle yazıyoruz. Ama bunu Türkçe gramer yapısına göre kuruyoruz. Osmanlıcada ise, aynı tümceyi salt Arap harfleriyle yazıyoruz. Bunu yaparken, Türk dilinin yapısında, gramerinde, söz diziminde, noktalama işaretlerinde hemen hiçbir değişiklik olmuyor. Demek ki Osmanlıca, çağdaş Türkçenin Arap ve biraz da Fars harfleriyle yazılıp başka türlü söylenmesinden ibarettir. Yoksa bu günkü Türkçeden herhangi bir farkı yoktur.

Şu halde, Osmanlıcayı çağdaş Türkçeye tercih etme nostaljisine kapılanlar, hatta Atatürk’ün dil devrimini “bir gecede tüm milleti cahil bırakma projesi olarak” görenler ya bu gerçeği bilmezler, ya da muhafazakârlığın Modern çağdaki akıl-fikir tutulmasının kurbanıdırlar. İlk durum, yani işin cehalet yanı, halkta yaygındır. İkinci durumda ise, politik çıkarlar, bilimsel gerçeklikleri gölgelemektedir. Ama her iki halde de vurguladığım gerçek değişmez. Bu çıkmazlardan kurtulmak için, Osmanlıcanın bütün Türk aydınlarınca bilinmesinin zorunlu olduğunu belirtmeliyim.

Bir Türk aydını ya da araştırmacısı için, Osmanlıcayı bilmek, en az İngilizce ya da Fransızca bilmek kadar, hatta bunlardan daha çok gereklidir. Çünkü Osmanlıca, tarihsel ve kültürel arka planı olan eski bir Türkçedir. Osmanlıcayı “İslam dili” olarak görmek nasıl cehaletin ve politika muhafazakârlığının eseri ise, onu, Arap harfleriyle yazılmış bir eski Türkçe olduğundan dolayı küçümsemek, nazar-ı itibara almamak ve gericilikle suçlamak da koşut cehalet ve yobazlığın izdüşümüdür. İki tutum da yanlıştır. Zaten aynı yanlışı, Arap dilinde de, Batı dillerinde de yineliyoruz. Araplaşma tutkunluğu, aydınların Arapça öğrenmekten kaçmasını hızlandırdığı gibi, Arap kültürüne-din hatırını öne sürerek-hayranlık duyanları da Arapça öğrenmeye sevk etmemektedir. Başka bir yazımın konusu olacak ama benzer özenti  ülkemizde Batılılaşma/Batılaşma ile Batı dilleri konusunda da yaşanıyor. Araplaşma doğuculuğu, Batıcılaşma Batıcılığı kemikleştiriyor. Ama arada kaybeden, Türkçe ve Türk kültürü oluyor.

Neyse konumuza dönelim. Küçük Mecmua’nın dili henüz 1922 Türkiye’sinin dilidir. Her iki baskı için günlerce ve saatlerce çalıştım.  Özel koşullarımdan dolayı değil, Osmanlıca bir metnin çözümlemesi için en az iki dil, özellikle Arapça ve biraz Farsça bilmenin gerekliliği nedeniyledir. Bununla kalmıyor, Batı dillerindeki bir ad, bir kavram, bir düşünce akımının Osmanlıca harflere aktarılmasından doğan okuma zorluğu… Çağdaş Türkçeye mümkün olduğunca hâkim olmak ayrıca anmam gereken bir zorunluluktur. Tabii ki bir de Osmanlıca metnin içeriği ve konusu…Ziya Gökalp “tek başına bir üniversite” ise,  onun kadar olmasa bile,  felsefe, tarih,sosyoloji, ekonomi, siyaset, sanat ve edebiyattan haberdar olmak gerekir.

Osmanlıca, bu günkü Latin harfleriyle okuyup yazdığımız Türkçenin Arap harf ve sözcükleriyle yazılmasıdır, demiştim. Arapçada sesli-sessiz harf ayrımı yoktur. Sesler, harflerin üzerine konulan hareke ile verilir. Harekelemeyi bilmeyen, Arapçayı bilmez. Araplar genellikle yazılarını harekesiz yazarlar. Ama hangi harekenin hangi harf üzerine geleceğini anadilleri olduğu için doğal olarak bilirler. Oysa yabancılar, önce harfleri, Arapça grameri, fiil çekimlerini, kök ve türevleri, kısa cümle kuruluşları ve türlerini öğrenirken harekelemenin yasalarını adım adım öğrenmek zorundadır.  Yani Arapça, tıpkı Türkçe veya diğerleri gibi, kendine özgü grameri, dil yapısı ve özelliği olan apayrı bir dildir. Osmanlıca ise ne Arapça, ne Farsça ne de tam anlamıyla Türkçedir.

Arapçadaki harfler Osmanlıcaya aktarıldığında bazen aşılmaz zorluklar yaşanır. Örneğin, Türkçedeki “h” harfine karşılık Arapçada üç ayrı “h” harfi vardır, “z” harfine karşılık yine en az üç “z” bulunur. Ancak her üçü de noktalı, noktasız, kalın, ince gibi özelliklere sahiptir ve bu farklı özelliklerinden dolayı Türkçede tek bulunan “h” ya “z” harfiyle temsil edilmek zorunda kalınır. Osmanlıcadaki zorluklardan biri budur. Şöyle denilebilir: Osmanlıca zaten Arap harfleriyle yazıldığı için her üç “h”yi ya da “z”yi Arapçadaki aslına uygun bir şekilde gösterir, burada sorun olan nedir? Denilebilir. Sorun şudur: Osmanlıcada yazılı olarak gösterilen bu harfleri, konuşma dilinde gösteremezsiniz. Öyleyse yazılı Osmanlıca ile sözlü Osmanlıca farklıdır. Bu farklılık, Osmanlıcada bırakın eğitim-öğretimi, günlük dilde bile çok büyük zorluklarla karşılaşmamızı kaçınılmaz kılar. Kaldı ki Dil Devriminden önce Osmanlılarda okuma-yazma oranı, bu ve benzeri nedenlerle çok düşük düzeyde idi.

Osmanlıcadaki bir başka zorluk, Arapça ve Farsçadan alınma bol miktarda sözcükler kullanılmasıdır. Örneğin, “tekabül”, “kıyas”, “nefret”, “istiare” bunlardan yalnız bir kaçıdır. Her biri, Osmanlıca ve çağdaş Türkçede “etmek”, “yapmak”, “duymak”, gibi yardımcı fiillerle kullanılmak zorundadır. Kendi başlarına kullanılamazlar. Bu demektir ki, Arapça kökten türemiş türev sözcüklerin Osmanlıcada dondurulmuş ad olarak kullanılması söz konusu olduğu gibi, geldiği dildeki asıl anlamlarını da yitirdikleri bir gerçektir. Yani Batı dillerinden alınma sözcüklerde de olduğu gibi Arapça türev bir sözcüğün Osmanlıca ya da çağdaş Türkçeye olduğu gibi aktarılması, bu sözcüklerin hem alındıkları dildeki anlama yabancılaşmasını, hem de aktarıldıkları dilde köklerinden koparılmış, dondurulmuş olması sonucunu doğurmaktadır. Bu da, Türkçe düşünüp Türkçe yazmayı, konuşmayı, en önemlisi de Türkçenin gelişmesini engellemektedir. Yabancı dillerden alınmış sözcükler, Osmanlıca ancak Türkçe ek fiillerle kullanılabildiği için, Türkçedeki zengin söz dağarcığı da yoksullaşmaktadır. Üstelik yabancı diller sanki bu alınmış sözcüklerden ibaretmiş gibi, öğrenilmeye değer bulunacak bir çabaya konu olmamaktadır.

Özetle söylemek gerekir ki, Arapça, Türkçe, Farsça ve Batı dilleri hepsi ayrı ve kendine özgü özellikleri olan bağımsız dillerdir. Osmanlıca ise, ayrı bir dil değil, gramatik çatısı Türkçe, harçları ve diğer tüm gereçleri Arapça ve Farsça olan eski, aynı zamanda eskimiş bir dildir.  Türk aydınları öğrenmelidir. Osmanlıcayı bilmeyen ne Osmanlıyı ne de Cumhuriyeti anlayabilir. Bu gerçeği özellikle belirtmeliyim. Ancak Osmanlıcayı bu günkü Türkçeye üstün tutmak ve tercih etmek, Atatürk’ün akıl ve bilim dolu dil devrimini hiçe saymak olmaktan başka, Türk insanının yazması, konuşması ve en önemlisi de Türkçe düşünmesinin önüne anlamsız engeller koymak demektir.  Oysa Osmanlıca uzmanların, aydınların, araştırmacıların, akademisyenlerin öğreneceği bir eski Türkçedir, yoksa halkın değil.

Osmanlıca bilimsel araştırmaların konusu olabilir, ama kendisi bilim ve felsefe üretebilecek esneklik ve güçte bir dil değildir. Öyleyse Osmanlıca ile eğitim-öğretim yapmak, mümkün değildir. Tarih buna fazlasıyla tanıklık etmektedir.

Sayılabilecek epeyce örnek vardır. Ama bu vurguladığım noktaları birebir görmek ve anlamak için, 33 sayılık Küçük Mecmua’yı çeviriyazıya aktarmak gerekir. Hiç olmazsa, çeviriyazıyı okumak yetişecektir.

 

 

 

Etiketler

3 Yorum

  1. Yazınızı ve Sn. Türkolog’un yorumunu okudum. Bu tür değerlendirmelerin büyük yararı olduğubu düşünüyorum. Bazı görüşlere katılmamakla beraber Osmanlıca, Arapça, Farsça, ve Ural-Altay dil ailesine mensup dillerin öğretiminin yaygınlaşması ve daha fazla yüksek öğrenim kurumunun bünyesinde yer almasının gerekliliğine kesinlikle inanıyorum. Türk tarihi ve medeniyetinin öğretiminde de benzer bir yol izlenmeli,Türk Dil Tarih Kurumundaki çalışmalara bu üniversitelerden yetişen uzmanlar yön vermelidir.

  2. Sayin turkolog, degerli katkilariniz icin cok cok tesekkurler…Sizi uzun uzun dinlemek ve okumak isterdim…saygilarimla…

  3. Aşırıya gitmeyen, sağduyulu bir yazı. Bu yönünün tebrik edilmesi gerekiyor. Çünkü bugünlerde bu tür konularda aşırıya gidenlerden geçilmiyor. Dilde aşırılık olmaz arkadaşlar. Dil sizin paşa keyfinize, ideolojilerinize uyak zorunda değildir, o toplumsal ve canlı bir yapıdır.
    Tabii yine tartışılabilecek noktalar var. Yazar takdir hakkını genelde Osmanlı Türkçesine karşı ”dil devrimi”nden yana kullanmış. Keşke ”Türkçenin Arap harfleriyle uyumsuzluğu” kadar, ”dil devrimi”nin ürettiği, gramer ve Türkçe kelime türetim kuralları açısından incelendiğinde yüzümüzü kızartacak saçmalıklara da değinseydi.
    Yüzlercesinden tek bir örnek: Bugün ”hakikaten” kelimesine karşılık olarak ”gerçekten” kelimesini kullanıyoruz, ki tamamen hatalı bir türetim. ”Hakikaten” kelimesi Arapça bir zarftır ve ”hakikat olarak, gerçek olarak” anlamına gelir. Vakti zamanında geri zekalının biri, hakikaten kelimesinin sonundaki ”-ten” kısmının yapım eki olduğunu sanmış, bunu Türkçe ”gerçek” kelimesine ekleyerek ”gerçekten”i uydurmuş. Halbuki bu ”-ten”, Arapçada kelimenin sonuna gelen bir ek falan değil, tamamen Arapçaya özgü bir zarf yapma kalıbı. Bugün çok beğenerek, çok içselleştirerek kullandığımız ve Arapçaya karşı bağımsızlığımızın ispatı olarak gördüğümüz yüzlerce kelimede böyle saçma sapan hatalar var.
    Başka bir problem: ”Dil devrimi” Türkçede nüans denen şeyi yok etmiştir. Dilde nüans olmazsa, elmalarla armutları karşılaştırırız, Ben Ankara derken, sen başka bir şey dersin, kör dövüşü yaparız. Nüans genelde kendi dilinizdeki bir kelimenin başka ve sizin kültürünüze yakın bir dildeki eşdeğerini de kullanarak olur. Bu konuda milliyetçilik anlamsız. Türkçe nüans konusunda zaten çok fakir. Mektup almak, ders almak, kitap [satın] almak, para almak [kazanmak]… Bunların hepsi için aynı fiili kullanıyoruz. Halbuki bunları İngilizcede ifade etseniz her biri için farklı fiiller kullanıldığını, bu fillerden bazılarının ise Latinceden alındığını görürsünüz.
    Bugün İngilizce, Fransızca, Almanca gibi ulusal dillerin ve ayrıca bilimsel terimlerin oluşumunda Yunanca ve Latincenin rolü neyse, Arapça ve Farsçanın Türkçedeki rolü de hemen hemen aynıdır. Arapça bizim Yunancamız, Farsça Latincemizdir. Bu gerçeğe direnmek nafile.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı