Köşe Yazıları

Yaşamı mahkûm etmek…

İnsan yaşamı, her şeyin merkezidir. Her şey yaşama bağlıdır. En yüksek uygarlıklardan en gündelik yapıp-etmelerimize kadar, yaşamla ilgisi olmayan hiçbir edim, hiçbir yaratı ve hiçbir canlılık alameti bulamazsınız. Bütün insan varlığının merkezi olan yaşamın, aynı güçte ve ağırlıkta düşmanları vardır. Yaşamın düşmanları en az yaşam kadar canlıdır ve tetiktedir. İnsan doğa ve diğer insanlarla kesintisiz ilişkiler kurarak var oluşuna anlam kazandırma çabasındadır. Bu çabası kesintiye uğradığında ya da yaşamı, doğal sınırlarından geriye çekildiğinde, sadece daralmaz; var oluşunun anlamı da silikleşmeye başlar. Mutsuz toplumlar böyle meydana gelir.

Bu durum, bireyin yaşamı için değil, aynı zamanda toplumların yaşamları için de geçerlidir. Uygarlık tarihi her bireyin değil, Mustafa kemal Atatürk gibi insanlık tarihine iz bırakmış nadir bireylerin yaşamına yer vermekle birlikte, insan topluluklarının tarihine odaklanır. Yaşam alanı ve buna bağlı olarak gelişen ya da körelen var oluş alanı, milletlerin dünden bu güne neyi, nasıl ve hangi koşullarda bu günlere ulaştırdıkları sorunuyla yakından ilgilidir.

İslam öncesi Türk kültürü, yaşam-merkezli bir uygarlığın bu gün de süren derin izlerini taşır. Sistematik, yazılı ve belirli kurallarla sınırlandırılmamış mitoloji, Türklerin yaşamı sembollerden değil, sembolleri yaşamdan devşirdiklerini göstermektedir.  Türkler için yaşanılan toprak, dünyanın coğrafi bir parçası değil, yaşamları bağlamında kültürel bir mekândır; yurttur. Yurttan toprağa geri gidildikçe karşımıza işte o yaşam-merkezli var oluş çıkar. Topraktan yurda giden süreç, yaşamın bütün insanlar için anlamlandırılmış “bir toprak parçası”na bağlı olduğu gerçeğinden yola çıkar. “Topraktan gelip toprağa gitmek”, her ne varsa yaşamın zemini olan şeylerin, bulunduğumuz “toprak parçası”nda gerçekleştiğini anlatır. Ancak yaşanılan yer, sürgit toprak parçası olarak kalmaz; yurtlaşması, vatan haline gelmesi gerekir. İşte Türkler, toprağı, yaşam yoluyla yurda dönüştürmüşlerdir.

Ama nasıl?

Türkler, sadece ayaklarını değil, ellerini, gözlerini, kulaklarını ve gönüllerini de toprağa basmışlardır. Toprakla yaşam bütünleşmiştir. Hatta toprak, yurda dönüştükçe, yaşamın tam merkezi haline gelmiştir. “Dünya ve suyu kült olarak kabul etmeleri, yaşadıkları toprağı kutsallaştırır. İnsan toprakta bitki gibi değildir. Ona anlam verir; kutsallık atfeder.

Doğa varlıkları, kült ve mit olarak bu kutsallıkları yaşanılan o toprak parçası nedeniyle kazanır. Türkler, yaşadıklarını toprağı, Tengriden sembollerle değil, “Mavi Tengri’nin çocukları” olarak kendi iradeleriyle yaratırlar. “Dünya”, “su”, “yer altı”, “dağ”, kurt” ve benzeri doğal kültler ve bunlara giydirilen mitsel özellikler, Tengri’nin de razı olacağına inandıkları kendi yaşamsal yaratıları olarak ortaya çıkar. Yaratılar, toprak ve yaşam sahibi olanlarındır; gökten herhangi bir aracı ya da hatiften gelen bir sesle kurgulanıp hazır verilmez.

Dede Korkut, Korkut Ata ve Oğuzname’ler İslam’dan sonra da “yaşam-toprak bağımlı” bir Türk mitolojisinin ne denli canlı ve zorunlu olduğunu göstermektedir.

Yaşam, yaşayanlar dışındaki güçlerle kurgulanmaz; başka milletlerde olduğu gibi Türk mitolojisi de yaşamın ancak “sahipleri” tarafından belirlenebileceğini anlatır. Günümüzde “indirilmiş din”in, sözüm ona hurafelerden, geleneklerden, kültürel öğelerden arındırılıp “sahih kimliği”ne, aslına dönüşünün sağlanmasından söz edilmektedir. Ne var ki “ayıklanma”ya ve “arındırılma”ya çalışılan, Türklerin İslam inancı ve pratiği içinde yaşattıkları yaşama dair olan gerçekliklerdir. Hemen belirteyim, cemaat ve tarikatlarin din adına uydurdukları palavraları, sahteci söylemlerini ve yalanlarını kastetmiyorum.

Şimdi ben tam tersini söyleyeceğim:

“Uydurulmuş” ya da “indirilmiş”olsun, sonuçta hepsi de, “toprak-bağımlı” ya da “yaşam-merkezli” bir Türk mitolojisi ve kült geleneği ile çatışır. Çünkü ilki, “yaşam” ve “toprak”tan ne denli “uzakta” olduğu bile meçhul bir kaynağa dayalı olarak, inanç ve ibadetin  ötesinde sembolleri bile kendi tekelinde tutar; sembolleri hazırlar ve verir. İnsan ancak bu “verilmiş sembolleri” kabul edebilir; kabul ederse, topraktan ayağı, yaşamdan da başı uzaklaşır. Artık verileni almak zorundadır. Söylenen, emredilen ve sınırları çizilen bir toprak ve yaşama mahkûm olur. Yaşam, ancak “bildirilen” ve “verilen” semboller içinde meşruluk kazanabilir. İnsan kendi adına yaşamadığı gibi, toprağı da verilen sembollerin sınırları içinde “yurt” edinebilir. Böylece yaşam da toprak da, kendi özgür iradesi dışındaki “verilenler”le belirlenmiş olur.

Peki, gerçekten de bu “verilen” semboller Tanrı katından mıdır? Bireysel yaşamıma ve yaşadığım toprağa, “Kadir-i Mutlak” bir Tanrı mı yoksa O’nun yerine geçen türdeşlerimiz mi karar vermektedir?  “Mavi Tengri”, ne zamandan beri “çocukları”na nasıl ve nerede yaşayacaklarını yineleyip durmaktadır?

Aradaki fark şudur: Tanrılaşanlar, kendi türdeşlerine kul gibi, Mavi Tengri’nin çocukları ise, kendi türdeşlerine “insan” gibi bakarlar. İlki, yaşamı ve toprağı kendi tekelinde, ikincisi de insanın iradesinde tutar.

Eğer “verilenler”i kabul etmezse yaşadığı toprak “savaş yurdu”na (Darü’l-Harp), yaşadığı hayat da “küfre” dönüşür. İnsan olmasına rağmen Tanrı gibi yaşamaya zorlanan insanlar, yaşam içinde mahkûm gibidirler. İşte burada “uydurulmuş tanrı” ile “inanılan Tanrı” arasındaki fark anlamlı olur.  Peki, canlılıklarını sürdürmelerine izin verilir mi? Doğal olarak, verilir. Çünkü tanrılaşan türdeşleri, tanrı gibi ezeli ve ebedi oldukları vehminin pratiğini kendi türdeşleri üzerinde gerçekleştirerek “tanrısal bir yaşam” sürerler. Yaşamı elinden alınmış ya da “izin verildiği kadar yaşam”a mahkûm edilmiş bireylerden oluşan topluluklar, irade ve özgüvenlerini yitirirler; başkaları adına yaşadıkları gibi, toprakla ilişkileri de yine o başkaları adına belirlenir.

Sırf canlı olarak yaşamak, yaşamın ve toprağın öznesi olmaktan çıkmak demektir. Korona günlerinde neredeyse bütün insanlar bu pratikle yüz yüzedir.  Tam bunu düşünme vaktidir: yaşamsal ilişki çeşitliliğimizin zorunlu olarak kısıtlanması nedeniyle evlerimize, biyolojik canlılığımızı sürdürebilmek için gerekli gıda maddelerini alıyor, neredeyse hiçbir kalemi eksik etmiyoruz. Öyle ki sağlığımıza ve günlük bakımımıza bile –olağanüstü durumlar dışında-kısıtlamalar getirdik. Örneğin sokağa çıkma yasağından muaf olanlar arasında, kitap satanlar değil, ekmek satanlar vardır. Dikkat ederseniz, biyolojik yaşamımızla ilgili en küçük bir yoksunluk, eksiklik çekmemek konusunda bütün dünya insanlığı olarak söz birliği etmiş bulunuyoruz.

Şimdi bakalım: yaşam, yalnız canlı kalmamızdan mı ibarettir? Eğer öyleyse Korona karantinalarının ömür boyu sürmesini, hele ki devletler vatandaşlarına bakma garantisi verdikten sonra,  kaçımız arzu eder?  Hangimiz yakınlarımız, komşularımız, arkadaşlarımız ve diğer insanlarla ilişkilerimizi, sırf canlı olarak hayatta kalmaya yeğleyebilir miyiz?

Cevap evetse, “Gebe kadın dışarı çıkamaz”, “Ojeli öğretmenler cenabettir; Müslümanlar arasında ellerini kollarını sallayarak dolaşamazlar”, “Giyimine dikkat etmezsen, tecavüzü hak edersin”, “Kadının sesli gülmesi caiz değildir”, “Kadın sesi haramdır”, “Sakalsız erkek, başka cinstendir”, “Kızları üniversiteye göndermek, namus fukaralığıdır”, “Ben  Allah’la konuşuyorum”, “Depremleri bu ilden men ettim”, “Korona virüsle konuştum, Türkiye’ye uğramayacak”, “Şunu yapmalısın, bunu yapmamalısın; böyle yaparsan ya da yapmazsan cehenneme gidersin”  diyen yarı şeytan-yarı insanlara inanmak ve tapmak caizdir. Buyurun tepe tepe tapının. Ancak sayfalarca uzatılabilecek bu yaşam ve toprak cellâtlığı, sadece onlara inanan ve tapan yarı-şeytanları değil, yaşama ve toprağına sahip çıkan sağduyu sahibi insanları da tehdit etmektedir. Çünkü bunları söyleyenlerle söylenenlere inananlar, ötekileştirdiği insanların yaşamını sürekli mahkûm etmede birleşmektedirler. İnsanları ve onların yaşamlarını hayallerinden devşirdikleri bin bir türlü şeytanlıklarla ipotek altına almaya; geleceklerini, bir umut olan yaşamlarını ve üzerinde yaşadıkları toprakları karartmaya uğraşmaktadırlar.

İnsan yaşamının tümüyle bilim ya da mitoloji olduğunu öne sürmüyorum. Bilim, mitoloji, inanç, ahlak, özgürlük, cinsellik, din,sanat, hukuk,  kanun, kural özetle kültür bütün çeşitliliği ve zenginliği  ile yaşamı anlamlı kılar. Tüm bunların üretimi ve denetimi insan elinde olmak koşuluyla yaşamımızda hepsine yer vardır. Kültür olmaksızın sadece “canlı olarak insan” kalabilmenin nasıl bir şey olduğunu her kesimden insan yaşadığımız şu günlerde  anlıyor olmalıdır.

Tanrı’dan ya da dinden bahisle, insanların sadece kendilerine ait olan yaşamlarını hiç kimse, hiçbir güç adına belirme ya da biçimlendirme hakkı olduğunu savunamaz. Kimsenin yaşamı kimseye ait değildir. En vahşi sınırlama ve biçimlendirme örneğini Fetullahçı çetelerde  ve Işid’cilerde yaşayarak gördük. Ve hala bu tehlike bitmiş değildir. Yaşamı elinden alınan, “vekalet yaşamı”na mahkum edilmiş bireylerden oluşan hiçbir toplum, dünya milletleri arasında yerini alamaz. Yaşamlarımızın mahkûm edilmesine izin vermemek, inanca ya da dine karşı savaşmak değildir; tam da bunlar adına yaşamımızı ve toprağımızı gasp etmek için pusuda bekleyen “vekâlet Fetö” ve benzerlerine karşı bu iki değerimize dört elle sarılmaya çağırmaktır.

Yaşam, özgürlük demektir; özgürlük, iyi ve kötüyü ayırt edebilme bilinci kazanmaktır; kazanılan bu bilinç, sorumluluk duygusunu güçlendirir. Özgür ve sorumlu olan kişi, yaşamını sahiplenir. Onun yaşamı, üzerinde yaşadığı bu topraklardan fışkırır; bu topraklar ona, “dünyanın Büyük Göl, zamanın rüzgar” olduğunu; suyun ve toprağın değerini hatırlatır; her birine, tarihsel hafızasına kazıdığı mitik sembollerle değer verir. Dünyayı ve zamanı, Mavi Tengri’nin çocukları olarak kendisi biçimlendirir;”vekâlet yaşam”la değil, öz yaşamıyla karar verir.

Yaşamı ve toprağı elinden alınmış hiçbir milletin uygarlık yaratamadığının bilincindedir. “Büyük Göl”, yaşama idaresiyle “Çöl”e dönüşmekten; zaman da, canlılığa hapsedilmiş miskinlikten  “Sarışın Kurt”un rüzgârıyla, kurtulabilir.

2 Yorum

  1. Türklüğün ayaklar altına alındığı
    Emevi tarzı saraycı biatçı dinin mühendisliğinin yapıldığı
    Ülkemizin talan edilerek varlıklarının sıfırlandığı
    Mescidi Dırar kenelerinin vatandaşın aklını emdiği
    ZOR ZAMANLAR.
    ÇÖZÜM…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı