Köşe Yazıları

Soner Yalçın’ın kavalı gerçekmiş!

İmamoğlu’nu ‘kahramanlaştıran’ hatta ‘İkinci Atatürk’ metaforuyla destekleyip kayıtsız şartsız destek veren sözde muhalif yazarlara sert sorular sorduk, cevap alamadık, sonra Canan Kaftancıoğlu’nu efsaneleştiren haber yapan PKK destekçi odaklara yine sert sorular sorduk, yine cevap alamadık, sonra, Osman Kavala’yı temizlemeye çalışan Soner Yalçın’a ‘Soner Yalçın kimin kavalı’ diye yazı yazdık ve nihayet Allah’a şükür bir cevap alabildik.

Soner Yalçın’ın Osman Kavala’ya destek yazısı olay oldu, onbinlerce tweet atıldı ve bu sütundaki yazımız okunma rekoru kırdı.

Yazımız üzerine Soner Yalçın bugün şu karşılıkları verdi: ‘Bazıları gerçekleri görmek istemiyor.’

Önce kısa cevaplar vereyim sonra aydın-gerçek vs. nedir tafsilatlı dersimize başlarız.

Bu cevabında görüldüğü üzere bize ‘gerçek’ kelimesini öğretiyor. Gerçek kelimesi ne kadar şeyi örtüyor Soner bey!

Kaç tane gerçek var, hangi gerçek, şu gerçekleri bir bir sıralasak, kimin-kimlerin gerçeği? Mesela fare de gerçek kedi de gerçek, şimdi biz, kedinin fareyi afiyetle mideye indirmesine mi ‘gerçek’ diyeceğiz, leşi çıkmış farenin kanlar içinde paramparça halini mi yazacağız? Yani farenin gözünden mi kedinin gözünden mi bakacağız?

Görüldüğü gibi ‘gerçek’ üstünden atlanacak es geçilecek sahiplenip nüfuzunuza geçireceğiniz bir kelime değil!

Gerçek, doğru, hata, suç, yanlış, vs. gibi kelimeler içerikleri doldurulmadıkça en acımasız yalandan kelimelerdir.

Yazarlar bu kelimeleri bolca kullanabilir, zararı yok, ama okuyucuya düşen, gerçeği kendi süzgeç ve büyüteciyle bulmasıdır, çünkü bu ‘gerçek’ denen köpek, aslında gizli ‘hüküm’ cümlesidir, yani ben ‘gerçek’ diyorsam ‘gerçektir’ buyurganlığıyla söylenmiştir.

Soner Yalçın ve şürekası, aynı tür yazarların tümüne söylüyorum, ‘gerçek’ gibi çok hayati kelimeler Google’a yazınca çıkmıyor. Eleştirel bilgiyle hayatla test edilmeleri ve bu kahpe günlerde en çok da kendi inandırıcı dürüst kimlik ve üslubunuzla sınanması gerekir.

Sonra, şunları yazıyor: ‘Duygularını okşamadığımız için gerçekleri yazmamamızı istiyorlar. Gerçek ötesi bir durum yaşıyoruz. Sen misin gerçekleri yazan, Kavalacı olduğum yazıldı. Yani ülkemizde kişiye yapılan haksızlığa karşı çıkmak sizi hemen ocu yapıveriyor. Karşıt görüşte olduğunuz biri mağdur edildi ise buna göz yummak mı gerekir? İnsan hoşuna gitmiyor diye hakikate sırtını nasıl döner. Salt okuyucusunun gönlünü okşayana yazar-gazeteci denmeyeceği gibi aydın da denemez…’

İşte bunları yazdı, tümüyle yalan külliyen sallama üfürük. Kendi yazımızdan devam edelim, mağduru savunmak başka şey mazlum ve kahraman yapmak başka şey, ayrıca, duygu gerçek’in sınanmasında en büyük insani testtir. Sonra, bir şeyi savunup o şeyden yana ‘ocu’ olmamak istiyorsanız anlaşılır ve sınır çizgilerini net koyan bir üslupla yazabilmek sizin elinizde. Sonra, hakikat babanızın malı hiç değildir, hakikat sahibi olabilmeniz için sorulara didik didik ve ayrıntılı ve dürüstçe cevaplar verebilmelisiniz!

Ayrıntılarda boğulmayalım, dersimize geçelim, gerçekmiş, hadi be, biz işimize bakalım, yaygaracı, trışka, fasulyeden, beş para etmez bu tür iki yüzlü yazılara, hak ettikleri cevabı verelim!

Kardeşlerim, bir yere, bir kültüre, bir tarihe, bir devlete, bir partiye, bir aileye, bir siyasi çevreye, vs. ait olma ihtiyacı, hava, su, ekmek gibi insanlığın en büyük en temel ihtiyaçlarındandır.

Hayatta kalmanız için ait olduğunuz yerin, üstüne bastığınız tahtanın, üstünde yaşadığınız toprağın çürük mü sağlam mı sakat mı sallantılı mı olup-olmaması insanlığın en büyük endişe kaynağıdır.

Mesela en çok şunlardan endişe duyarız, ait olduğumuz durduğumuz yer istilaya uğrar mı, iç savaş çıkar mı, yöneticiler adil mi bizi soyar kandırır mı, komşularım ve halk zor onlarda bana destek çıkar ‘birlik’ olabilir mi, yeterince yemek ve temiz su bulabilir miyim ve çok zorlu koşullara katlanmak zorunda kalmadan rahatsız edilmeden bir hayat yaşayabilir miyim?

Bu temel ihtiyaçların hepsi insan ve insanlık için ‘tehdit’ oluşturur. Bu endişelerimizin ciddiye alınıp-alınmaması itibar ve haysiyet değerimizi de ortaya koyar, yani her yurttaş, adam yerine koyulup-koyulmamayı çok ciddiye alır ve ‘siyaset’ denilen şey, işte bu en temel kavramlar etrafında şekillenir.

Mesela ülkeyi bölmek için onbinlerce insanı öldüren PKK’nın Mahmur Kampı’ndan emirler alan birisi sizi endişelendirir, işte ‘gerçek’in bir de böyle bir tarafı var. Mesela, yukardaki endişeler açısından İmamoğlu kimdir, Kaftancıoğlu, Ekmeleddin kimin destekçisidir, herkesin, hepimizin bilip öğrenmeye hakkı vardır.

Bunlar en temel gerçek korkulardır. Bu korku ve endişeleri bir takım yazarlar kasıtla görmek istemiyorsa, burada ciddi bir ‘siyasi’ bunalım yaşanıyor demektir.

Devlet ve insanlık ve ülke ve endişeler ve sorumluluklar dersimize devam edelim.

Yukardaki en temel ihtiyaçlara ne kadar kişisel ne kadar toplumsal bakıyoruz, yani, istila ve ekmek korkusunu salt kendimizi ve ailemizi korumak için mi endişeleniyoruz yoksa bir toplumun tümünün ortak endişeleri diye mi?

Bu gerçek bir sorudur ve çok önemlidir, çünkü kendi karnınızı bir şekilde doyurabiliyorsanız rahatsınız demektir, toplum da artık ‘başının çaresine baksın’ deyip geçersiniz.

Mesela, insanlığın bu ortak endişelerini hiç ciddiye almayanlara ‘bizden değil’ dersiniz.

Düne kadar ‘biz’ dediğin insanlara bir saatten sonra ‘bizden değil’ demek çok büyük bir yarılma ve karar anıdır. Milletler, büyük felaket anlarında bu kararlarla ortadan ikiye yarılır, tıpkı, Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayı Milliye’nin karşısında olanlar-yanında olanlar gibi.

Bu yüzden, kimler ülkede iç savaş çıkartacak, kimler bölünmeye karşı duracak, bilmek hakkımızdır, bu soruları bu yüzden çoğaltıp hatta keskinleştirip sormaya başlarız.

Çünkü içimizden bazıları bu bölünmeyi, iç savaşı, katilleri, ölümleri küçümser, aldırmaz, ya da hiçe sayar, işte, bu yazarların, siyasilerin toplumda ‘değeri’ düşer, ciddiye alınmazlar. Bu yüzden biz bu soruları biraz da bu yazarları korumak için uyarmak için yazarız.

Soner Bey, gerçek siyaset bunlardır.

Gelelim dersimizin duygu tarafına, ikinci bölümüne.

Sosyal konulara kişisel bakan insanları, topluma değil hep kendine odaklı insanları zaten ilk gençlik yıllarınızdan beri tanır, test eder, izler ve ayıklarsınız.

Çünkü onların kişisel menfaatlerine düşkünlüğü sosyal dengesizliklerini açığa çıkartır ve kendini bir şekilde gösterir. Örnek olsun diye söylüyorum, mesela yazılarının bir yarısı kendi yayınevi ve kendi kitaplarının reklamına adanmış ya da dostları hep aynı ticari ortaklığın bankaların mudisidir.

Hepinizin olduğu gibi bu kendine odaklı insanlar üzerinde benim de sosyal gözlemlerim oldu.

Mesela, okul yıllarında, sınava odaklı çok çalışkan, not manyağı, aramızda inek tabir ettiğimiz çocukları o gün bugün sosyal açıdan çok dengesiz bulmuşumdur.

Neden? Çünkü bizim en hayati endişelerimize karşı ilgisizdiler.

Mesela ilerleyen yıllarda bu arkadaşların ‘muhasebe’ ve ‘aritmetiğe’ düşkünlük ve yetenekleri beni çok şaşırtmıştır.

Unutmayın en gerçek şey ‘muhasebe’ ve ‘matematiktir’. Mesela ‘haciz memurları da’ çok gerçektir. Ve haciz kapınıza geldiğinizde çaresizlik içinde ağlarsınız. İşte o zaman ‘haciz’ memuru size gerçeklerden bahseder ve şimdi burada ‘duygusallığa’ yer yok diyen bir haşin gaddar yüz ifadesi vardır.

Mesela okul yıllarında nota, sınava odaklı arkadaşların ‘bilim-kurgu’ filmlerine merakları da beni şaşırtmıştır. Oysa bizler sosyal konulu filmler dışında sinemaya gitmezdik.

Açın Google başında sabahlayan bu ineklerin kitaplarına bakın ezoterik, mitolojik esrarengiz, içimizde ama ayakları elleri yüzleri yani ‘gerçek’ olmayan insanlar ve görünmez bilinmez tarihlerin kitaplarını yazarlar.

Oysa biz o manyak kitapları okuduğumuzda şu ünlü karikatürde olduğu gibi ‘millet aç aç’ diye bağırırken buluruz kendimizi.

Özetleyelim, insanoğlu en temel ihtiyaçlarına odaklanır, bu en temel ihtiyaçlara odaklanmak siyasilerin ve yazarların birincil işidir. Çünkü siyaset ve yazarlık dışındaki insanlar kendi gündelik işleriyle meşguldur ve ama göz ucuyla gündemi ancak takip ederler? Yani sıradan sokaktaki insanlar için siyaset kendi işleri sonrası ikinci önemdedir. Savaş, felaket anlarında ancak birinci sıraya yükselir.

Ancak savaşsız ve felaketsiz normal günlerde dahi siyasiler ve yazarlar toplumsal endişeleri her daim birinci sırada tutmak zorundadır, çünkü işleri budur.

Sorun da buradadır, ülkemizde siyasiler ve yazarlar da sıradan insanlar gibi kendi işlerine odaklanırlar ve toplumsal sorunları ikinci sıraya iterler. Ki, an itibariyle toplumsal endişeleri birinci sıraya alan siyasi ve yazarlarımız çok çok azdır.

Bu ülke sorunlarına değil kendine odaklı insanlara bir hastalık teşhisi koyamayız, ancak, bulundukları sosyal statüleri içinde yalan yanlış konuştukları, gündemi karartıp kendi çıkarları için çalıştıklarını söylemek pekala hakkımızdır.

Çünkü sen-ben susarsak kendi kişisel menfaatleriyle siyasi amaçlarını bir arada götürmek yol olur, ülkenin çıkarlarıyla kişisel kar-zarar dengesi hepimizin başına felaket olur.

Kişisel çıkarı öne koyanların uyumsuzluğu şuradadır, toplumu-halkı ihmal ederler ve toplumda olup bitenlere karşı artık ’empati’ gösteremezler.

Biz bu empatiye ‘duygu’ deriz, çünkü kişisel çıkarın muhasebesiyle siyasi ilişkileri birbirine karışır, genel olarak bu duruma bizler ‘işbirliği’ deriz.

Peki bu insanları nasıl teşhis eder tanırız?

Şöyle, çünkü bu insanlar siyasetlerine ve yazılarına ‘duygu’ katamazlar. Bu yüzden siyaset ve yazarlıkları onlar için ‘teknik’ bir sorundur. Bayağı girdi-çıktı T cetveli muhasebesidir. Ve dikkat edin, bu yazarların siyaseti de sonunda ‘matematik’le yani toplama-çıkarmayla sonuçlanır. Yani, bizim parti şu kadar HDP de bu kadar, topla, sonuca ulaş.

İşte ‘duygusuzluk’ sizi önce kendinize odaklar ve hayati bir siyasi sahnede sizi sadece çok mantıklı, çok hesaplı bir matematik profesörü yapıverir.

Bu hikayenin semptomları şöyle gelişir, duygusunu yitiren insanlar kendilerine karşı özsaygılarını yitirir ve siyasetleri de kendi banka hesapları gibi ‘sayıya’ dönüşür. Kendi öz saygısını yitiren nice mizah dergisi irili ufaklı edebiyat dergisi ve şair ve romancılarınız dahi açın bakın ‘neden duygu oluşturamazlar’, çünkü kişiliklerine odaklı siyasetleri onların topluma başkalarına empati kurma yetilerini köreltmiştir, geriye Google yazarlığı ve teknik kelime cambazlıkları kalır.

Özet, İmamoğlu, Kaftancıoğlu, Kavala vs. gibi isimler bu ülke muhalefetinin en büyük endişe kaynağıdır, sayıyla hesapla muhasebeyle bir sonuca gidebilirsiniz ama, bunun için önce ‘duygularınızdan’ yani ülke ve insanlık adına duyduğunuz korku ve sevinçlerden kopmanız yani insanlıktan çıkmanız lazımdır.

Yani susar, ‘bana ne’ derseniz, sayıya ve kendine odaklı yazarlar sizi ülkesiyle empati kuramayan duygusuz insanlar yapıverir, bunların hepsi ‘gerçektir’.

Sonuç, dayağı biz yeriz, bizim kanımız dökülür, ama parayı makamı onlar alır.

Ve bizler sustukça, cevap vermedikçe onlar bu hesap kitapla kendilerini Olimpos Dağı’nın tanrıları zannediverirler.

Çünkü yetiştirildikleri kültür gereği bilinçaltlarında modern toplumda soylu olmak, paralı olmak demektir, çünkü onlar not’a odaklı, sınava odaklı inek, Google öğrencileridir. Siyaseti toplum için değil soylular sınıfına dahil olmak için yaparlar, hangi soylular, gerçek ve hakikat’ı tekellerine geçirip, gerçek ve hakikat’ı sadece kendileri bilip vaaz eden ve vaaz ücretini peşin peşin tahsil edenler.

O gün bugün takip ederim, hayatı sınavdan, nottan, cüzdandan öğrenen bu öğrencileri, ancak zayıf tarafları çoktur.

Mesela onlar dövüşemez, dövüşmeyi tiyatro sanatçıları gibi sahnede tahta kılıç sallamak sanırlar, dövüşmeyi bilmez ama dövüş sahnelerini seyretmeyi çok severler.

Bunda ne var diyeceksiniz, ‘biz de dövüş sahnelerini severiz’, değil, çok farklı, dövüş sahnelerinde insanlar ‘numaradan’ ölür.

Hepimizin geldiği bu üç günlük dünyada ölüm, dinlerin felsefelerin şairlerin feryatların bilim adamlarının çözemediği en ağır en zor en çaresiz an’dır.

Dünyanın bütün kültürlerini toplasan ölüm, insanlığın geçemediği, aşamadığı, çözemediği en büyük duvardır, metafizik ahlak siyaset sorumluluk vs. her konuda ölüm karşısında zavallı birer böceğiz.

Yani, bir insanın ölümünden daha ağır bir şey yoktur, doğru.

Ama, değil.

Kendi ölümümüzden daha ağır olan bir şey var: Bir başka insanı öldürmek!

Günahlarımız, hatalarımız veya suçluların ve katillerin suratları suretleri, zihnine hiç uğramayan insanlar, işte en ağır insanlık suçunu işler, kendi yanlışlarını düşünmeyen düşünemeyen insanlar, insan değildirler.

İşte böyledir dünya, maalesef, kendinize cüzdanınıza bankanıza reklamınıza kişisel çıkarlarınıza çok odaklanırsanız hayat sizi muhasebeci ve matematikçi yapıverir, topluma odaklanmakta artık güçlük çekersiniz, toplumun acıları sizler için vız gelir tırıs gider.

Yoksul sıvasız evlerde büyüyen çocuklar öldürülür, siz tiyatro sanatçıları gibi tahtadan kılıçlarla numaradan dövüşürsünüz ve sonra o çocukların katilleriyle ülkeyi felakete sürükleyen, ülkeye iç savaş yaşatan ve ekmeğiniz ve işiniz ve en güzel çocuklarınızı mahvedenlerle sayı, hesap, matematik, siyasi işbirliğine odaklanmış bulursunuz kendinizi.

Bu yüzden sağlıklı aklı başında her ülke vatandaşı, İmamoğlu Kaftancıoğlu ve Kavala ve Ekmeleddin’e ve hatta Abdullah Gül’e açık desteklerinizdeki kastı, niyeti bilmek zorunda, bu sorulara, adam akıllı cevaplar vermek zorunda, çünkü bu sorular, senin benim değil memleketin en hayati sorularıdır.

Bu en hayati korku ve endişeleri cevaplamaktan kaçan susan insanların ‘gerçek’ ve ‘hakikat’ kelimeleri ağzına alması, hepimizi aptal yerine koyması demektir.

Bir de bize kimle dövüşmemizi emreden sopalarından bahsetmeyelim.

2010 açılım yıllarında HDP’liler AKP’ye karşı çıktığımız için bizi linç ediyor dövüyordu, şimdi, yeni CHP’yle iş tuttular ve bu sefer bize önce AKP’yle savaşmamızı ’emrediyorlar’.

HDP kimi istiyorsa onunla savaşmak her ayrı dönem HDP siyasetine alet olmak zorunda hiç değiliz.

HDP siyasetine kapaklanan Cumhuriyet, Odatv ve Sözcü’deki arkadaşlar, bizi hâlâ tanımıyorlar, bize kendileri gibi İmamoğlu, Kaftancıoğlu, Ekmeleddin, Kavala arkasında saf olup önce iktidara karşı yazılar yazmamızı buyuruyorlar. Hepinizin muhalif yazılarınızı toplasanız sadece Nihat Genç’in AKP’ye karşı yazılarının toplamının yarısı etmez.

Ben, kime kıııış diyorsanız ona saldıracak köpeğiniz değilim, size Jack London’ın Beyaz Diş romanını okumayı salık veririm. Beyaz Diş, vahşi bir kurttur, sonunda köpek dövüşçülerine satılır. Beyaz Diş doğası gereği herkesle savaş halindedir. Ancak bunu hiç bilmeyen sahibi Beyaz Diş’i sopasıyla eğitmek sopasıyla döve döve aklınca adam etmek ister, sahibi sanıyor ki Beyaz Diş’i adam eden sopasıdır.

Ve öyle gün gelir ki Beyaz Diş’in karşısına iki vahşi köpek birden koyarlar, bire karşı iki, Beyaz Diş ikisini de parçalar.

Ama sahibi Beyaz Diş’i sopasıyla adam yaptığına inanmaktadır ve sopalamaya devam eder, film burada kopar, sahibi sopalamasa da Beyaz Diş zaten doğası gereği savaşacaktır, ama, o sahibin sopasına olan aptalca inancı yok mu?

Gün gelir, Beyaz Diş, hem iki vahşi köpek hem de üstüne sahibinin sopasını kaldıramaz, önce yıkılır yenilir parçalanır, ama sonra, Beyaz Diş, bir fırsatını bulur ve sahibinin sopasını dişlerinin arasına alıp sopayı kırar. Sahibinin sopasını dişlerinin arasına aldığı an, işte o an kendi iktidarına gücüne yeniden inanır.

Sahibin sopasını kırdıktan sonra Beyaz Diş, o eski dizginlenemez yenilmez günlerine geri döner, çünkü Beyaz Diş, birilerinin dürtmesi sopalamasıyla değil kendi içinden geldiği gibi savaşmak ister ve öyle yapar.

Bizim gibi aynen şunu mu söylemek ister sopayı gösterene; “Ben doğuştan savaşçıyım, senin sopan emrin olsun olmasın ben zaten ölümüne savaştım savaşacağım, ama, o sopan, sanki arenada dövüşen ben değil senin sopanmış gibi ve sanki bu savaşı sen yönetiyormuşun gibi, işte buna dayanamam, bu savaş benim savaşım senin sopanın bilmişliğinin akıl ve yön verişlerin hiç değil.”

Yani büyük sorudur, sopa canını acıttığı için mi yoksa sopa Dişi Kurt’un kendi savaşını elinden aldığı ya da sopanın bu savaşa ortak olmasına mı isyan eder, yıkılır!

Sahibinin sopasını parçaladıktan sonra KENDİNE GÜVENİ yeniden gelir ve sahipleri dahil herkesle vahşi savaşını yıkılmadan sürdürür.

O HDP aklıyla tehditle uzattığınız sopanız köpeklerin sopasıdır, bizi terbiye edecek sopa anasının karnından doğmamıştır.

Bizim de bir sopamız vardır ve kökleri bu toprağa saplı ağaçlardan yontulmuştur!

Kimi nerede ne zaman döveceğimizi kendi irade, kendi kararlarımızla biz biliriz!

 

 

Etiketler

28 Yorum

  1. Eğer dervîş eğer mîr ü selâtîn
    Bu beş gün dünyede mihmân değil mi
    Cihâna aşk ile uryân gelenler
    Gidende hem yine uryân değil mi

    Şah Hatayi

    Nihat kardeşimizin Cihâna aşk ile uryân gelenlerden olduğuna her dem şehâdet ederiz.

  2. muhteşem yazmış ya ne diyebiliriz Nihat abi için denecek tek söz Vatan evladı yiğit delikanlı yolu açık yolumuz açık olsun hepimizin Nihat abimizi Yüce Tanrı korusun hepimizin abisidir Allah başımızdan eksik etmesin böyle asil yürekli yüce gönüllü insanlar dünyaya çok nadir iner ki bizim ülkemize inmiş hamd olsun.

  3. burada bır yorum yaptık nedense yayınlanmadı. nedenını anlamıs degılım. herhalde benım edıtor yayınlamadı bana takıntılı da. neyse saglık olsun sayın russel ve cagaty dostu olurlar herhalde

  4. Sayın Nihat Genç bunlar hamam böcekleri, fare bunlar. İnsan olmak zordur hele de adam olmak! Üç kuruşa satılmamak, mevkiye tav olmamak her babayiğidin harcı değildir. Herkes Atatürk olamaz, herkes Nihat Genç olamaz. Saygılarımla

  5. Selamlar Nihat Abi. Hoş bir Ortaçağ hikayesidir, Goethe’den rivayet olunur: Bir zamanlar Almanya’da Aşağı Saksonya’daki Hamelin köyünü fareler basar. Köy halkı bu istilayı def etmek üzere bir Kavalcı ile anlaşır… Ne var ki Kavalcı bu iş için köylülerden oldukça fahiş bir fiyat/bedel ister. Köylüler bir kere Kavalcıyla anlaşmıştır, geri dönüş yoktur fakat Kavalcı’da hani çok kurnazdır, kaşıkla verip kepçeyle alanlar familyasındandır. Bu nedenle göz diktiği para pul da değildir – çünkü ona sahiptir- , daha fazlasıdır; o bütünüyle köyün geleceğini avuçlamak,köyün kalbini sökmek ister. Anlaşmanın, vereceği “hizmet”in karşılığının “gerçek” bedeli şudur: köyün çocukları… Becerikli Kavalcı, “rengarenk giysileri içinde” o müthiş ikna edici kavalına üflediğinde köylü çocukları kanarlar ve böylece kavalcının peşinden sürüklenirler, atalarının köylerinden uzaklaşırlar ve beklendiği gibi, klasik acı sonlara bir yenisi eklenir: çocukların ölümü. Fareli Köyün Kavalcısı hikayesindeki çocuklar evet Alman köylüleriydi ki ben şahsen ikiyüzlü Kant’ı, başı ayrı gövdesi ayrı oynayan Schopenhauer’i, şu aptal “üstün insan” teorisi mucidi bunak Nietzsche’yi, hasta tacizcisi, oğlancı psikanalistleri ve sairi de o köylü çocukları arasında görüyorum. Neyse, bizim köye dönersek, bizim köyü de iki yüzyıldır fareler işgal etti; öyle bir istilaydı ki bu hem köyün “sağ” yakasında hem de “sol” yakasında adım atacak temiz, güvenli, sığınılası bir “bölge” -şehitlikler hariç-neredeyse kalmamıştı, belki de hiç de böyle cennetsi bir yer yoktu ve hiçbir zaman da olmamıştı! Lanet olsun, cirit atan farelerden mütevellit, kendimi acayip yalnız, umutsuz, zavallı bir avuntuya, adi bir teselliye bile muhtaç hissediyorum!. Ne bu karamsarlık deme bana okuyucu! Güzel ülkemin dört bir yanında sadece fareler kol gezse canıma minnet diyeceğim neredeyse; kapitalizmin, bankacılığın, medyanın, finans sisteminin, küresel sömürgeciliğin doğduğu anavatan “London!” da (Oxford, London Schools of E CO NO MICS” te vs. eğitilmiş, sahiplerine sadık köpekler var. Bakın her yerde (Jack) London’un kimliksiz kalmış, kendini arayan köpekleri/kurtları! Bak işte orada kim var:Buck! Tekrar dön bir daha bak: işte asil köpek/kurt, Sakson Buck! Sahibine kızgınmış, başlangıçta gönüllü olarak girdiği “küresel batı Avrupa medeniyeti ya da çağdaş medeniyet!” sisteminin sopası canını bezdirmiş. Gelecek kimin eseri ki? Kayıp kimliğinin peşinde olan Buck, önüne gelen köpekle, kurtla savaşmış, savaşmış, sonunda kendini bulmuş.Keşke bulmaz olaymış! London’un Buck’ının bulduğu o muhteşem şey de ne: vahşet! Sanki Buck kimliğini bulmadan, kendini iyi hissettiği “orman”a ulaşmadan önce, sahibine itaat ederken vahşi değilmiş gibi! Buck, hep aynı Sakson Buck! Thomas Hobbes’da London gibi düşünürdü: insan insanın kurdudur; yani doğası gereği aslında her insan “bencil”dir, “vahşi”dir… Tıpkı kurt gibi, insan insanı paramça eder. Ah be Sakson, London! Nasıl olur da insanın “kazanmak” için hiçbir çaba sarf etmesi gerekmediği, tam tersine, ortadan kaldırmak için çok savaş vermesi gerektiği şu bencilliğe, vahşi doğamıza methiyeler düzersin? Sonra, bu işin ucu bizim fareli köye de dokunuyor: Ingiliz proleter edebiyatı ile gaza gelen Kavalalı Mehmet Aliler, Kavalalı Osmanlar türüyor ülkemde. Üstelik Osman’ın, Soros’un, Rotschild’in kavalına adamakıllı üfleyecek kavalcılar, saksafoncular, zurnacılar da cabası. Mesela Davutoğlu’nun Karar’ında yazan Yıldıray Oğur da geçenlerde bu kavala üflemiş, hem de ne üfleme! Ben kimse Soner Yalçın kadar iyi üfleyemez diyordum ya, yanıldım, el elden üstündür!

  6. Adamın ar damarı çatlamış kardeşim ne söyleyebiliriz ki?
    Hakan isimli yorumcu; “Eğer makul bir isimle yeni bir parti kurulmazsa sanirim yine tıpış tıpış gideceğiz.” diyor.
    Makul isim öyle mi?
    Siz nasıl bir şey bakmıştınız? Meselâ Davutoğlu var, Babacan var, siz beğenin yeter ki dükkân sizin. Maksat ayağınız alışsın…

    Bak kardeşim, şu onyedi senede yaşadığımız onca seçimin birinde bile eğer Y-CHP’nin peşinden tıpış tıpış gitmeyip de, oylarınızı meclis dışındaki herhangi bir muhalefet partisine verseydiniz, sahip olduğunuz sayısal güçle ya o oyunuzu verdiğiniz partiden gerçek bir muhalefet partisi yaratırdınız, ya da en kötü ihtimalle seçmeninden yediği bu tokat, CHP’yi köklerine döndürürdü. Çöpe atsaydınız oyunuzu, inan tıpış tıpış giderek yaptığınızdan çok daha fazla şey değiştirirdiniz memlekette.
    Yine gidin tıpış tıpış.
    Ama sakın kendinizi AKP seçmeninden farklı görmeyin, kimseye yutturamazsınız. İçinde bulunduğumuz bu iğrenç karanlığın sorumluluğunun yarısı AKP seçmenininse, diğer yarısı da bu tutumunuzla onyedi yıldır AKP’yi iktidarda tuttuğunuz için sizlerindir.

  7. Bunlar kaval falan değil parayı verenin düdükleridir.
    Bir de niye akp varken chp yi eleştiriyorsun diyenlere kısaca şunu diyorum.
    Ulus bilincine sahip vatanseverler olarak bizim akp den hiç bir beklentimiz yok ne ümmetçilik ne ihvancılıkla işimiz olmaz.Neyini eleştirelim daha umutsuz vaka onlar.
    Chp Atamızın kurduğu parti ve bu kadar kötü yönetilen bir ülkede iktidar olamayıp çareyi bütün kuruluş değerlerini satılığa çıkarmakta bulmuşsa ve üç kuruşluk hesaplarla cumhuriyete ihanet ediyorsa Nihat abi az bile söylüyor.

  8. bazı yorumcular akp duruken habıre chp ye salvo atıyorsun dıye eleştrılerde buunmuslar nıhat beye. Beyler;

    tek bır soru_ CHPchp olsaydı akp bu kadar ılerı gıdebılırmıydı. o chp kı. hneuz bu ulkede hakkın hukukun dusunce ozgurlugunun yesermedıgı ulkede bundan 60 sene evvel bır baska dıktator heveslısıne kafa tuttu. (turkıyenın yakın tarıhı okuyunuz sonra konusunu)
    partı bınalrı saldırıya ugradı yakıldı. sokaklarda mılletvekıllerı dovuldu. gazetelerı (o zaman baska yayın organı yoktu) kapatıldı. genclıgı elınden gelenı yaptı. (chp nın sımdıkı genclıgıne bakın sonra bıze chp yı eleştırmeyın deyın oldumu)
    Demek ıstedıgım bır kıskırtma degıl. her turlu sartlarda gerektıgı gıbı muhalefet yapılmasını bılmektır. aslını taklıt ederek bu ulusu federe devlet yapısıına cevırmeye kalkmakla sorunlardan kurtulamazsınız. boyle muhalefet olmaz.akp nın yolu malum gıdısı malum ıdeaalı amacı malum bunu sızlere anlatmakla ne kazanacagız soylermısınız. elbette kendı bulundugumuz taraftakının yanlıslarını hatalarını eleştırecegız. kı mucadelemıze devam edelım degılmı Russel ve cagatay beyler .saygılar

  9. Gavur yaşamıma halel gelmesin hesabında olanların, her türlü pislik ile, vatan sathı bölünme ihtimali de olsa kol kola girebilmesi içimizde ne kadar aşağılık insanların yaşadığının bir göstergesidir. Gericiler gitsin de nasıl giderse gitsin. Olsun varsın toprağın bir kısmı da gitsin. Nasil olsa bunlar gittikten sonra gelenler, bizim gavur yaşantımızı güvence altına alır. İşte bu topraklar için kanını dökenlerin nefretlik bakışları önünde cehenneme sürülecek reziller sürüsü.

  10. Erbakan’ın başbakanlık yıllarıydı(1996-97). Sağdan soldan ortadan istisnalar hariç bütün gazetelerin, istisnasız bütün haber bültenlerinin kendisine hücum ettiği günlerdi( bugün siyasilerin yazarların gaza gelenlerin Erbakan güzellemelerini gören gençler o günlerde kendisine oy verenler hariç herkesin ya küfür ya alay ettiğini tahmin edemez tabi ki bu olay tarihin nasıl çarpıtılabildiğinin yirmi yirmibeş yıllık geçmişi ortada iyi bir örneğidir). Refah partisine Hdp muamelesi yapılan günler. Ya biz ne yaptık, nedir bu insanlardaki cinnet hali? En ağırıma gideni de Sabah’ta yazan Andrew Finkel’ in sözleriydi( birkaç gün önce Osman Kavala mesajı atmış o da). O çılgınlık içinde bir yabancı bile halkın seçtiği insanlara ağzına geleni söylüyordu. Bir Allah’ ın kulu da ne oluyor demiyordu. Sonunda o ses Leman dergisinden geldi. Nihat Genç bir yazısında isyan etti. Fikirlerinin çoğuna paylaşmasa da bu insanlara bu kadar pervasızca saldırılmasını kabul etmediğini, haksızlık olduğunu söyledi. Bir yazının bir insana ne kadar iyi gelebileceğini o zaman gördüm. Türkiye’ nin en sevilen yazarlarından birisi olduğunu çok farklı kesimlerden tanıdıklarımda gördüm. Tabi bu uzun savaşlardan candan kardeşçe yazılardan sonra oldu. Böyle bir insana ne yapacağını söylemek en azından saygısızlıktır

  11. KK ve avanelerinin güvendiği: “kime oy verecekler, tıpış tıpış bize gelecekler ” önyargısı. Eğer makul bir isimle yeni bir parti kurulmazsa sanirim yine tıpış tıpış gideceğiz.

  12. abi seni severiz de artık harbiden yeter herifler memleketi soydu perişan etti cemaatlere tarikatlara yobaz gerici zihniyete bölücü hırsızlara peşkeş çekmiş her fırsatta ulu öndere atamıza sövüyor sen hala chp ye sallıyorsun kardeş 20 senedir memleketi chp mi yönetiyor yeter be iki lafta talancı yobazlara et artık 50 senedir dsp hariç chp ne gün memleketi yönettide chp ye sallıyorsun ne yaptı chp 50 senedir ne gücü etkisi var ecevit hariç ne gün ülkeyi yönetmiş nato ya kim soktu bu ülkeyi 50 den beri 3-4 yıl hariç hep sağ partiler yönetmiş sen hala chp diyorsun ah be abi

  13. Sanki birisi icimizden ne geciyorsa aynisini kagida dokuyor…Noktasina virgulune kadar..Sagolasin nihat abi..

  14. Soner Yalçın yazısına karşı bir yazı olmamış. Genel ifadeler var. Soner Yalçının yazdığı hangi konu yalandır. Soner Yalçın bu konuda yalan söylüyor diyemediğine göre adam doğru söylüyor. Somut örnekler veriyor. Soner Yalçın kusura bakmayın daha bilimsel yaklaşıyor. Kavala yi imamoglu ve kaftancioglu ile bir tutmak zannımca doğru değil. Soner Yalçın genel olarak yazılarını sevmiyorum sıkıcı buluyorum. Ama Nihat hocam hersey anlattığınız gibi siyah beyaz değil. Ara tonları da var. Bir insanı karalamak ve suçlamak bu kadar kolay olmamalı.

  15. CHP’ye yüklen, kötüle, aşağıla; ona karşı çık, bunu eleştir. Sizlerin hiç mi yanlışı, hatası yok? Önce var olandan, “daha kötüsü olamayacak olandan” kurtulmak gerekmez mi? Sitenizi destekliyorum, gerçekçi sayılabilecek bir karşı duruşu var. Buna karşın, sizin çözümünüzün ne olduğunu anlayamıyorum. Bırakın önce en kötüsünden kurtulalım, eleştirilerinizi sonra yapın. Ben hiçbir parti üyesi değilim. Son on sekiz yıldan daha kötüsü olmadı ve çok rahatsızım. Lütfen çözümünüzün ne olduğunu söyleyin. Bugün sadece “DİN” nedeniyle bu denli kötü durumdayız. İçtenseniz önce bunu anlatın. Aklın ve bilimin önündeki en büyük engelin kalkmasını sağlayın. Ya da olası iyi/olumlu seçenekleri kötülemeyin. Şahin Filiz tıpkı Yaşar Nuri gibi, hem bu siteye hem de ülkeye çoook zarar veriyor ve kötülük ediyor. Onun burada yazması bu siteyle ilgili aklıma “acaba” ile başlayan soruları getiriyor. Bugün bile din, iman, Müslümanlık.

    Atatürk’ü savunmanız yeter:
    Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini (saçmalıklarını) Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler..

    Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.

    Ben manevi miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.
    Yaşasın Turan Dursun, Prof. Dr. İlhan Arsel, Arif Tekin, Erdoğan Aydın, Muazzez İlmiye Çığ, Ömer Hayyam ve Jean Meslier.

  16. yazılardan anladıgım kadarı ile soner yalcın bazı seylerı kabul edememek duygusallıktır r am bunlar gerccek kabul etmelıyız dıyor. sız karsı cıkıyorsunuz. . soner bey dıyorkı ulke zor durumda akp yı de ıstemıyoruz o zaman ne yapacagız bunalrı basımızdan atmak boynumuzn borcu bunun ıcınde hdp ile ortak calısacagız ve tavızler verecegızkı bunalrdan kurtulalım aslında ychp nın dusundugu de bu. bu dusunce caresızlıgın kendıne guvensızlıgın acıga vurmasıdır. bu kurtulus savasından once ulke ısgal altındayken mandacılıgı kabul edelım. gorusunde olanalrla aynı kefedekı dusuncedır. baagımsızlık zor alamayız su bu. ama bunu kazandık nıye cunu ınancı olan azmı olan gercek vatanseverler ısı ele aldılar. bır zamanalr kıbrıs da verelım kurtulalım denıyordu. sımdı. feder devlet oallım da bu sorun basımızdan kalksın hem akp gıder hem teror bıter dusuncesı var. bu zatlarda. bu gun federe yarın ozerklık ertesı gun tam bagımsızlık . bu durmaz. hadı oldu dıyelım. sıra ermenılere gelecek hatta belkıde ulkemızde coreklenmısolan surıyelılerde ıstıyrcek abartı mı hayır gıdısata gore konusuyorruz. o bıtmeyecek alevı vatandasalrımızı kıskırtacakalr. eyalet sıstemı fıaln . ekrem ıkıde bır de bunun sozunu edıyor zaten ıstanbulu ankaradan yonetılecek sehır degıldır ıstanbulun ayrı bır anaysası olmalı fılan .ama tıpışlar ve tıpış yazarlar ya farkındalar bılerek yapıyor ya da farkında degıller. ımamoglu asagı ımamoglu yukarı. neyse mesela uzar. kısacası ver dekurtul barıs ıcınde yasa meselesı degıl bu. ulusal butunluk meselesı.

  17. ODAdaki TVyi dikkatlice izlerseniz bundan sonra da gormezler zira onlar birileri ile milletin .mina koyma hesabi pesindeler; yillarca da bunu beklediler simdi sira onlara geldigini goruyorlar…

  18. Anlaşılan sizin gündeminizde hep CHP ve HDP birlikteliği olacak. Olsun devam edin.
    Bir tarafta gerici cephe olduğu sürece bu ülkede sol kesim, cumhuriyetçi veya ne derseniz deyin artık, “ilerici insanlar” için bu yazdıklarınızın hiçbir anlamı olmayacaktır. Rahatsızlık da duyulmayacaktır. Çünkü gericilik iyice mide bulandırdı.

  19. Yukarıda “METE’den”in yorumunda bahsettiği “Kılıçdaroğlu’nun rakibi Baykal değil Öcalandır” başlıklı yazıyı anımsıyorum, ne çok şaşırmıştım. Dolayısı ile bugün şaşırmamak lâzım.

  20. güzel yazı abim kalemine sağlık,
    sanırım bu arkadaşların sopası para,
    sahipleri ne kadar para veriyorsa o kadar savaşıyorlar, normal bi durum,
    acı olan toplumun bunları vatansever sanması

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı