Analiz

Kıbrıs onurumuz, can suyumuz, mavi vatanımızdır

Av. Mihriban Ünal yazdı

‘DERS VERMEK İSTEYEN, DERSİNE İYİ ÇALIŞIR’ 

Kıbrıs gibi milli bir dava konusunda genellikle iki kesimin sesi daha çok çıkıyor veya çıkarılıyor ne yazık ki! Bunlardan ilki çevresinde ne olup bittiğini kavrayamayan cahiller, yani gaflet içinde olup bilgisizlikleri nedeniyle dalalete sapanlar(doğru yoldan ayrılanlar), diğeri ise çoğunlukla bu bilgisizliği de fırsata çeviren ruhunu satmış hainler!

Yoksa tam da emperyalistlerin istediği gibi “Kıbrıs’ı Kıbrıslılara bırakalım… Filler tepişir, çimenler ezilir. Onlar tepişiyor, olan Kıbrıslılara oluyor…” türünden sözler ile “ Daha önce de söyledim 1974’te biz adına Barış Harekâtı desek de bu bir savaştı ve akan da kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır.” şeklinde asla kabul edilemeyecek ve gerçeği de yansıtmayıp asıl kan dökenleri, işgalcileri, soykırımcıları perdeleyen bu cümleleri nasıl izah edeceğiz?

Öyleyse hemen söyleyelim, bazı konular pazarlık konusu edilemez ve bu konularda kar-zarar hesabı da yapılamaz! Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki bir tek Türk ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir kilometrekaresi ve adada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Ordusu’nun varlığı tartışılamaz! Cehaleti veya kötü niyeti nedeniyle bunu anlamayanlar için bir de şöyle izah edelim, cezaevine giren eli kolu bağlı bir mahkûm neyse Kıbrıs elinden gittikten sonra denizlerdeki hâkimiyetini yitiren ve kara parçasına saplanıp kalan Türkiye de Türk Milleti de odur! Özgürlüğünü, hareket imkân ve kabiliyetini, onurunu, can suyunu yitirir! Böyle bir Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni ise kimlerin istediği ortadadır!

O halde “Sevr” zihniyetine uygun ileri geri konuşan bu insanlara sormak gerekir, bugüne kadar işgalcilere, savaş çıkaranlara, katliam yapanlara, soykırım uygulayanlara karşı insanlık adına bir tek cümle kurdunuz mu da bugün hiç çekinmeden tüm bu işgallere, savaşlara, soykırımlara direnip milli davasına sahip çıkan şuurlu, bilgili, onurlu insanlara ve ülkelere söz söyleme cüretinde bulunuyorsunuz? Öyleyse aşağıdaki şu sözleri iyi okuyun :

“ Milli davalar, milleti ve halkı ile birlikte nefes alan büyük adamlar ile savunulur. Sıradan insanlarla duvara toslar; davanın ruhunu anlamayan güvenilmez ve kaypak insanlarla felç olursunuz. Karşı tarafın tezlerini içselleştiren, kendi milli politikalarına dudak büken insanları müzakere heyetlerine sokarsanız, sadece zararın muhasebesini yaparsınız… Yerlilik, millilik, vatanseverlik zamana ve zemine göre değişmez. Beşikte başlar, mezarda biter! Atatürk gibi ölümsüz önderler ebediyete intikal ettikten sonra da milletlerine kol kanat gerer. İşte Ulu Önderimiz, ebedi ve ezeli Başkomutanımız hala ülkemizin semalarında yükselen en parlak yıldız! Fikirleri ile bize yol gösteriyor. Kafamız karıştığında yeniden ona koşuyoruz…”

Kendi milli politikalarınıza dudak bükerken işgalcilerin tezlerini içselleştirenler olarak yüzünüze tokat gibi inen bu sözler kime ait merak ettiniz değil mi? Siz tanımazsınız pek, çünkü kendileri vatansever amiralimiz Soner Polat! Yakın zamanda aramızdan ayrılmış olsa da fikirleri bize yol gösterecek hep, yukarıdaki satırlar da Mavi Vatan için Jeopolitik Rota isimli kitabından. Vatanseverler “Mavi Vatan ve Türk Milleti” diyor, sizler ise “Kıbrıslı”, bu nedenle arada uçurumlar var, evet!

Bir şeyi hiç unutmayalım, ders vermek isteyen dersine iyi çalışır! Çalışmayıp kolaya kaçansa kendini konuşturanların kuklası olur ancak! Bu sebeple dersimize her an ve hiç yorulmadan iyi çalışmak zorundayız! O halde Kıbrıs gibi üzerine ciltlerce kitap yazılabilecek önemli bir milli konuda, özellikle Kıbrıs’ın bugünkü durumunu başka yazıların konusu yapmakla birlikte, bu yazıyla Kıbrıs’ta bugünlere nasıl geldiğimizi hatırlayalım önce. Bunu yaparken de tarihi sırayla Osmanlı hâkimiyetinde Kıbrıs, İngiliz işgali altındaki Kıbrıs, Lozan Anlaşması ve Kıbrıs, 1959-1960 Zürih ve Londra Antlaşmaları ve en son 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonucunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşu konularına değinelim.

Kıbrıs, 1432’den itibaren Venedik korsanlarının elinde sömürge konumunda bir adayken özellikle korsanların baskılarına dayanamayan yerli halkın talepleriyle de Osmanlı Devleti tarafından 1571 yılında hâkimiyet altına alınmış ve tarihi boyunca en uzun ve toplam 307 yıl kesintisiz Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Bu sayede adada Venedik feodal sömürü düzeni son bulmuş, halkın toprak edinmesi sağlanmış, ağır vergiler kaldırılmış, Rum Ortodoks Kilisesi’ne de ayrıca mal edinme hakkı tanınmıştır.

Adadaki bu düzen, 1821 yılında Rum Ortodoks Kilisesi ve Rum burjuvazisinin başı çektiği Mora’daki Yunan isyanına kadar devam etmiş, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi bu isyan üzerine adadaki Rumları da devlete karşı isyana çağırmış, bu isyan bastırılsa da Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs’taki Hristiyanlara Yunan uyruğuna geçme hakkı tanımasının da etkisiyle bu tarihten itibaren Ada’da sular durulmamıştır.

Bu tarihten sonra ise, Osmanlı arşivlerinde 93 Harbi olarak adlandırılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı’nın ağır bir yenilgi alması nedeniyle Ayastefanos (Yeşilköy) Anlaşması imzalanmış ve Berlin Konferansı toplanmış, bu anlaşma ve konferans sonucunda Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya verilmiş, Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlıklarını ilan etmiş, Avusturya Bosna Hersek’i ele geçirmiş, Bulgaristan Devleti kurulmuş ve Osmanlı Devleti büyük toprak ve itibar kaybına uğramıştır.

İNGİLTERE HUKUKSUZ OLARAK ADADA HAKİMİYET SAĞLADI

Osmanlı Devleti, bu ağır yenilginin de etkisiyle 4 Haziran 1878’de İngiltere ile gizlice Kıbrıs Anlaşması’nı imzalamış, bu gizli anlaşma ile Rusya tehdidine karşı Kıbrıs’ın idaresini geçici olarak İngiltere’ye bırakmış, ancak anlaşmanın süresi de dahil olmak üzere yeterli açıklık ve ayrıntıya sahip olmaması sebebiyle ek olarak 1 Temmuz 1878’de bir anlaşma daha imzalamış ve yıllık 92 bin altın karşılığında İngiltere’ye kiralanan Kıbrıs Adası’nın, Ruslar’ın, Kars, Ardahan ve Batum’dan çekilmesi halinde kendisine geri verilmesini kabul etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs konusunda İngiltere ile yaptığı bu gizli anlaşmadan sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını bahane eden İngiltere, 5 Kasım 1914’te Kıbrıs’ı işgal etmiştir. Oysa İngiltere ile imzalanan gizli anlaşmaya göre, Osmanlı Devleti’nin 3 Mart 1918’de Rusya ile imzaladığı Brest-Litowsk Anlaşması gereği Rusya’nın Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı Devleti’ne geri vermesi sonucunda İngiltere’nin de Kıbrıs’ı geri vermesi gerekirdi.

İngiltere, Kıbrıs’ta söz sahibi olmaya başladığı 1878 yılından ve imzalanan anlaşmalara aykırı şekilde Kıbrıs’ı tek taraflı olarak işgalinden sonra sürekli Rum yanlısı bir politika izlemiş ve ada Türklerini her zaman baskı altında tutmuştur. İngiltere’nin bu tutumuna rağmen, Kurtuluş Savaşı döneminde Kıbrıs’ta yaşayan Türkler bağımsızlık savaşımıza canlarını ortaya koyarak destek vermişlerdir.

Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin de desteğiyle Kurtuluş Savaşı sonunda emperyalizme diz çöktüren genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bağımsızlık mücadelesi sonucunda 24 Temmuz 1923 tarihinde imzaladığı Lozan Barış Anlaşması’nın 20. maddesi ile her ne kadar 5 Kasım 1914’te İngiltere’nin Kıbrıs’ı ilhakını tanımak zorunda kalmışsa da bu Anlaşma’nın 16. maddesi gereği Kıbrıs’ın geleceği konusunda söz sahibi olma hakkını saklı tutmayı başarabilmiş ve Kıbrıs Türklerinden asla vazgeçmemiştir. Öyleyse “Türk Milleti” bile diyemeyip ‘Kıbrıs’ı Kıbrıslılara bırakalım!’ gibi sözler sarf edenlerin derslerine çok iyi çalışmaları gerekir, ancak karıştırmasınlar kendi derslerine, başkaları tarafından ezberletilen derslere değil! En azından Lozan Barış Anlaşması’nın imzalandığı dönemde Kıbrıs’ın hukuki statüsü konusunda TBMM’de yapılan görüşmeleri zahmet edip okusunlar!

Lozan Barış Anlaşması’nda Kıbrıs konusu genel hatlarıyla bu şekilde ele alınmışken Anlaşma’nın 21. maddesine göre, adadaki Türklere ya Anlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 2 yıl içinde Türk uyruğuna geçme ve bu hakkın kullanılmasından itibaren 1 yıllık süre içinde Kıbrıs’tan ayrılmak zorunda kalma veya Ada’da kalmaları halinde İngiliz uyruğuna geçip Türk uyrukluğunu yitirme konusunda iki ayrı seçenek sunulmuştur. Bu sebeple o dönemde Ada’da yaşayan çok sayıda Türk Ada’dan göç etmiş ve Ada’daki Türk nüfusu azalmıştır. Bir süre sonra bu durumun Ada’daki Türk varlığını tamamen ortadan kaldırabileceği ve bunun Ada’daki Rum toplumunun Ada’nın Yunanistan’a bağlanma (Enosis) amaçlarına hizmet edeceği düşünülerek Türklerin adada kalmaları yönünde politikalar uygulanmıştır.

Lozan Barış Anlaşması’ndan sonra İngiltere, 1925-1959 tarihleri arasında Kıbrıs’ı kendine bağlı bir sömürge olarak yönetmiş, bu dönemde Rumlara her konuda ayrıcalıklar sağlamış, özellikle Yunanistan’ın adada öğretmenler, dernekler ve çeşitli ajanlar tarafından her türlü gizli ve açık faaliyette bulunmasına göz yummuştur. Bu çerçevede hem Yunanistan hem de adadaki Rumlar, adanın Yunanistan’a bağlanması için ekonomik, siyasi ve kültürel tüm alanlarda İngiltere’nin de desteğiyle çalışmışlardır. Bu yöndeki çalışmalarını 1931’e kadar devam ettiren Rumlar, Yunanistan ile birleşme taleplerinin İngiltere tarafından uygun görülmemesi üzerine ise ayaklanarak isyan çıkarmış, kısa sürede Ada’da birçok sahaya yayılan isyan hareketini bastıran İngiltere, bu isyanı da bahane ederek Türkler üzerindeki baskısını artırmıştır.

Öyle ki, İngiltere tarafından Kıbrıs’ta Türk demek, Türk Bayrağı asmak, milli marşlar okumak, Atatürk resimleri asmak, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gibi milli bayramları kutlamak, okullarda Türk tarihi okutmak gibi tüm faaliyetler yasaklanmış, bu sayede adada yaşayan Türkler göçe zorlanmıştır. İngiltere’nin tüm bu faaliyetlerine rağmen, Kıbrıs’ta yaşayan Türkler de Türkiye Cumhuriyeti Devleti de mücadeleden vazgeçmemiş, Rumların Ada’yı Yunanistan’a bağlama (Enonis) yönündeki her türlü faaliyetlerinin önüne geçmeye çalışmıştır.

İngiltere’nin sömürge faaliyetlerinden sonra Kıbrıs’ta bu yönde gelişmeler yaşanıp Türklere her anlamda baskı yapılırken Rumlar, 1931’deki ayaklanmadan sonra özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın bitimini takip eden yıllarda Yunanistan’ın da desteğini alarak Enonis faaliyetlerini hızlandırmış, bu doğrultuda Yunan Parlamentosu 28 Şubat 1947 tarihinde Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı yönünde hukuka aykırı bir karar almış, Yunan Hükümeti ise bunun gerçekleşmesi halinde İngiltere ve ABD’ye adada üs verebileceğini duyurmuştur. Ayrıca Rumlar 29 Kasım 1949 tarihinde de BM’ye Enosis için başvuruda bulunmuşlar ve bu doğrultuda adada plebisit çalışmaları yürütmüşlerdir. Rumların haksız girişimleri üzerine, Türkiye ve Kıbrıs’ta protestolar, yürüyüşler, mitingler düzenlenmiş ve bu halde adanın Türkiye’ye iadesi istenmiştir.

Özellikle Makarios’un Başpiskopos seçilmesinin de etkisiyle Kıbrıs ve Yunanistan’da Enonis hedefleri doğrultusunda şiddete başvurmak da dâhil olmak üzere haksız girişimlerin sayısı artmış, 1954 yılına gelindiğinde Yunan Hükümeti Kıbrıs konusunu BM’ye taşımış, BM ise konuyu genel kurulda görüşmeyi kabul etmiş, ancak Türkiye ve İngiltere’nin baskıları sonucunda Yunanistan’ın “kendi kaderini tayin(self-determinasyon)” talebini reddetmiştir.

Yunan Hükümeti’nin BM aracılığıyla diplomatik kanaldan istediğini elde edememesinin sonucunda adada Enosis’i gerçekleştirmek adına Yunanistan’ın desteği ile 1955 yılında EOKA( Ethniki Organosis Kyprion Agoniston- Kıbrıs Mücadelesi(!) Ulusal(!) Örgütü) isimli terör örgütü kurulmuş ve bu örgüt çok sayıda patlama, saldırı, baskın, sabotaj, cinayet, kundaklama gerçekleştirmiştir.

Rumların özellikle 1931 yılından itibaren Ada’da bu yöndeki şiddet ve terör de dâhil her türlü haksız girişimlerine karşı Türkler tarafından yerel ve bölgesel bazı çalışmalar yürütülmüşse de bunların yeterince etkin olmadığı düşünülerek 15 Kasım 1957 tarihinde Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi bir araya gelmiş ve o güne dek yerel ve sınırlı mücadele eden tüm savunma örgütlerini bünyelerinde toplayarak Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlamak, işgale ve terör eylemlerine karşı durmak, Enosis planlarını engellemek, Rum ve İngilizlere karşı Kıbrıs Türklerinin haklarını savunmak gibi meşru amaçlarla ve Türkiye’nin de desteğiyle Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)’nı kurmuşlardır.

Bu gelişmeler yaşanırken Rumların terör eylemlerine Türkiye’nin sert tepkisi, Türkiye ile Yunanistan’ın savaşın eşiğine gelmesi, Batı’nın da Sovyet tehdidini göz önünde bulundurarak tarafları çözüme teşvik etmeyi istemesi gibi çeşitli nedenler sonucunda 1959-1960 Zürih ve Londra Anlaşmaları ile Kıbrıs’ta Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğünde iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temeli atılmıştır.

Bu anlaşmalara göre özetle, Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti’nin Türkçe ve Rumca olmak üzere geçerli iki resmi dili olacak, devlet başkanı Rum, başkan yardımcısı ise Türk olacak ve bu kişiler kendi toplumları tarafından 5 yıl için seçilecek, Meclisteki 50 temsilcinin %70’i Rum’lardan, %30’u ise Türk’lerden oluşacak, kamu kurumları için de aynı oran esas alınacak, 10 bakandan 3’ü Türk olacak, iki bin kişilik ordunun ise %60’ı Rum, %40’ı Türklerden oluşacak ve polis ya da jandarma teşkilatından en az birinin komutanı Türk olacak, Yüksek Mahkeme iki Rum, bir Türk ve bir tarafsız üyeden oluşacak ve her iki toplumun kendi arasından seçilecek ve içişlerine bakacak cemaat meclisleri bulunacaktır.

Bu anlaşmalara göre, Rumlar daha fazla haklara sahip olmalarına rağmen, Enosis isteklerinden vazgeçmemişler, Türklerin yönetimdeki ve kamu kurumlarındaki %30 temsiliyetini dahi hazmedememişler, özellikle 1959-1960 kurucu anlaşmalarının Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğünde Enosis hedeflerinin de önüne geçmesinin sonucunda EOKA’yı kullanarak terörist eylemlerini şiddetini artırarak devam ettirmişler, 21 Aralık 1963’te Türklere karşı tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen imha ve soykırım hareketi başlatmışlar, Türkleri her türlü imkândan kısıtlayarak adanın %3’lük bölümünde yaşamak zorunda bırakmışlar ve 1 Ocak 1964 tarihinde Makarios tarafından 1960 Antlaşmalarını tek taraflı olarak feshettiklerini açıklamışlardır. Rumların bu yöndeki hukuka aykırı eylem ve açıklamaları 1960 Anlaşmalarını fiilen uygulanamaz duruma getirmiş, gelişmeler üstüne Türkiye, antlaşmaların çiğnendiği gerekçesine dayanarak müdahaleye hazırlanmışsa da 1964 yılında ABD Başkanı Johnson’dan gelen mektup müdahalenin önüne geçmiştir.

Tüm dünyanın gözleri önünde Kıbrıs’ta yaşayan Türklere karşı sistematik ve planlı şekilde bu haksızlıklar yapılırken adaya 1964 yılından beri gizlice asker yığan Yunanistan, 15 Kasım 1967 tarihinde Rum Ordusu ile birlikte Geçitkale ve Boğaziçi köylerine saldırmış, bunun üzerine Türk savaş uçakları saldırıya uğrayan bölgelerde uçuşa başlamış, Türk donanması Kıbrıs’a doğru açılmış, TBMM 17 Kasım tarihinde saldırıların devam etmesi halinde Yunanistan ‘a savaş açılmasına karar vermiş, bu hamle ve tepkiler üzerine Rumlar işgal ettikleri köylerden çekilmiş, Türk esirler serbest bırakılmış, Yunanistan’ın gizlice adaya soktuğu askerler geri çekilmiş, Rumların Geçitkale saldırılarının ardından, 28 Aralık 1967 tarihinde Geçici Türk Yönetimi ilân edilmiş, Rumların haksız eylemlerinin devamı üzerine Türk Yönetimi ismindeki “geçici” ifadesi kaldırılmış, bu yapılanmayla adadaki Türklerin yasama, yürütme ve yargı işleri düzenlenmiş ve bir devlet teşkilâtı kurularak yönetimine ilk önce Dr. Fazıl Küçük, 1973 yılında ise Rauf Denktaş getirilmiştir.

Kıbrıs’ta bu gelişmeler olurken Yunanistan, 1974 yılına gelindiğinde hukuka aykırı eylemlerine bir yenisini eklemiş ve oldubittiye getirerek adayı kendisine bağlamak için Makarios’a karşı darbe yapmış, darbeden sonra ise 15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson’ı iktidara getirmiştir. Türkiye ise adanın Yunanistan’a bağlanması anlamına gelen bu haksız harekete karşı, Kıbrıs Cumhuriyetini kuran anlaşmalara dayanarak ve garantörlük hakkının bir gereği olarak, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı düzenleyerek duruma müdahale etmiş, bu başarılı müdahalenin ardından, Yunan cuntası ve Sampson yönetimi sona ermiş, Kıbrıs Türkleri, anavatanın fiili ve etkin güvencesi altına girmiş, Türklerin can ve mal güvenliğinin yanında, ekonomik, siyasi ve kültürel güvenlikleri de sağlanmıştır.

Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmesinden sonra ortaya çıkan bu yeni durumun resmiyet kazanması için 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) ilân edilmiş, KTFD ilk önce, 2 Mayıs 1975 tarihli yönetmelikle işgücü açığını kapatmak için Türkiye’den kırk bin göçmen getirtmiş, sonrasında ise adada BM aracılığıyla gerçekleşen bir nüfus mübadelesi yapılmış, 2 Ağustos 1975 tarihinde yapılan anlaşmayla, adanın güneyinde yaşayan Türklerin kuzeye, kuzeyde yaşayan Rumların da güneye geçmesi sağlanmıştır.

Yaşananlar üzerine, Kıbrıs Türkleri haklı olarak can güvenlikleri açısından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adada kalmasını istemiş ve Enosise’ yol açacak her türlü çözüme karşı çıkmıştır. Rum tarafı ise, Türklerin azınlık olduğunu ve kendi geleceklerini tayin hakları olmadığını ileri sürerek durmadan silahlanıp adayı tümüyle Rum egemenliği altına alma yoluna başvurmuş, her fırsatta BM’ye müracaat ederek Türkler aleyhinde karar çıkarma yoluna gitmiştir. Bu müracaatlar sonucunda BM’nin 13 Mayıs 1983 tarihli kararı ile Rumların adanın tamamında egemenlik hakkı olduğunu ve işgalci güç olarak nitelendirilen Türk birliklerinin adadan çekilmesi ve KTFD’nin sona erdirilmesi gerektiğini belirtmesi üzerine, KTFD ve Türkiye, bu kararı derhal reddetmiş ve KTFD Meclisi, 17 Haziran 1983’te Kıbrıs Türklerinin self-determinasyon (kendi kaderini tayin) hakkının olduğunu ilan etmiş ve nihayetinde BM’nin hukuka aykırı kararının da etkisiyle 15 Kasım 1983’te elinde kalan tek seçenek olan self-determinasyon hakkını kullanarak kuzeyde kendi özgür, bağımsız devletini kurmuş ve bunu tüm dünyaya ilân etmiş, böylece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kurulmuştur.

KKTC’nin kurulmasına ilk ve tek olumlu tepki anavatan Türkiye’den gelmiş ve Türkiye KKTC’yi tanıdığını hemen ilan etmiş, Yunanistan ve Rumlar ise, bu durumu yasa dışı ve kabul edilemez olarak nitelendirmiş, İngiltere de, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu BM Güvenlik Konseyi’ne taşımış, Güvenlik Konseyi bu tarihe dek Kıbrıs’ta yaşayan Türklere karşı terör faaliyetleri de dâhil olmak üzere sistematik ve planlı şekilde çok sayıda hukuka aykırı eylem gerçekleştirilirken bunları görmezden gelmiş, ancak 18 Kasım 1983 tarihli 541 sayılı kararında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanını hukuken geçersiz sayıp tüm devletlerden KKTC’yi tanımamalarını istemiş, bu sebeple Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda uluslararası ambargoyla karşı karşıya kalmış, KKTC, Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmamış ve ikili ilişkiler kuramamıştır.

Milli davamız Kıbrıs’ın aslında ciltlerce eser yazılabilecek tarihi arka planı kısaca bu şekildedir ve Kıbrıs ile ilgili yorum yapacak herhangi bir kişinin bu tarihi arka planı ve bunun ayrıntılarını çok iyi bilerek konuşması gerekir. Böylesine önemli bir milli dava, gayet sığ ve art niyetli şekilde ve bugüne kadar Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan soykırım, işgal ve terör eylemleri de dâhil olmak üzere bütün hukuksuzlukları görmezden gelerek “Kıbrıs’ı Kıbrıslılara bırakalım!”  şeklinde geçiştirilemez. Yeri gelmişken söyleyelim, Kıbrıs Söz Gazetesi 1925 yılında 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ndan önce 17 Ekim günü:  “Muhterem Gazi’nin açtığı nurlu ve feyizli yolda yürümek her Türk’ün milli vazifesidir.” şeklinde manşet atmıştır. Milli vazifesini ve Atatürk’ün çizdiği yolu unutarak başkasının uşağı olanlara hatırlatır ve 15 Kasım 1983’te ilan edilen bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 36. yıldönümünü kutlarız!

 

YARARLANILAN BAZI KAYNAKLAR

* Mavi Vatan için Jeopolitik Rota, Soner Polat.

* Uçurumun Kenarında Dış Politika, Onur Öymen.

*Kıbrıs Sorununun Birleşmiş Milletlere Taşınmasının Ardından Ortaya Çıkan  Yunan-Rum Eoka Tedhiş Örgütü, Ergenekon Savrun,https://ufuk.edu.tr/uploads/page/enstituler/sosyal-bilimler/ensdergi/say-13/sayi_p075-089.pdf.

*Kıbrıs Türk Kimliğinin İnşasında Atatürk İlke ve İnkılâplarının Etkisi, Kübra Öz, http://www.itobiad.com/tr/download/article-file/223577.

*Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi, Müge Vatansever, https://hukuk.deu.edu.tr/dosyalar/dergiler/dergimiz-12-ozel/3-kamu/9-mugevatansever.pdf

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı