Salgının sosyo-ekonomik etkileri üzerine

Salgının sosyo-ekonomik etkileri üzerine

Toplumsal hayatta roller birbirine karıştı.

Teknolojiyle işlerine devam edebilen insanların çoğunluğu, işlerini evlerine taşımak zorunda kaldılar. Bunun önemli bir etkisi, işadamı ve işkadını rollerinin anne-baba rolleriyle karışması olarak ortaya çıktı. Bu, süreç içinde ya her iki rolün de yumuşayıp zayıflamasına ya da, insanların kişiliklerine ve yüz yüze oldukları durumların gerektirdiklerine bağlı olarak, bir rolün diğer role baskın çıkmasına yok açacak. Bunun ya iş, ya da aile hayatına, ya da ikisine birden, olumsuz etkileri olması çok muhtemel. Özellikle çocuklu ailelerde, evden çalışsın çalışmasın, ev işlerinde yardım almadan çalışmaya devam edecek kadınlar üzerinde büyük zaman baskı oluşmuş durumda.

Evden çalışan ebeveynlerin çocukları, altyapısı hızla evden eğitime uyum sağlayabilen şanslı azınlık okullar ve öğrenciler dışında, televizyondan verilen, merkezileştirilmiş-sulandırılmış eğitime maruz kalıyor. Bu dönemin bir karanlık sınıflara evrilme aşaması olmadığına inanmak istiyorum: öğretmen-öğrenci ilişkisinin zayıflatılması açıkça, ya da toplumsal bilincin sesiyle orantılı olarak bilinçaltına yerleştiren, egemen siyasi ideolojinin bekasını hedefleyen yayınlar yoluyla fikri özgürlüklere ket vurularak geleceğin şekillendirilmesinin güçlendirilmiş aracı olacaktır.

İş, aile ve eğitim hayatına yansımalar, güçlünün sağlam çıkabildiği bir yaratıcı yıkım döneminin altını çiziyor. Buradaki yaratıcılık, Endüstri 4.0’ın nimetlerinden ziyade, virüsün aniden yıkıma uğrattığı ve hızla değiştirmeye başladığı toplumsal kodlara, ekonomik güç, zeka ve beceriler yoluyla uyum sağlayabilmek. Yani güçlülerin galip çıkmasına, zayıfların elenmesine yol açacak bir ayrıştırma dinamiğinin tam ortasındayız. Bu dinamik, teknoloji sayesinde söyleyecek sözü, ilgisi, becerisi olanların bir araya gelmesini sağlayabileceği gibi, iktidar tarafından mobilize edilebilecek bilinçsiz toplulukları da güçlendirebilir. Dağınık ilgi guruplarının toplumsal etki gücünün, kaynakları elinde tutan iktidar(lar)ın mobilize edebileceği ikinci tip guruplanmaya göre zayıf kalacağını tahmin edebiliriz. Diğer taraftan, kaynaklar daraldıkça ekonomi de son sözü söyletir! Bu ise artan ‘biçare’ baskılara yol açabilir.

Pandeminin küreselleşme-ulusallaşma ikileminin geleceğine dair tahminler de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Krizdeki ülkelerin korumacılığa sarılması, aslında kalkınmakta olan ülkelerin dengeli kalkınma, yani küreselleşmenin öne çıkardığı karşılaştırmalı üstünlükler mekanizması nedeniyle geri kaldıkları (bırakıldıkları) sektörlere (yüksek katma değer üreten sanayi) de ağırlık vermeleri açısından önemli bir fırsat. Bu dönem, gıda güvenliğini yeniden tesis etmek ve tarım sektörünü yeniden canlandırarak hem işsizliğin eritilmesi hem de iktisadi bağımsızlık için Türkiye’nin özellikle iyi değerlendirmesi gereken bir fırsat penceresi.

Pandemi, kapitalizmin ve liberal iktisadın sürdürülemezliğinin krize dönüşümünün katalizörü oldu. Pandemi öncesinde de dünya çapında artan yapısal işsizliğin bu dönem kemikleşmesi, devletin kamu hizmetlerini daraltarak ekonominin işleyişini piyasalara bırakan, bunu yaparken de bir avuç güçlünün finansal varlıklarını ve, bunun sonucu, siyasi baskınlığını orantısızca artırmasının ürünü. Düşünün ki, finansal sihirbazlıklar yoluyla artan sanal varlıklar dünyada bir yılda üretilen katma değerin yaklaşık 10 katına ulaştı.1 Hem de dünya ekonomilerini sarsan 2008 finansal krizine rağmen!

Geri döndürülmesi zor olan yapısal işsizlik artışının, uzun dönemli ve geniş toplumsal krizlere evrilmesini engelleyecek politikalar elbette mevcut. Bunların başında, her vatandaşa kayıtsız şartsız temel ihtiyaçlarını giderecek düzeyde sağlanacak Vatandaşlık Temel Geliri (VTG) var. VTG’nin finansmanını sağlamak ise, yukarıdaki bilgi ışığında, refah eşitsizliklerini zaman içinde eritecek politikalarla gayet mümkün. Bu politikalar arasında öncelikle vergi sistemi reformu var: ortalama GSYİH büyümesinin, mesela 5 katı kadar, üzerindeki gelirlerin yüzde 100’e yakın vergilenmesi gündeme gelerek, haksız kazançların kamuya iadesi ve rekabet dışı kazançların ayrıca hukuk önünde yüksek cezalar almasının kurumsallaşması gerekmekte. Bunun yanı sıra, açlık sınırındaki asgari ücretlinin hem gelir vergisi hem de katma değer vergisi ödemesi, gelirini tümüyle temel tüketime harcaması sebebiyle yüzde 30’dan fazla gelir vergi ödemesi anlamına geliyor. Bu, 2000’lerde ülke gelirinin yarısına hükmeder hale gelen en zengin yüzde 1 göz önüne alınırsa, gelir adaletsizliğinin çok açık bir göstergesi. Uzun vadede, kaliteli eğitime ve kaynaklara erişimde adalet, sosyal mobiliteyi artırıp eşitsizlikleri azaltacaktır.

Adil gelir ve refah dağılımı ve dengeli kalkınma için gerekli reformları hayata geçirecek bir siyası yapı uluslararası saygınlık da kazanır, en kısa vadede borçlarını çevirecek kredi de bulur … yoksa, durumu kurtaracak para, kur ve maliye politikaları arasında debelenip durur. Kurumsal sorunlar çözülmeden, büyüyememe-kalkınamama sarmalından çıkaracak mantıklı ve tutarlı bir iktisat politikası yoktur; yaratıcı kısa ve orta vade politika önerileri abesle iştigaldir!

Pandeminin hızlandırdığı dijitalleşmenin toplumsal ve iktisadi etkileri çok geniş; kapitalizmin krizi ve endüstri devrimiyle bağlantılarına önceki yazılarımda da değinmiştim. Tüm bu etkilerin topluma ve ekonomiye olabildiğince olumlu yansımasının sağlanabilmesi, ancak devlet aklının demokratik kurumlar ve toplumsal uzlaşıyla belirlediği, uzun vadeli iktisadi ve toplumsal hedeflerle uyumlu kısa ve orta vadeli politikalarla mümkün. Bunu gerçekleştirebilecek bir devlet yönetimi hepimizin derin özlemi. Liyakatsiz, birikimsiz, sürekli deneyip yanılan, toplumsal kabul görmemiş ve ne olduğu belirsiz hedeflere, tutarsız kısa vade politikalarıyla ulaşmaya çalışan bir iktidar, bu hızlandırılmış evrim döneminde sadece kendi gücünü değil, ülkeyi de varabileceği noktadan çok geriye iter.

1Kaynak: The Money Project.