Köşe Yazıları

‘Sıra dışı güzellik’ 23 Nisan: Türk istikbali ve istiklalinin hafızası

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı “sıra dışı güzellik”tir; Türk istikbal ve istiklalinin hafızasıdır.

Başlıkta ne demek istediğimi, Antikçağ’daki hafıza sanatı tartışmalarına uzanarak anlatacağım. Sabırla ve dikkatle okumanızı diliyorum.

23 Nisan Bayramımız, hem Türk milletinin bayramı olarak, hem de dayandığı gerekçe olarak “sıra dışı bir güzellik”tir.

Neden mi?

Şöyle ki;

İ.s. I. Yüzyılda yaşayan ünlü edip ve konuşma ustası Quintilian (35-95), “hafızada en uzun süre kalabilen imgeler oluşturmak için, olabildiğince çarpıcı benzetmeler kurarız; çok sayıda muğlâk imge yerine etkin imgeler kullanarak bunlara sıra dışı güzellik ya da çirkinlik yükleyerek yapabiliriz” der.

Quintilian’ın sözlerini açayım.

Doğa, her an bildiğimiz ve alıştığımız olayların sahnesidir. Güneşin doğması, batması, yağmurlar, karlar, soğuk-sıcak havalar ya da mevsimlerin birbiri ardınca gelip geçmesi… hep algılarımıza olağan gelen şeylerdir. Bunlar doğa için de alışıldık, sıradan ve normal olgulardır. Hatta ay tutulması bile sık yinelendiği için çarpıcı bir doğa olayı sayılmaz. Oysa güneş tutulması harikulade ve çarpıcı bir doğa olayı olarak bütün bunlardan ayrılır; dikkatleri üzerine toplar. İlgi çeker ve hayrete düşürür. Neden? Çünkü “sıra dışı” ve “olağanüstü” bir olaydır.

Quintilion, “öyleyse sanat da doğayı taklit etmeli, onun arzuladığı şeyi bulmalı ve onun gösterdiği doğrultuyu izlemelidir”,1 diye devam eder.

İnsanlık tarihinin büyük kısmı, tıpkı sıradan doğa olayları gibi, bildik, alışıldık ve normal olaylarla doludur. Tarihsel kayıtlar bunlar arasından en çarpıcı ve en sıra dışı olanlarını tescil ve kayıt eder. Elediklerini “kayıt dışı” tarihe bırakır. Tescilleyip kaydettiklerinden büyük bir kısmı da, “sıra dışı güzellik ya da çirkinlik” vasfı taşımadığından, çoğu insanın özenli dikkati karşısında elenir; dikkatlerden kaçar. Geriye çok az ama tüm dikkatleri üzerinde toplayan “sıra dışı güzellik ya da çirkinlik” atfedilen olaylar kalır. Bunlar, nitelendirildikleri çarpıcı güzellik ya da çirkinlikleri ile sanatın ilgi ve kapsam alanı içine girer.

Peki, çarpıcı ve sıra dışı olan bir olay aynı anda neden bir yandan güzellik, öte yandan çirkinlik olarak algılanır ve bu aykırı sıfatlar aynı olay için kullanılır?

Çünkü algılayanlar, iki farklı cephedendir.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı bu açıdan görelim.

23 Nisan 1920, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı tarihtir. Sıra dışı bir güzelliktir. Neden?

Çünkü ülkemizi işgal eden emperyalist güçler, içte ve dışta işgal altında bir ülkede bağımsızlık ve milletin hâkimiyeti için işaret fişeği olan Meclisin kurulmasına, Mustafa Kemal’in “çocukça hayali” alayıyla tepki vermişlerdi. 23 Nisan 1921’de Meclisin kuruluşunun “Milli Bayram” ilan edileceğini, 9 Eylül 1922’de denize döküleceklerini, 23 Nisan 1927’de Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu)’in 23 Nisan’ı ‘Çocuk Bayramı’ olarak kutlayacağını, 1935’te 23 Nisan Bayramı ilan edileceğini, 1 Kasım 1922’de, inek gibi sağdıkları saltanatın kaldırılacağını, 1981’de “egemenliğin Türk çocukları bayramı ile birleştirilip bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti kurulacağını, nereden bileceklerdi? Bilemediler, bilmek de istemediler.

23 Nisan 1920, sıra dışı bir olaydı. Türk yurdunu işgal edenler onun çok çarpıcı ve olağanüstü bir olay olduğunu fark etmişlerdi. Sıradan ve alışıldık bir tarihsel olaya hiç benzemiyordu. Onlar için sanki güneş tutulmuş; her yeri karanlık basmıştı. “Çocukça hayal” algısı, işte bu sıra dışı olaya, “çirkinlik” atfetmek idi. Mustafa Kemal ve arkadaşları, “vatanın bağrına dayanan düşman hançerini” söküp atmak için, Türk milletinin algısında da “çarpıcı ve sıra dışı bir olay” yaratmıştı. Olayın kendisine fazladan çarpıcılık ve sıra dışılık atfetmeye gerek yoktu; zaten insanlık tarihinde eşsizdi ve bir benzeri yoktu.

Emperyalistler ve Türk milleti, işte 23 Nisan 1920’yi “olağanüstü ve çarpıcı “ olarak algılıyordu: tek ama çok büyük bir farkla: ilki, bunu “çarpıcı bir çirkinlik”, ikincisi de “çarpıcı bir güzellik” olarak algılıyordu.

Tam bu noktada vatanını ve milletini her tülü kutsalın üstünde tutan Türk milletini sürekli şaşırtan, bir o kadar da haklı tepkisini çeken güncel bir soruna değineyim: Doğadaki nadir ve olağanüstü olaylar herkesin dikkatini çeker, sanat da doğayı taklit ederek “sıra dışı güzellik veya çirkinlik” atfettiği yapıtlar yaratır, demiştim. İşte 23 Nisan Türk milletinin doğayı taklit ederek yarattığı mucizenin adı olarak, dostları tarafından “güzellik” ile düşmanları tarafından da “çirkinlik”le algılanmaktadır. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldıranlar, “çirkinlik” algılarını, çarpıldıkları bu olağanüstü ve sıra dışı gerçeklik karşısında sürekli diri tutmaya çalışmaktadırlar. Sıra dışı bir güzellik algıları olmadığı için, bu sıra dışılığa, çirkinlik algılarıyla tepki vermektedirler. En azılı, en ahlaksız, en terbiyesiz ve en insanlık dışı tarafı temsil etseler de, emperyalist efendilerinin hempaları olarak onlar gibi “çirkinlik” algısını hayatta tutmaya çalışıyorlar ki, kendilerince “sıra dışı güzellik” olarak algılayabilecekleri bir olay meydana gelsin; yani bağımsızlığına yazgılı bir millet yeniden işgalin cenderesine girsin. Oysa bu istekleri Kurtuluş Savaşı’ndan önce gerçekleşmişti. Ne var ki, bırakın “sıra dışı güzellik”i, “sıra dışı çirkinlik” bile atfedilemeyecek basit bir doğa olayıydı. İşgal ve sömürü, “sıra dışı” değildir; çünkü insanlık tarihi bu menhus ama sıradan olaylarla doludur. İşte tüm bu “sıradan, vahşi ve alışıldık” insanlık yazgısını, mucizevi bir kahramanlık destanıyla darmadağın eden bir olay yaşandığı için 23 Nisan Bayramını kutluyoruz.

Biz bu mucizevi güzelliği Cumhuriyetimiz’in 100. Yaşında ve sonrasında da hep sıra dışı bir güzellik” olarak kutluyoruz, kutlayacağız. Her türlü adi (sıradan, bayağı, ahlaksız) ve bilindik ama tüm gücüyle abanan emperyalizme ve içerdeki destekçilerine rağmen Mustafa Kemal’in Türk’ün hafızasını tekrar yenilediğini hafızamıza kazıyan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, hem doğanın hem de insanın “olağan üstü güzellik”i olarak sonsuza kadar kutlanacaktır.

23 Nisan Türk Milleti’nin hafızasıdır. Yediden yetmişe hepimiz, bu bayramı ve dayanağını unutmayız. Veryansıntv’nin aylar öncesi başlattığı “Siyah Önlük” kampanyası 23 Nisan ve diğer ulusal bayramlarımız vesilesiyle hafızalarımıza kazınan “yer”, “imge” ve “sözcük”lerin hayatta olduğunu göstermiş oldu.

İlkokulda iken (1971-76), giydiğimiz siyah önlükleri bayramlardan birkaç gün önce, annelerimiz evde kendi yöntemleriyle tekrar siyaha boyarlar; rengi atmış önlüklerimiz gıcır gıcır olurdu. Yenilenmiş siyah boyayla bayrama katılmanın verdiği sevinci hatırlamamak mümkün mü? Siyah Önlüklerimizi milli hafızamı nakşettik.

Siyah Önlük kampanyası çok anlamlı ve önemli bir kampanya olarak ayrı bir yazıyı hak ediyor.

Şimdi ben konumuza kaldığım yerden devam edeyim.

Diğer Ulusal bayramlarımız için de geçerli olmak üzere, bu gün 23 Nisan olduğu için yine bu günün anlam ve önemine binaen hafıza sanatı ile 23 Nisan arasında çok önemli bir ilişki vardır.

Nasıl bir ilişki vardır?

İ.Ö.556-468’de yaşayan ünlü Keos’lu hatip Simonides, ülkenin ileri gelenlerine şiir okumak üzere bir meclise çağrılır. Meclistekileri ve oturma düzenini önce alıcı gözle izler. Şiiri okuyup bitirdiğinde dışarı adım atar atmaz, bina çöker ve meclistekilerin çoğu ölür. Ancak cesetler tanınmayacak durumdadır. Simonides, oturma düzeni ve oturan kişileri hafızasında çok iyi tuttuğu için ölüleri kolayca teşhis eder. Bu olay onun Antikçağ’da hafıza sanatının mucidi olduğu unvanını hak etmesi için çoğunlukla kabul edilen bir gerekçe halini alır. Artık Simonides, İ.Ö. 106-43’te yaşayan ünlü Cicero’ya, İ.Ö. 86-82 yıllarında yazarı belirsiz Ad Herennium adlı hafıza sanatına ilişkin yapıta ve 35-95’te yaşamış yine ünlü konuşma ustası Quintilion’a ilham vermiş; hafıza sanatı Yunanlılardan Roma’ya, oradan Ortaçağ Hıristiyan düşüncesine , Rönesans’a ve bu güne kadar geliştirilerek gelmiştir. 20-21. Yüzyıllara yani bu çağlarımıza damga vuran Yapay Zekâ araştırmaları da, işte Antikçağ’da Simonides ile başlayan Yapay Hafızadan esinlenmiştir. Üzerinde durduğum konu, Yapay hafızadan Yapay Zekaya geçişin tarihsel sürecini ortaya koymak olmamakla birlikte, İslam dünyasına haksızlık etmemek için şu noktayı şimdilik vurgulayıp ayrıntısını başka bir yazıya bırakayım.

İslam dünyasında Yapay hafıza, İslam öncesi Araplarda görülür.

Nasıl mı?

Mekke, Arabistan’ın sadece ticaret merkezi değil, Kâbe’den dolayı aynı zamanda kültürel, dini ve sosyal bir merkezdir. Pek çok Arap kabilesi Kâbe’nin çevresinde toplanır; edebi, sanatsal, kültürel ve sosyal şenlikler, yarışmalar ve panayırlar düzenlerdi. Arapların en ünlü edip ve şairleri, kıyasıya şiir ve hitabet yarışına girerler; kazanan şairlerin şiirleri Kâbe’nin duvarına asılırdı. “Muallâka-i Seb’a” yani Yedi Askı adı verilen yerde şiiri asılan şair ya da şairler o yılın kazananı olurlardı. Bunun dışında, “Ensab” ve “Şecere” ilmi yaygındı. Yani kendi soyunu ve aşiret kökünü ezbere okuyanlar, başka bir deyişle, şeceresini zihninden okuyabilenler de kendi aralarında yarışırlardı. Ensab ilmi tarihe karışmış olsa da bu gün hala o dönemden elimizde kalan meşhur şiirler bulunmaktadır.

Şunu demek istiyorum: Esasen Yapay hafıza Doğu’da vardı. Hatta İslam öncesi bu tip yapay hafıza, İslam’dan sonra Kuran’ı baştan sona ezberlemek ve ezberinden okumak şekline dönüşmüştür.

Ne var ki ancak eğitimle sağlamlaştırılan yapay hafıza, düşünceyle aynı anda doğan, zihnimize nakşedilmiş hafıza aşamasına ulaşmamıştır. Şeylere dair imgeler, sözcüklere ve düşüncelere dair imgelere yükselmemiştir.

İslam dünyası, hafıza sanatını “yer”den, “duyusal imgeler”den ve “persona” yani kişisel imgelerden ileri götürmek için beş yüz yıllık bir Rönesans tecrübesi yaşamış, bunu da başarmıştır.

Ne ki 14. Yüzyıldan sonra hafıza zayıflamıştır.

23 Nisan 1920, sadece Türk Milleti’nin değil, İslam dünyasın da asırlardır kaybettiği hafızasını yeniden yaratmıştır. “Yer”, Anadolu’dur; “imgeler” Atatürk ve kahraman Türk milletidir. 23 Nisan bu yer ve imgelerin istiklalimizi her yıl hafızada tazelemesidir. Ama yetmez. Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu “yer”i ile Atatürk ve Türk Milleti “imgelerini”, kelimelerden düşünceye ilerleyen Doğal Hafızaya yükseltmekte; 23 Nisan Bayramını her yıl daha bir sevinç ve coşkuyla kutlayarak istikbalimizi sonsuza taşımaktadır.

23 Nisan Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti’yle bütünleşmiş bir Atatürk imgesini giderek silinmez ve ölümsüz bir fikre taşımakta; Türk çocuklarını Türk devletinin istiklal ve istikbalinin yegane hafızası olduğu gerçeğini, “çirkinlik “algısına mahkum “istiklalsiz” ve “istikbalsiz” bedhahlara haykırmaktadır.

1 Frances A. Yates, Hafıza Sanatı, Çev. A. Deniz Temiz, Metis Y., İstanbul 2020, s. 23.

Etiketler

3 Yorum

  1. Bugün Yüce Atatürk’ün EN ÖNEMLİ sözlerini mutlaka anımsamak gerekir:
    1. Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini (saçmalıklarını) Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler..”
    2. Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.
    3. Ben manevi miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.

  2. Elinize sağlık. Düzeltici toplumlar bünyelerinde bu tür güzellikleri çirkinlik olarak görenleri barındırmazlar, çünkü öyle eğitmemiş olurlar insanları. bizde ise karşı devrimciler ile çıkarlarını birleştirdikleri dış odaklar eğitim sistemine sızarak bu tür insanların yetişmesine yol açtı.
    Hakkımızda hayırlısını dilerim.

  3. Hocam sizi büyük bir keyifle ve iştahla takip ediyor ve büyük keyif alıyorum.iyiki varsınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı