Köşe Yazıları

Türkiye’nin sosyal sermayesi

Toplumu bir arada toplayan değerlerin ne kadar güçlü olduğu, sadece toplumsal düzen ve huzurun değil, buna da katkıda bulunan, üretim ilişkilerinde uyumun derecesini de belirler. Sosyal sermaye kavramı, toplumu oluşturan kişilerin birbiriyle sosyal olarak iletişim kurabilme, sorunları birlikte çözebilme ve üretim ilişkilerinde de eşgüdüm içinde olabilme becerisidir. Sosyal sermaye, bu tanımıyla beşeri sermayeyi de içerir ama daha geniş bir kavramdır ve sosyo-ekonomik kalkınma ile ilişkisi en az içerdiği beşeri sermaye kadar önemlidir.
Sosyal sermayenin bağlayıcı olan ve gruplar arası köprü görevini gören iki yönü vardır. Bunlardan ilki yukarıda bahsedilen özelliklerle bir araya gelen dar gruplara değinirken, ikincisi ise farklı etnik, kültürel ve sosyal gruplar arası bağlar kurulmasına değinen tür sosyal sermayedir. Kalkınma için ikinci tür sosyal sermaye diğerinden çok daha kıymetlidir, zira sözü edilen gruplardan ilkinin, varlık temelini oluşturan ortak özellikleri taşımayanları dışlayıcı bir özelliği vardır.
Bir toplumda gelir dağılımı, piyasalara erişim olanakları ne kadar eşit, ve etnik ve kültürel altyapı da ne kadar az farklılık gösterirse, vatandaşların beklentileri, tercihleri ve devletten talepleri de o kadar ortak paydalarda buluşabilme kapasitesine sahiptir; yani sosyal sermaye de o kadar fazladır. Toplumlar geliştikçe ve büyüdükçe sosyo-ekonomik yapı içinde ortaya çıkabilecek dar çıkar gruplarının ve lobilerin sosyal sermayeyi zayıflatması ve bu yüzden kalkınmayı yavaşlatması beklenebilir. Organize olması en olası çıkar grupları, devletin imkanlarına erişimde avantajlı pozisyonda olan üretim kolları ya da etnik ve inanç-bazında bir araya gelen topluluklardır. Örneğin, geçen yüzyıl başında sömürgeleşmiş ülkelerdeki bir özellik, sömürülen doğal kaynaklarının yanısıra, bu kaynakları sömürgecilere aktarma sürecinde öne çıkan etnik grupların toplumda görece avantaj kazanmaları, ve sömürgeci devlet ülkeden çıktıktan sonra dahi bu ayrıcalıkların o ülkelerin kalkınması karşısında bir problem olarak kalmasıdır.
En temel kurum olarak devlet aygının çıkar grubu oluşumlarının ülkenin sosyal sermayesine ve kalkınma potansiyeline tehlike oluşturmasını engellemesi, ve bunu sağlayacak hukuksal altyapının da halkın geneli tarafından benimsenebilecek şekilde tasarlanması bu yüzden şarttır. Türkiye, en temelde etnik ve kültürel farklılıklar açısından dünyadaki ülkeler arasında sondan 45’inci sırada (Kore, Jjaponya, İtalya, Yunanistan gibi ülkeler bu açıdan en şanslı olanlar). Ancak, son yıllarda hızla artan cemaat ve tarikatların her biri, birer bağlayıcı sosyal sermayeyi temsil etmekte; yani kendilerinden olmayanı dışlayan dar çıkar grupları.
Türkiye’nin kültürel ve sosyo-ekonomik yapısını yerelden, farklı tarikat ve cemaatler yoluyla, sistemli olduğu tartışılır inançlar üzerinden ve tuhaf hiyeraşik yapılar empoze ederek, ayrıştırmak, ülkenin sosyal sermayesine ve gelişme potansiyeline çok büyük zarar vermekte. Ancak, oldukça suni olan, ve en temelde takipçilerinin bilinçsizlik ve bilgisizliğinden beslenen bu dışlayıcı dar grupların zaman içinde sürdürülebilirliği kanımca pek de mümkün değil. Türkiye’nin kalkınma potansiyeline faydalı olacak sosyal sermaye gelişimi için, farklı gruplar arasında köprü işlevi görecek ortak değerlerimiz “vatanseverlik” ve “yurttaşlık” kavramlarıma sarılmamızdan başka bir yol yok.
Ülkenin kurucusuna, devlet kültürüne saygı göstermek ve cumhuriyet ve demokrasi gibi tüm ülkeyi birleştirici değerleri benimsemenin yanı sıra, vatandaşların her birinin ülkenin sunduğu fırsatlara eşit erişim hakkını sağlamak, devletin asli özelliği ve görevi olmalıdır. Dışlayıcı oluşumların sosyal sermayeye verdiği zararı engellemek de devletin asli görevidir. Tüm bunlar penceresinden, farklı “kültürel faaliyetleri” engellemeden, ama yurttaşlık değerlerini de önceleyen laik bilimsel eğitimin kamu hizmeti olması büyük zorunluluğumuzdur.

2 Yorum

  1. Maalesef devlet uzun süredir Cumhuriyeti kuran ve onu kimsesizlerin kimsesi yapan kadroların felsefesi, stratejisi ve pratiğinden kopmuş durumda. 1940 ların ortasından başlayarak Cumhuriyet devleti giderek daha fazla üretim araçlarına sahip olanların egemenliği altına girdi. Bugün belki de en uç noktada. İktidara yakın çıkar grupları hemen her alanda dizginleri elinde tutuyor, konumlarını sürekli kılacak yasa yönetmelikleri devreye sokuyor ve üst yapı kurumlarını oluşturuyorlar. Sosyal sermayenin durumunu akıllarının ucundan dahi geçirmiyorlar. Yazınız çok değerli. Umarım sayfanın takipçileri tarafından okunur. Ancak görüşüme göre sayfa yazarları halihazırdaki durumdan nasıl çıkılabileceği, bunun altyapısı ile yöntemleri üzerinde daha çok durmalılar.

  2. bir kere bu yazının tümü doğru. yazının ilk bölümünde belirtilen eşgüdüm içinde sosyal ve beşeri sermayeyi bilimsel olarak topluma yayabilmek becerisi belirli bir kültür düzeyi gerektirir. o düzey buradaki bazı yazarların dahi sürekli işaret ettiği sevgi,aidiyet,gaz üçlüsü ile olmaz. o kavramlar iyidir,gereklidir fakat gücü yetmez.işte burada derim ki o beceriyi edindiren ve pratikte sonuç alan düşünce sistemi nedir ? başta nihat abimiz olmak üzere ikide birde değişik laflara oldu olmadık eklenen liberalizm olmasın o ? neoliberal uygulamalardan örnek vermeyiniz. izmir iktisat kongresinde atatürk ün son derece akıllıca sonuçlandırdığı özel teşebbüs ve devlet kontrolü sonuç-düşüncesi bizden çok sonra atağa kalkan ülkelerce hangi temel esaslara göre sonuçlandırılmıştır? hayat ülkemizde saçma akıyor ve herkes duygularla konuşuyor. sizin yazınız çok yerinde ve bilinçli bir yazı fakat bazı kelimelere duygusal olarak uzağız galiba. eleştiri değildir. yeni yazılarınızı bekliyoruz. saygılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı