Köşe Yazıları

Virüs kovalıyor insanlığı!

 

Sesli makale için ⇓

Gençlere dokunmuyormuş virüs, o halde, üzülecek çok şey yok. 

Aslında gençlerin ahını aldı dünya, 20 yıl okutuyor sonra işsiz evde bırakıyorsun ve gençleri savaşa gönderip öldürtüyorsun. 

Bir dünya dolusu insanlıkla birlikte ‘şok’u atlatabilmemiz henüz mümkün değil ama biraz sakin, üç beş laf edebilme şansımız hala varken… 

Bir dünya dolusu insanlıkla aynı evde evlere kapandık, neydi o koşturmaca, sanırım bir mola, dünyamız için de en hayırlısıydı.  

Şimdi evlerdeyiz, hapis. 25 yılın üstünde hapis yatmış iki arkadaşım oldu, ikisine de bu kadar uzun süre nasıl hapis yatılır dedim, iki ayrı kişilik, ikisi de şaşıracaksınız aynı cevabı vermişti: ‘İlk beş yıl çok zor, sonra alışıyor kabulleniyor su gibi akıyor zaman!’.  

Ki mahkumların cep telefonları ve film seyredecekleri bilgisayarları yoktu, yani şanslıyız, üstelik koğuş arkadaşlarımız: Bütün dünyalılar! 

Karantinada birkaç günü geride bıraktık, ta başından ‘karantina ve felaketlerle’ dolu hayatımın tee en başlarına…  

Veremi bugünkü gençler bilmez, her iki-üç evden birinde bir verem hastası mutlaka olurdu, her sokaktan her hafta cenazeler kalkardı.  

Babamın araba her gün Çamlık denilen mevkideki Verem Hastanesi’ne yolcu taşırdı. Çam ağaçları havası verem hastaları için hayati önemdeydi. Verem hastalığı otuz-kırk yıl aralıksız sürdü, yüzlerce verem hastanesi açıldı, yüzbinler öldü, nerdeyse her mahallede veremle savaş dispanserleri açıldı. BCG aşısı levhaları uyarıları her köşebaşında her okul kitabında mutlaka aşı olun uyarıları vardı.  

Yürümeye başlayıp sokağa çıktığımız ilk günden beri annemiz tenbih ederdi, veremli hastalara yanaşma diye. ‘O veremli, kan tükürdü’ dedik mi o komşuyla bir daha görüşülmezdi. Zaten veremliler odalarında ‘tecrit’ edilir, çok yakınları dışında odasına kimse girip çıkamazdı.  

Zayıf yüzlü, yaprak gibi titreyen incecik narin insanlardı, sürekli öksürür ve kan tükürürlerdi, yüzlerce filme konu oldular, çok ünlü şiiri dahi vardır, ‘Bir mendil neden kanar’. Yazarlığımın ilk yıllarında veremle savaşa dair istatistikler de veren uzun uzun makaleler yazmıştım. Verem korkusuyla temiz havanın kıymetini bilmek, günlük süt içmek, balık yağı hapları ve en çok ‘ciğerleri’ gösteren ‘röntgen’ filmleri, unutulacak gibi değil. Veremin bir adı da ‘melankoli’ydi. Hastalar ince ve çok düşünceli ve nedense tanıdığım verem hastaları edebiyata şiire romantizme çok takıntılı olur, kısık sesle konuşurlardı. 

O günlerden bende de ‘takıntıları’ olmuştur, ladin-çam ağaçlarını çok severim, reçine koklamadan yapamam, evimin balkonunda iki tane kokulu servi, reçinesi akar bir küçük kutuya toplar, gün boyu ara ara koklarım. Hangi cins hastalığa yakalansam, ilk işim, reçine ve çam ağacı koklamak ve parklara gitmediğim tepelere çıkmadığım haftaları ömürden hiç saymam. 

Anlatsak sayfalar almaz, yoksul çelimsiz savunmasız çocukluğumuz, veremin ciğerlerinde büyüdü.  

Şimdiki gençler hiç bilmez, kolera salgını vardı, çünkü şehirler henüz yeni kuruluyordu ve varoşlarında dereler açıktan mahalle ortasından akardı. 

Trabzon şehir merkezinin ortasından iki dere akardı, Zağnos ve Tabakhane deresi, ikisinin de etrafı derme çatma yoksul mahallelerle çevriliydi. Aslında Fellini filmleri gibi neşeli ve cümbüşlü semtlerdi, ama fareleri ve bok akan dereleri çok ünlüydü, zaten isimleri de ‘boklu dere’ydi. Kolera salgını korkusu her yerdeydi.  

Kolera korkusu anlatılmaz. Bu dere ıslahları, o yıllardaki Arap sabunları, tahtaları tabakları defalarca ovalayarak yıkamak, bir temizlik hastalığı sarmıştı ülkeyi. Annelerimiz ovalamaktan kırklamaktan defalarca sabunlamaktan gerçek bir deliye dönmüşlerdi. O yoksul boklu derelerin içinde koleranın ta göbeğinde büyüdük. O sokağa girme oradan geçme uyarılarıyla evden çıkardık, eve girer girmez banyoya çekilir bir güzel sabunlar sular herşeyimiz yıkanırdı.  

Hep düşünürüm bir filmini yapmaya kalksak o yoksul sokakları tasvir edecek ‘prodüksiyon’ imkanı bulmamız çok zor. 

Şimdi çok insan ne çabuk unutuverdi arnavut kaldırım mutluluğunu, çünkü köyler bataklıktı, koyun sığır manda pislikleri bulamaç çamur içinde, sivrisinekler arı kovanları gibiydi sıtma bataklığa dönüşmüş her su birikintisi her köydeydi.  

Ayağınızı attığınız anda kaygan bir çamurun içinde topuğunuza kadar bokun içinde kalırdınız. Ne çok köy gördüm, bataklık yollarından ve sivrisinekten içine girilmez. Sivrisinek saldırısından bir dakika olsun duramazsın. Sığırların kuyrukları yağmurda araba silecekleri gibi nasıl hızlı ve kırbaç gibi durmaksızın çalıştığını. Araba köye şöyle yüz metre dışarda durur, uzaktan uzağa köylülerle bağıraşarak konuşurdu babam. Karantina gibi, ne onlar çıkabilirdi köyden ne biz yaklaşabilirdik o köylere.  

Yazın 30 derecede köylülerin elleri başları kirli çaputlarla sarılı olurdu. Her tarafları bezlere sarılı o köylüleri o bok tarlalar ve sivrisinek istilası altında tasvir edecek yazık film ve roman pek çok da görmedim. Çok sonra Hıfzısıhha’nın bataklık savaşlarını ve Çukurova’da yaptıklarını okuduğumda çocukluğumdaki bu korkunç sefil görüntüler çok işime yaradı.  

Şimdi nasıl anlatsam şose denilen yolun ne büyük bir hizmet ,Cumhuriyet’in ilk büyük savaşının bataklıkları kurutup köylere ‘temiz su’ getirmesi olduğunu. Sivrisinekten kırılan köylülerin şehre gelip parlaklığı gümüş arnavut kaldırımları görünce nasıl sevinip mutlu olduğunu. Köylü için şehir ‘cici mintan’ demekti, köylü için şehir o yıllarda çamur sıçratmayan ‘arnavut kaldırımdı’. Suyun pisliğin üstünde gölleşmediği ayakların çamura gömülmeden kaymadan yürüyebildiği. Sivrisinek istilası durgun sular ve sazlıklarda çok olurdu. Bugün elinizde fotoğraf makinesi manzara resimleri çekmek için koştuğunuz yüzlerce köye o yıllarda girip çıkmak mümkün değildi.  

Verem, kolera, sıtma, hepsi bizleri dokunduğumuz yürüdüğümüz temizliğine suyuna giysisine yediğimiz içtiğimiz şeylere aşırı hassas çok dikkat ettiğimiz bir hayat içinde büyüttü. Sınırlayarak izole ederek tembih ederek. Sonra, şehirlere geldik, felaketler biter mi, verem, kolera, sıtma, fikirlere anarşiye dönüştü.  

70’li yılların sonları, yine ‘sokağa çıkamıyorduk’, çünkü sokak, iç savaşı andıran anarşi içindeydi, her sokakta her gün birkaç genç adam ölüyordu. Akşam olunca millet korkudan evlerine kapanırdı. Bir mermi mutlaka sizi bulabilir, yolunuz silahlı gençler tarafından çevrilebilir.  

Sokağa çıkamama korkusu sokak çatışmalarının hız kazandığı 77-80 arası üç yıl sürdü, o yıllarda da virüs yurt dışından ülkeye kaçak silahlarla sokuldu.  

Sonra ihtilal ve cunta döneminde de ‘sokağa çıkamazdık’, bütün bir millet eve kilitli, perdeleri çekip meşhur çekyatlarda oturur, tek kanal olan TRT’yi ve Rus yapımı buz pateni yarışmaları izlerdik.  

Cunta dönemi bitti, Özallı, Tansulu, sonra Demirelli dönemler, felaketler biter mi? Özallı yıllar cepte beş para yok, bu sefer de ‘parasızlıktan’ ‘açlıktan’ sokağa çıkamazdık, o yıllarda da virüs sıcak para, küreselleşme, dünya bankası talimatlarıydı ülkeye IMF’ten sızdı, Ankara’nın göbeğinde iki adımlık daracık götgöte oturulan dumana ve osuruğa boğulmuş çay ocaklarına ancak gidebilirdik. 

Yapacak hiçbir şeyin olmadığı o uzun yıllar evde oturup kitap okumaktan başka şansınız yoktu. Ve bir kitap manyaklığı vardı, birbirimizden sürekli kitap adları öğrenir kitap değiş-tokuş yapardık, mesela arkadaşlarım eve gelince, kütüphanemden adlarını yazıp bir çok kitap ödünç alırdı, çoğu geri gelmezdi. Ne çok kitabım gitti gelmedi, kitaplığımı saymaya üşendim ama kısa yoldan şöyle bir hesap yaptım, sadece Varlık Yayınları’nın o küçük kitaplarından yüz kırk yedi kitap saymıştım, bir zaman sonra bu cep kitaplarını saydım, 50 tane kadar kalmış, yani kitaplığın üçte biri uçmuş. Bugün mesela kitap değil, film tavsiye ediyoruz birbirimize, o yıllarda virüs, varolmanın dayanılmaz hafifliği gibi Popper’in Açık Toplum’u gibi çok sonra Tarihin Sonu gibi kitaplarla sızıverdi. 

Özal dönemi ‘açlık karantinası’ dönemi, Özal dönemini nasıl anlatsam, mesela, memurdum, sigara, dolmuş, ev kirası, topluyorsun, maaşı geçiyordu, kendime, işten ayrılıp sigarayı da bırakırsam yalnız ev kirası kalır, dedim. Sadece kira. O yıllarda seri daktilo yazabilen çok yoktu, evden daktilomla iş yapmaya başladım, doktora tezlerini sayfa adedine göre fiyatlayıp yazıyordum. Eve kapanıp günler geceler yıllar bir yedi sekiz yılım, daktilonun başında, bazen bir hafta evden hiç çıkmayarak bazen acil yetişmesi gereken tezler yüzünden 24 saat gibi oturduğum yerden hiç kalkmadan çalıştım.  

Sonra umutsuz bomboş can sıkıcı uzun gecelerde daktiloyla oynarker yavaş yavaş hikaye mikaye karalamaya başladım, şaşıracaksınız, ilk yazdığım hikayeler şöyleydi: Masamın Çekmesi, başlığı, sonra çekmece içinde ne var, toplu iğne, kancalı iğne, fatura, raptiye, zımpara, silgi, kırık tarak, eskimiş cüzdan… Böyle lüzumsuz şeyler işte. Kalorifersiz taş evlerde eksi derecelerde sırtında battaniye günlerce kalkmadan çalışmak, sırtımda önce tutulmalar sonra ağrılar sonra doğrultamadığım kambur çıkarttı. Dik duramıyorum, cami önünde dilenci gibiyim, kapımı açtığımda, komşum, sanki elini uzatmış kendinden birşey istiyorum, sanırdı. Bir kaç yıl ‘sırtımdan’ rehabilitasyon tedavisi gördüm.  

Evde kalmaktan gına geldi insan böyle zamanlarda sağa sola seyahet etmek istiyordu, bomboş tarlalar ve tepelere cennet gözüyle bakıyor arıyorsun, yeniden doğrulduktan sonra omurgam, öyle mutlu oldum ki, bana bu kadar ‘hayat’ yeter, otur aşağı, dedim.  

Karantina dediğin çeşit çeşit, sonra, yazarlığa başladım, haftanın iki-üç günü her gün aralıksız altı saat daktilo başında. Hadi durun bakayım altı saat eğik. Vertigo orada başladı, ayağa kalktığımda eşyalar etraf dönmeye başlıyor. Daha feci olan, uzun yıllar bu düştüm düşeceğim korkusunu aşırı yorgunluk sanmam. Neydi vertigo, yavaş kalkıyor, başını sağa sola hafifçe dikkatli çeviriyorsun. Bir kaç gün dinlendiğinde geçtiğini sanıyorsun, değil, tekrar.  

Bugün başımı sağa sola çevirebilmek hayatımın en büyük mutluluğu, aman sokağa çıkması kalsın, bu sevinç bana yetiyor, karantinadan sonra da tek büyük arzum planım, ben evde kalmaya devam edeceğim. Hem dik durabilmek hem başımı istediğim yöne aniden çevirebilmek gibi dünyalara sığmaz bir hazineden daha değerli özgürlüğüm var. 

(Burada, araya girmek istiyorum, yazılarımın altına, geçenlerde bir hanım kızımız ‘bir yorum’ yazmış, özetle şöyle, ‘keşke böyle bir yazarla evlenebilsem’ diye. Bu hanım kızımıza şunları söylemek isterdim. Bir Rus filminde duymuştum, bir generalle evlenmek istiyorsan, önce bir teğmenle evlenip kasaba kasaba otuz yıl geçirmelisin, diye. Hanım kızım, ünlü bir yazarın karısı olabilmek için de, önce aç, tanınmamış, sefil, parasız bir yazara aşık olmalı, ilk otuz yıl, mahkeme mahkeme, icra hapis tazminat, kiramızı nasıl ödeyeceğiz ve hapis korkusuyla yaşamayı göze almalısın.)  

Felaketler biter mi, daha beş-altı yıl olmadı, her gün minibüse bindiğim yerde Güvenpak’ta PKK bomba patlattı, yüzlerce ölü, biter mi, peşinden her gün önünden geçtiğim yerde aynı saatlerde Kızılay duraklarda patlattı. Korkudan yürüyemez olduk, kafeler lokantalar sokaklar boşaldı, insanlar evinden çıkamaz oldu, esnaf, iflas eden edene, Bahçeli Yedinci Cadde’de çok iyi tanıdığımız dükkan sahibi genç yaşta intihar etti.  

Felaketler biter mi, FETÖ işgali günlerinde iş başa düştü, her gün ama her gün daktilo başındayım, sokağa çıktığımızda ardımızda dinleme minübüsleri, hava almaya çıktığımız parklara kadar peşimizde, her gün tutuklanacaksın tehditleri. Sekiz-on yıl nasıl geçti, aynı ev içinde çocuğumuz 23/24 yaşına gelmiş görmemişim hiç duymamışım. Yetmedi arkadaş dost bildiğim hatta üstümden kazananlar yarı yolda selamı sabahı kestiler. Bu kadar derin acılar çektikten sonra işim gücüm yok onların adaylarını destekleyecekmişim.  

Aslında büyük felaketi çok önceden biliyordum, askerden döndüğümde, arkadaşlarıma anlattım, üç gün önce dedim, üç kişi seçtiler birlikten, ikisini önden gönderdiler, son gün ikisinin de şehit haberi geldi, sondan bir önceki gün, komutan, sevk kağıdımı eline aldı, senin bir günün kalmış, sen kal, dedi, yola çıkmadan son üç geceyi sabaha kadar birlikte geçirdiğim iki arkadaşımın şehit haberini gazete manşetinden terhis olup döndüğüm otobüste öğrendim, arkadaşlarıma işte bu acımı anlattım, kımıltı yok, öyle yüzüme baktılar. 

Galiba iyi anlatamadım, dedim, ertesi gün, yaşadığım bu korkunç travmayı bir daha ayrıntısıyla anlattım, ‘dün anlattın ya’ dediler. 

İnsanlar çok şeyi ne çabuk unutuyor, 90’lı yıllar, I. Körfez Savaşı’nın ilk yılı, ‘Saddam kimyasal bomba atacak’ dediler, Ankara’da herkes evin helasını naylon parçalarıyla izole etti, bomba gelirse, güya tuvalete sığınacağız ve hela kapısından hava sızmasın diye bantlarla nasıl panikle kapatıyoruz, yetmedi, Susurluk günleri başladı, yazdıklarımdan mafya polis tehditleri alıyorum, bir altı ay sokağa çıkamadım.  

Köylerdeki sivrisinekten virüslere, veremden iç savaştan FETÖ’ye İIŞİD’e PKK’nın bubi tuzaklarına, bir ömür zaten karantinada geçti, galiba bu virüs hepsini toplayıp bu sefer nihai son hücumuna hazırlanıyor! 

Onca felaketten akıllandık mı, hayır, şimdi akıllanır mıyız, hayır! 

Çünkü bu virüsün önceki adı ‘incitmeydi’, rencide, refüze, iftira, husumet, garez, sansür, yok sayma, adamını koruma, hepsi üredi çoğaldı, arkadaşlıklarıma sinsice sokuldu, etrafımda kim varsa silip süpürdü, virüs. 

Şimdi, bir daha virüs kovalıyor insanlığı.  

Ama virüs, hakkını verelim, yok etmek için bizi bayağı sabır etti, bardağın dolmasını bekledi. 

Aman ha, iyi ama sonunda çok okunan bir yazar oldunuz sakın demeyin, şu hayran okuyuculara pek de inanmayın, köpeğini bağımsız bir yazardan daha çok seven, o okuyucuları iyi tanırım, onlar bu dünyada bağımsız yazar ne demek hiç bilmezler, bu virüsün sahtekarlıkları hileleri ifşa edecek cesur yazarlar olmadığı için yayılıp salgınlaştığını hiç anlamazlar. Kaç kez yıkıldı bu ülke, yanımıza mı geldi uyanıp ayağa mı kalktı, o okuyucu! Mahkemelerine mi koştu? Kaç kez meydanlarda toplandık, bir on yıl aralıksız her hafta toplandık, sayımız acı ama gerçek, otuzu hiç geçmedi, bu okuyucuların gerçek sayısı bir kaç yüz kişidir, gerisi sadece ‘tık’ var ya hani şu dokunduğunuzda, ‘tık’tır 

İşte yıkılıyor insanlık, servetimi bağışlayacağım diyen bir zengin okuyucu gördünüz mü? Şu doktorlara hotellerimi bağışlıyorum diyen birini duydunuz mu?  

Kıran girmiş yüz yüz bin bin insanlar ölüyor adamlar hala servetleri malikanelerine canları gibi yapışmış, hiç biri bir kaç milyon dolarcığını dahi bağışlayamıyor. 

Bu yüzden, Tanrı, cehennemine attı hepimizi, mahşer yeri dediğin, kimsenin kimseyi tınmadığı böyle bir yerdir işte. 

Şimdi bir de karantina bitse de sokağa çıkalım gülelim sohbet edelim yürüyelim dans edelim şakalaşalım, diyor mu, birileri?  

Harisler tınmazlar sokağa çıkıp yüzünüzü görmek istemiyorum, yüzünüzü şeytan görsün. 

Aman, çok meraklıydım sanki elinizi sıkmaya, eliniz kırılsın. 

Şu rezillere bakın, insanlığın öldüğü bu günde dahi, arsasından tarlasından bankasından tek kuruşa kıyamıyor, diğeri köpek suratlı salyalı FETÖ’sünden zırnık akıllanmıyor, diğeri, umursamaz pişkince bir şey olmaz amaaan üç beş güne kalmaz defederiz virüsü, diyor, sanki virüsü çok iyi tanıyormuş gibi, sanki virüs virüsleri bugüne kadar hiç merak etmiş gibi, sanki insanlığı felakelere sürükleyen virüsler için canını hayatını üç kuruşunu bağışlamış feda etmiş gibi. Sokağa çıkıp da virüsten beter bu adamların yüzüyle mi karşılaşacağım!  

Bu adamları çok iyi tanıyorum, sokağa çıkıp ‘kalabalıklara karışmak’ hevesini bu yüzden hiç taşımıyorum. Sanki karantinadan önce kalabalıklarla çok içli dışlıydık, her gün dans edip halay çekiyorduk, sanki her gün birlikte neşeli şarkılar söylüyorduk, İtiraf edin, hayatımız zaten çöl, dağbaşı, zaten gözlerden uzak izbe odalarımızda yaşamıyor muyduk? 

Bu yüzsüzlerin yazıp çizdiklerine bakıyor ‘muhalif’ kelimesinden dahi utanıyorum. 

Yani kardeşlerim, ilk günden bugüne bu tecrite çok alışık çok dayanıklı çok hazırlıklıyım, inanın, tek başına, bir ordudan daha güçlüyüm.  

Virüs ciğerlerime girdiğinde, orada, şarlatan dinbaz onurunu holdinglere satmış teröristlerle kanka olmuş en küçük bir leke bulamayacak. Orada, virüsü, tek başına silahını çekmiş son nefesine dek pes etmeyen koleralı veremli günlerden çok uzaklardan gelmiş bir yazar görecek. 

Gelirse virüs, çok hoşsun, güzel kardeşim, deyip sarılıp koklayıp karşılayacağım. 

Tam zamanında geldin, zaman bizi yenmeden, yenilmeden yalan söylemeden boynumu eğmeden, geldin.  

Tek bir günü umutsuzluğa inanmadım, ye bitir ciğerlerimi, yine inanmam, diyeceğim, ciğerlerimi nefessiz bırakabilirsin bitirebilirsin ama insanlığı, aşkı, insan iradesini yerinden oynatamayacaksın, diyeceğim. 

Gelirse de gelir, ne bu heyecan, virüsü yenersek sanki yoksul halklar ezilmiş sınıflar mı kurtulacak sanki sularımızı havamızı yiyeceklerimizi zehirleyen şirketlere karşı içimizden isyan edip ayağa kalkanlar mı çıkacak? 

Gençlere de dokunmuyormuş zaten, kendi adıma ben de yüzdüm yüzdüm yazarlığın kuyruğuna gelmişim. O virüsler zaten hiç terk etmemişti bizi, sıkıntı yok! İnsanlık er ya da geç büyük hayal kırıklığını yaşayacaktı, telaşa mahal yok. Sadece gençler değil iyi kalpli fedakar insanlar yaşadıkça bu virüs gelse de inanın tehlikesi yok. Bunca felakette ruhları derinden hiç sarsılmamış insanları virüsün ısırması inanın trajedenin konusu hiç değil, evrimle mutasyonla ilgili. 24 saat ekrana bakıp hala hakiki ciddi düşmanları göremeyenlerin sayıları hala çok fazla üredikçe oldukça salgın gelmiş virüs gitmiş, inanın çok da dıngılımda değil.  

Yani virüs aksine rahatlattı beni, söyleyemediklerimi söyledi ve son günüme kadar hatıralarımı güven altında tuttu. Çocukluğumda denize girdiğim çok uzun bir kumsal vardı, adı Uzunkum’du, şimdi oraya stadyum kafeler açılmış, yerinde yok. Böyle günlerde nedense hep o uzun kumda koşarken buluyorum kendimi.  

Ve virüs aklıma geldikçe, o denizde kabarıp üç-beş metreye yükselen dev dalgalarının tam göbeğinden ok gibi uçup içine girip fırtınasıyla boğuştuğum günler geliyor aklıma. 

Ve böyle günlerde, evimiz bitişikteydi bu yüzden almak zorunda kaldılar, ilkokulum zenginlerin okuluydu, 23 Nisan geldiğimde sosyete aileler çocuklar Prenses, Robin Hood, Sezar, Pamuk Prenses, tavşan, vb. süslü elbiselerle tüm okul bir tiyatro sahnesi gibi törene katılırdı. Her öğrencinin törene katılması da zorunluydu. Ve okulda 23 Nisan töreni için özel giysisi olmayan tek çocuk bendim. Kortejin en arkasında siyah önlüklü tek bir öğrenci yürüyordu.  

Virüs yoldaş, nihayet o siyah önlüğümü hatırlattın bana.  

Herkesi tahta sıralarda kara tahta önünde eşitleyen siyah önlük gibi, bugün, herkesi MAHŞERDE bu kıyamet gününde EŞİTLEMEYİ, hatırlatıverdin bana.  



 

 

Etiketler

36 Yorum

  1. Çok güzel bir yazı, emeğine sağlık abi… Sıkıntı şu ki bir genç olarak ben de seninle aynı hislere sahibim. Sen bitir bizi virüs yoldaş diyorsun, biz nasıl devam edeceğiz?…

  2. eger o gun o kortejin en arkasinda yuruyen o siyah onluklu cocuk olmasaydin bugun bu etkide bi yazin kaleme alamazdin ustadim.sevgilerimle…

  3. Yazınızı ancak bugün okuyabildim. Bitirince keşke okumasaydım dedim. Biz seni takdir, ediyor, yıllarca verdiğin onurlu mücadeleye, kalemini satmamana, dik durmana çok saygı duyuyoruz.Ve her şeye rağmen seni seviyoruz. Ancak okuyucuyu imtihan etmeye, o ya da bu dönem yanınızda yer almamakla suçlamaya, hiç de dıngılınızda olmadığını söylemeye başladığınızda orada durun demek de bizim boynumuzun borcudur. Bir amaca yönelen insan topluluğunun bir programı, öncelikleri, bir merkezi, bir harekat tarzı olur.Yakın geçmişten bir örnek belki söylediklerimi açıklığa kavuşturmaya yardımcı olur. İstiklal Savaşına kadar gitmeye gerek yok. Silivri’den, Cumhuriyet mitingleri günlerinden bahsediyorum, VP ve yönetim çevresini hiç sevmem ama o günlerde Silivri için VP ve TGB önümüze net hedefler koydular, hemen her vasıtayı kullanarak bunu topluma mal ettiler. Ulusal Kanal programları, Milli Merkezler, Ulusal Gönüllüleri, Vardiya Bizdeler, tüm gençliği hareketlendirmeye yönelik TGB eylemleri vb. Kısacası herkesin her yerden görüp peşinden gidebileceği bir bayrak açtılar. Bu bayrağın altında on binler toplandı, gaza, soğuğa tazyikli suya rağmen Silivri’de tel örgüler yıkıldı. Bu dönemle ne kadar öğünseler azdır. Çünkü önderliği onlar yapmıştır. Ama şimdi tanınacak halde değiller. Kendilerini AKP ve MHP ile Vatan cephesinde görüyor, iktidara toz kondurmuyorlar. Ne diyelim, yolları açık olsun.
    Biz okuyucuyu, halkı suçlayan, hakir gören yazılara söylemlere alışığız Nihat bey. Bir kısmı bugün T24 te yazan Cumhuriyet düşmanları ta yetmişlerden bu yana bunları yazıp çizdiler. Birikim, Radikal Taraf, Zaman gibi yerlerde bilinçli olarak insanları Ulusunu, benliğini inkar etmeye teşvik ettiler. Uzun bir süre onların ağzına bakan entelektüel hıyarların, gardrop Atatürkçülerinin ağzından da “Bu bizim millet var ya…” lafları hiç eksik olmadı. Ama ağababaları bir yandan AB ABD elçiliklerinin kapısında sıra bekleyip zenginleşir öte yandan mason, Rotary sabetaycı ilişkileri sayesinde her dönem yırtarken olan hep olmuştur. Bunların havlamaları bizi incitmez ama insanı en çok yaralayan dostun attığı bir tek güldür.
    Siz Veryansın’daki en etkili isimsiniz. Bu güne değin site için bir misyon belirleyip bir çağrıda bulunmadınız. O halde kim ne için çevrenizde toplansın? Ta başlarda bir videonuzda partiden bahsediyordunuz. Sandık ki sitede bunun yol taşlarını tek tek döşeyeceksiniz. Metin Aydoğan bir tartışma açacak oldu takipçiler dışında tek bir yazar katılmadı Nihat bey. Adamcağız sonra köşesine çekilip oturdu.

    Siz bizlerin yanınızda olup olmadığımızı sınamak istiyorsanız yukarıdaki örnekteki gibi davranın Sonra bir bayrak açın bakalım insanlar geliyor mu gelmiyor mu? Ama olduğunuz yerden memnunsanız, dağ başlarını hatırlamak, kentinizi, köyünüzü yad etmek sizi hoşnut ediyor, kafanızı dinlemeyi tercih ediyorsanız o başka. Bu dünyayı değiştirmekten ziyade onun hakkında konuşmayı tercih ettiğinizi gösterir. Elbette biz önümüze böyle bir görev koymuyoruz da diyebilirsiniz. Böyle bir durumda kimseyi yanınızda olmamakla itham edemezsiniz. Çünkü bu sizin de edilgin olmayı terciih ettiğinizi göstermektedir. Saygı duyduğumuz geçmiş mücadeleniz,önümüze ödemeye mecbur olduğumuz bir fatura çıkarmanıza yeterli olmadığı gibi yukarılarda bir yerlerden bizimle ilgili yargıda bulunma hakkını da vermez.

  4. Eline sağlık kardeşim, yazının tarihi dönemsel anlatımları tamamda son 18 yılın karanlık dönemi ve akciğer değil ATATÜRK ve Cumhuriyet düşmanı ikiz virüslerden anlaşılan biri seni son 2-3 yılda pek etkilememiş, çünkü yazında bu döneme değinmemişsin. Oysa bu ikiz virüsler topluma onca yıldır kan ağlatırken gerçek vatanseverlerin kararlı tutumları ve seninde yıllarca mücadelen sonucu birisi bertaraf edilmişken diğeri sizde mahpus arkadaşının dediği gibi son dönemde alışkanlık mı yaptı, direncin mi kırıldı anlayamadım. Açıkçası 60’lı yaşlara gelmiş biri olarak benim bünyem ilkine olduğu gibi bu ikinci virüse toplumun önemli bir kısmının direndiği gibi hala direniyor. Bu nedenle asla teslim olunmamalı, tüm virüslere karşı kararlı ve tutarlı bir şekilde yılmadan usanmadan mücadele etmeliyiz.

  5. Nihat bey, The Platform isimli beyin yakan filmi şiddetle tavsiye ediyorum, mutlaka izlemeli ve izlettirmelisiniz. Saygılarımla…

  6. kalemine yüreğine sağlık koca yürekli ayrkırı adam…benide çocukluğumdaki o eski günlere götürdün…

  7. Nihat abi yazının son kısmı Veda Hutbesi gibi geldi bana.Sen bize lazımsın abi… Saygılar..

  8. Bu düzeltme amaçlı bir iletidir. Önceki yorumumda yazım hatası var. Klavyenin kurbanı oldum. “ sağ olun” şeklinde düzeltir misiniz? Kolaylıklar dilerim.

  9. yüreğine sağlık abim be.yalnız şunuda hatırlatayım mendil hikayesini okumuştum ve hiç unutmadım.diğer bazı yazıların gibi.unuttuklarım varsa o bendendir.aslında senin her yazında birçok hikayeyi yeniden yaşıyor ve yeni şeyler ekliyorum.sağol varol.saygılar.

  10. abi senin yazılarını okuyorken hakikaten şiir okuyormuşum gibi geliyor bana yazıların uzun olmasına rağmen hiç sıkılmadan sonuna kadar okuyorum teşekkür ederim.

  11. “Gelirse de gelir, ne bu heyecan, virüsü yenersek sanki yoksul halklar ezilmiş sınıflar mı kurtulacak sanki sularımızı havamızı yiyeceklerimizi zehirleyen şirketlere karşı içimizden isyan edip ayağa kalkanlar mı çıkacak? ”

    binlerce insan hastalıkla boğuşuyor (türkiye de bile) tüm televizyonlar prens çarlstan bahsediyor.

  12. Eline sağlık abi, Nihat genç böyle olunuyor muş demek ki. yanındaki 5-10 kişiden biri olam umuduyla.

  13. Abi sen bari yapma.Hep bir nesilde senin anlattığın hikaye var .Sadece geçmişte değil bugün de aynı şeyleri yaşayan sıranın en arkasında özel giysisi olmayan milyonlar var..Sence bu sistem neden evde kal diye yalvarıyor asıl dert edindikleri bizlerin hayatımı.?Kapital ne zamandan beri bizi düşünür oldu. Melonkolik olma Nihat Abi. Bize aslında bir koridor açtı.Her fakirin ezilmişin eline bir tabanca versen bu kadar güçlü olamazlardı.nedense kimse şuan bunu göremiyor..Yada dillendirmiyor.Veya önümüzdeki günlerde bu doğal olarak gelişecek , bilmiyorum.
    Bu korona düşünebilene şunu söylüyor aslında.”Ey ezilmiş , dışlanmış , horlanmış, adam yerine konmamışlar ve doğru söyleyip dokuz köyden kovulanlar ve onuru dışında zenginliği bilmeyenler ve canı dışında verecek bir şeyi kalmayanlar; alın size fırsat, ya şimdi isyan edin ve putları yıkın yada kusura bakmayın daha çok bekleyeceksiniz.”

  14. Abi naçizane tavsiyem. Komşusu açken tok yatan bizden değildir. Diyen bir dinin mensuplarıyla. Diyanet işlerinde çalışanlar bu krizde maaşlarının yarısını işten çıkarılan ailelerle paylaşın. 200 bin civarında ailenin bu süreçte işsizlik sorunu çözülür ve kaynagi da hazir

  15. Nihat ağabeycim Allah uzun ömür versin. Hayatıma yön verdin üzerimde hakkın var. Olmayan ailemin olmayan ağabeyisin gönülden seviyorum seni. Biran başına bir şey geleceğini düşündüm gözüm yaşardı. Nasıl söyleyeyim varlığın iki kelimen daha dik durmamı sağlıyor. iyi bak kendine ağabeycim. Bir gün yine selam verip hatır sorarım inşallah.
    Sağlıcakla.

  16. Eğer şayet virüs, gün gelir senin ciğerlerini bitirir, kamburunu büker, önlüğünü belinden alırsa, söz veriyorum, yazılarımla, yazılarını insanlığa unutturmayacağız.

    Bu nasıl bir hikaye abi yaa! Corona insanlıktan korkmaya başladı.

  17. İyi ki yürümüşsün “Kortejin en arkasında siyah önlüklü tek bir öğrenci”. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.
    Aşık Sümmani ne güzel demiş: “Yarın mahşer günü dava ederim. Siz mahşer yerine gelmez misiniz?
    Selamlar

  18. Barış Terkoğlu; elinden hazırladığı kahve içmişliğim var…
    Rotari Derneği kendisine ödül verdiğinde neden kabul etti diye düşünmüştüm. Bu dünyalar güzeli iyi gazeteci tutuklandığında, Rotari ödüllü gazeteci niye tutuklanır dedim?
    Trabzon Rotari de Atatürk’e hayranlığını anlatan milliyetci abilerimize şaşkınlıkla bakardım. Bu Amerikan derneğinde işiniz ne diye sorardım.
    Özyeğin, Karamehmetoğlu da Murat Belge de Kavala da Roteryandır. Şöhret servet sahibidirler.
    Ben Beyaz ı çok severim şovlarına Doğan ın baldır göbek sanatcılarını çıkarmaya başlayınca kendisini izlemez oldum.
    Odatv ne yiğitler yemiş bu odağın merkezinde top çevirebileceğini sanıyorsa kendi tercihidir.
    Ertugrul Özkök, Ahmet Hakan lar yıkanmış dantelli utanılan bir don gibi balkonun en kuytu köşesine patronları gibi asıldılar.
    on yıllarca şirket patronlarına bu medya düzeysizliğini yaratsınlar diye hizmet edenler, Nihat Genç in düzeyini ağızlarına almaya kalkmasınlar, FETÖ Pelikancılara yaptığı gibi döver zararı dokunur.
    Tüm tarihin Türk ve dünya yazarları Nihat Genç in cebinde bozukluk kelimelerdir… Nazım Hikmet Atilla İlhan dahil…Saygı saygı saygı geçmişin fedakarlıklarına saygı… Başımızda her zaman bir Büyük otursun…

  19. Harika yazı nihat abi, bizler zorluklardan geçmiş insanların elde ettiği sonuçlara aşık oluyoruz. Tekrar teşekkürler…

  20. İnsan,virüslerden daha büyük virüstür,girdiği her yeri ….ok etmiştir..üstelik mutasyon hızı hiç bir virüsün ulaşamayacağı hızdadır …yani yazar olsak ne olur çizer olsak ne olur insan virüsü binlerce yıldır aynı virüstür.. değişik mutasyon hallerini yaşarsın netice hep haticedir..insan virüsü mutasyon hızı en yüksek olmasına rağmen ilkel ve ilkesiz ,matematiği olmayan ,genlerinde bozukluk olan bir virüstür..corona bile hayret etti ve komplekse girdi..bu yüzden dünyayı dolaşıyor

  21. Çoğumuzun yasadığı yalnızlıgı yabancılaşmayı,başkalarında gördügümüz hoyratlığı acımasızlıgı, vurdumduymazlıgı, vefasızlıgı çok güzel yazmışsınız elinize sağlik.

  22. Bıkmadan, her kelimesini dikkatle okudum. Kalemine sağlık olsun abi. Selamlar saygılar sunuyorum.

  23. Tabanda “yere serilmiş” bir sınıftan gelen ülkemiz insanının geçmişini ne güzel anlatmışsın Nihat Genç. Adeta geçmişi yaşadım. Kaleminize sağlık. Yazınızda adeta kendimi gördüm. Köy hayatı, Anakara’nın İsmetpaşa’sı, kazıkiçi bostanları, SSK hastanesi, devamında Ankara’nın varoş gecekondu semtlerinde çekilen çileler ve hayat mücadeleleri. Tek fark, ilk gençliğimde Gezici kütüphane vardı ve her hafta lise öğreniminin yanında iki cilt klasik roman bitirir, ertesi hafta yine almaya giderdim. Liseden sonra yazar ya da ressam olmayı hayal ederdim, ancak hayat şartları bir an önce para kazanmayı zorladığı için, bazı yetişkin akrabaların da tavsiyesi ile en erken para kazanacak bir mesleği seçmek zorunda kaldım. Bundan sonra da belki ilerde torunlara kalacak hayat tecrübelerini anlatan bir kitap kaleme almayı düşünürüm. Tabi ömürümüz yeter, Allah nasip ederse! Sağlıcakla kalın.

  24. Harika bir yazı, kalemine beynine sağlık Nihat Genç. 🙂 Aslını sorarsan beni de hiç etkilemedi diyebilirim, hafif panik korku tabii ki var. Ama yaşantım aynen devam ediyor. Herkes eşitlendi bu virüs sayesinde ve insanlar evlerinde oturmayı öğrendiler. Ekonomik krizin acısını hissetmeye başladığımızda ne arabaları ne de akıllı telefonlarının hiç bir faydası olmadığını öğrenecekler. Gittim, gezdim, yedim, aldım diyerek instagramda paylaşılan fotoğraflar da tatlı bir anı olarak kalacak. 🙂 Yaşarsak göreceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı