Seçimlere giderken

Yavuz Alogan yazdı...

Seçimlere giderken

Önümüzdeki seçimler büyük bir halk oylaması (referandum) olacak. İnsanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşı mı, yoksa Saray’ın kulu mu olduklarına karar verecekler.

Oylarıyla Siyasî İslam’dan kurtuluş sürecini başlatacaklar ya da mevcut gerici ve yağmacı rejimin iyice yerleşmesini sağlayacaklar.

Ortadan ikiye bölünmüş seçmen kitlesi, birisi karanlığa diğeri aydınlığa doğru giden iki yoldan birini az bir farkla seçecek, böylece dinî esaslarla yönetilen bir diktatörlüğe ya da laik demokratik sosyal bir hukuk düzenine geçiş süreci başlayacak. Süreç, sancılı ve çatışmalı olacak, mücadele şu son yirmi yıl içinde görmediğimiz ölçüde büyük altüst oluşlarla uzun sürecek.

Fakat kimi, neyi seçeceğimizi, hatta seçimin hangi usullerle nasıl yapılacağını bize ancak sandığa gitmeden hemen önce söyleyecekler. Olup biteni kavramakta zorluk çekeceğiz.

İktidara gelerek hükümeti kuracak bir siyasî partiyi değil, kral yetkileriyle donatılmış bir Başkan’ı seçeceğiz. Yapacağımız tercihin sonuçlarını, seçimlerden sonra hangi geçiş sürecinin başlayacağını ancak sezgisel olarak anlayabileceğiz.

1946’dan bu yana yapılan bütün genel seçimlerden çok farklı, halk oylaması niteliğinde, ülkenin kaderini belirleyecek bir seçime doğru gidiyoruz.

Peki hangi şahsı seçeceğiz?

Belli değil.

Millet Cephesi denilen partiler grubunun adayı son ana kadar gizli tutulacak. Yıpranmasın diye adaylarını pamuklara sarıp kapalı kutu içinde muhafaza edecekler. Son anda hacıyatmaz gibi ortaya çıkarıp sürpriz yapacaklar! Biz de “Aaa, demek ki buymuş!” diyeceğiz, hemen koşup mecburen ona oy vereceğiz. Demokrasiye bakar mısınız?

Cumhur İttifakı denilen iktidar blokunun Sayın Reis’i hangi usulle aday göstereceği de belli değil. Söylemiyorlar.

Mevcut Anayasa’ya göre Sayın Reis’in üçüncü kez aday olması mümkün görünmüyor. Meclis’e bir önerge indirip 360 oyla seçim kararı mı aldıracaklar? Yoksa sürekli konuşan fakat yasama görevi yapamayan değerli milletvekillerine Sayın Reis, “Dağılın lan terbiyesizler!” diyerek Meclis’i feshedip kendisini aday ilan etmek suretiyle… Bilemiyoruz. Ama olabilir.

Hukukçular bu muammayı çözmeye çalışıyorlar. Eski AKP milletvekili ve Anayasa Raportörü Osman Can, geçen Ekim ayında  durumu şöyle özetlemişti: “Şu an içinde bulunduğumuz sistem zaten demokratik bir sistem değil ve hukukun metodolojiye uygun bir şekilde yorumlanıp uygulanmasına müsaade etmiyor. Aynı şekilde uyuşmazlıklarda karar verecek olan merciler bütünüyle yürütmenin kontrolünde.”

Hukukun metodolojisi ve uyuşmazlığa karar verecek merciler yoksa, nasıl olacak?

“Laikçiler” ve Şeriatçılar Ankara’nın Çubuk ovasında Timurlenk ve Bayezid orduları gibi (1402) karşılaşıp gürz kılıç kalkan kargı ok ve yayla seçim yapsalar, içinde yaşadığımız ortaçağ karanlığına daha uygun düşerdi.

Böyle bir karşılaşmayı “laikçiler”in kazanacağından kuşku duymuyorum. Zira Kadir Has Üniversitesi’nin yaptığı anketin sonuçlarına göre, kendisini “siyasî İslamcı” olarak tanımlayan çekirdek grubun oranı yüzde 9; “muhafazakâr” kitle beş yılda yüzde 7 azalmış ve çoğunluğu 18-20 yaş arasında olan güçlü kuvvetli Kemalistlerin oranı yüzde 10,3’ten yüzde 19,9’a çıkmış.

Fakat sahrada verilen meydan savaşı elbette kuru kalabalıkla değil, ancak dirayetli ve cesur bir kurmay aklıyla komuta edilen, manevra kabiliyeti yüksek orduların seferberliğiyle kazanılabilir.

Ortaçağ muhabbetinden günümüze dönecek olursak, seçimlerin yapılıp yapılmayacağı bile belli değil.

Saray, bir seçim daha kazanarak milletin oyunu şahsi emellerine alet etmek için darphanenin bastığı, dışarıdan topladığı, ülkenin öz varlıklarının satışından elde ettiği paraları seçmene saçarak seçim sath-ı mâilinde hızla ilerliyor fakat anketler AKP oylarının erimeye devam ettiğini gösteriyor. Şahsen ben bu durumun devamı hâlinde Sayın Saray’ın bir maraza çıkararak olağanüstü koşullarda seçimleri erteletmeyi, hatta mümkünse birkaç yıl seçim yaptırmamayı düşündüğünü tahmin ediyorum.

Sayın Reis’in Haziran Ayaklanması benzeri bir kalkışma olsun da tepelerine bineyim, seçimleri erteleyip bana seçim kazandıracak şartları uzun zaman içinde oluşturayım, hatta olayların şiddetine göre hiç seçim yaptırmayayım diye fırsat kolladığını anlıyorum.

Vatansever Doktor Doğu Perinçek’in “Türkiye sandığa giderken ABD silahlı şiddet uygulayacak” sözü, işte bu bağlamda derin ve meşum bir anlam kazanıyor.

Geniş ufuklu Vatansever Doktor, Saray’a şöyle diyor: Rusya ve Çin, Avrasya’nın o muhteşem demokratik kültürü, NATO ve AB’den koptuğumuz anda bizi kucaklayacak, Akdeniz’de bize destek çıkacak, Çin’den 300 milyar dolar getirip senin eline vermeyi de ancak biz biliriz. Avrasya ülkeyi şeriatla ya da Osmanlı raconuyla yönetmeni umursamaz; tam aksine, Türkiye tıpkı İran gibi geleneksel değerlerine döndü diye sevinir; Komünist rengine boyanmış Çin Hanlığı, Ortodoks Rus İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu yeni bir blok oluşturarak dünyaya meydan okur…

Şükredelim ki ülkeyi 20 yıldır yöneten Saray’ın siyasî zekâ seviyesi bu kadar düşük, strateji anlayışı bu kadar mekanik, hayal gücü bu kadar uçuk değil.

Biliyorsunuz, Benito Mussolini de siyasete başladığında sosyalist idi. İhanet gönüllerde kanayan utanç verici bir elem çiçeğidir. (Sosyalist solun dönüşümlü olarak Saray’a kapılanmasının ya da PKK/HDP’nin kuyruğunda kıl olmasının anlatılmayı bekleyen tarihi çok derin ve acıklıdır.)

Saray’a gönüllü danışmanlık hizmetinin yanı sıra, siyasî iktidarı Cumhur İttifakı’yla paylaşma arzusunu da her fırsatta dile getiren, istihbaratı kuvvetli Vatansever Doktor, taktik düzeyde de akıl vererek “Millet İttifakı’nın silahlı gücü hapiste,” diyor. Yani Saray’a diyor ki, “Korkma, ordu ve polis senin arkanda. Maksat mutlak iktidarsa, laiklik, Aydınlanma, özgürlük, demokrasi gibi şeyler teferruattır.”

Sayın Vatansever Doktor’un gösterdiği bu Çıkış Yolu’na Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın, “Asker ve sivil bürokrasi Erdoğan’dan vazgeçmedi” sözlerini eklediğimizde, tablo maalesef biraz daha kararıyor. Cumhuriyetimizin tarihinde daha koyu bir karanlık görülmemiştir. Seçim güvenliğini kim sağlayacak, itirazları kim karara bağlayacak?

“Peki sen ne düşünüyorsun?” diye soracak olursanız, bendeniz Türkiye’nin maruz kaldığı gericiliğin, bütün o tarikat ve cemaatlerin, 1920’li yıllardaki ve sonrasındaki benzerlerine kıyasla çok daha bilinçli, çok daha güçlü, zengin ve işbirlikçi olduğunu; fakat her iki yönde de dönüşümün muazzam zorluklar taşıdığını; halkın bir dizi karışıklıktan, çatışmadan, pek çok seçimden geçeceğini ve sonunda tarihsel ve kültürel birikimini hatırlayarak bütün dış güçlere eşit mesafede duran laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti kuracağını, gericiliğe ve her türlü bölücülüğe ebediyen son vereceğini düşünüyorum.

Hani 10. Yıl Nutku’nda “Türk milletinin bir ferdi olarak” diyordu ya “Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti…” diye; işte o vasfın ve kabiliyetin, ülkenin olanca tarihsel birikimiyle birlikte yaşadığını biliyorum ve bu badirenin ardından bir daha asla unutulmayacağını umut ediyorum.

yalogan@gmail.com