Kültür-Sanat Haberleri

Nihat Genç’in o gün kaleme aldığı yazı… Duydunuz mu Kazım ölmüş!

2005 yılında, henüz 33 yaşındayken akciğer kanseri nedeniyle hayata veda eden Kazım Koyuncu unutulmadı. Yazar Nihat Genç, Koyuncu'nun hayatını kaybettiği gün kaleme aldığı yazıda, 'Genç bir insanın ölüm acısını hiçbir söz içimizden alamaz. Acıyla ancak zaman baş eder. Bir de Karadeniz'in kara rüzgarları...' demişti.

İşte Karadeniz müziğini rock müzikle birleştirip kendi tarzını oluşturan; sevenlerinin, “Biz de öldük ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya” sözleriyle hatırladığı Kazım Koyuncu, ölümünün 15. yılında da unutulmadı.

Yazar Nihat Genç, Koyuncu’nun hayatını kaybettiği gün kaleme aldığı Akşam gazetesinde yayımlanan yazısında şu ifadeleri kullanmıştı:

“Karadenizliler, genç sanatçının kansere yenik düşmesine ağlıyor, hepimiz kavrularak ağlıyoruz. Kazım Koyuncu’nun ailesine, arkadaşlarına sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Kazım Koyuncu arkadaşımızdı. Fuat Saka, Volkan Konak, Sunay Akın, İbrahim Can ve Kazım Koyuncu… Gizli bir örgüt gibi. Kazım’ın ölüm haberini alınca düşündüm… Bizler, birbirimizi niye anlatamayız.

Çünkü hiçbirimizin hayata karşı hesapları yok. Hiçbirimiz tedirgin değiliz. Ve hepimiz kendi bileklerimizden sorumluyuz…

Ve bu sanatçıların her birinin içinde, sanki trafo saklı gibi enerji yüklü… Bir gün belki, oturmalarımızı, konuşmalarımızı, huylarımızı, birer birer hikaye eder, anlatırım…

Hastalığı sonrası birkaç kez telefon ettim. Karadenizliler arasında sıkı bir geyik vardır. O geyikten çevirdik, şöyle: ‘Kazım biz hamsi yedik, mısır ekmeği yedik, bize bir şey olmaz!’…

İşte bu geyikten çevirip gülüştük. Ama galiba, mısır ekmeğinin, hamsinin kendisi artık kanser…

Genç bir insanın ölüm acısını hiçbir söz içimizden alamaz. Acıyla ancak zaman baş eder. Ve Kazımlar’ın yeteneği, enerjisi, coşkusu, sara illeti gibi bir şeydi. Tutulmaları imkansızdı… Uyurken bile tepinir, titrer yerinde duramazlardı. Türkülerini ve topraklarını delirmişcesine seviyorlardı…

Ne diyeyim sana Kazım… Genç yaşında duygunun, coşkunun, şarkıların yeterince yüksek zirvelerine tırmandın… Hepinizin volkanik bir bedeni vardı… Türküler lavlar gibi akıyordu…

Ne diyelim sana Kazım… Sen de hepimiz gibi büyülenmiş ve artık türkülerinle herkesi büyülüyordun…

Ne diyeyim sana Kazım… Sahnede, yüreğinden kamçılanmış gibi türküler söylüyordun…

O korkunç kuvvetli duyguları hangi uçurumların tepesinden topladığını biliyordum… O korkunç kuvvetli duyguları hangi rüzgarlar sana öğretti tanıyordum… O korkunç kuvvetli duyguları yüreğine hangi ıssız yaylaların neşeleri soktu biliyordum… Çünkü aynı ülkenin, aynı sokakların çocuğuydum…

Kazım, o hüzünlü, coşkulu çığlıklarını içimizden kimse söküp çıkartamayacak!.. Yakında biz de geleceğiz, ne diyeyim, ışık değilsin ki, şimdi söndün diyeyim. O hüzünlü çığlıklarını şimdi başkaları bulur mu onu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, bir ülke önce insanın gözlerine yerleşir, sonra kalbine…

Ve sanatçı diye bir şey yoktur bu ülkede, taşkınlık, coşma, dağılma, parçalanma, sürüklenme, kendini tutamama, aşırılıklardan kurtulamama vardır ve bu insanların artık bıçak saplasan girmez bedenleri vardır!

Genç bir insanın ölüm acısını hiçbir söz içimizden alamaz. Acıyla ancak zaman başeder. Bir de Karadeniz’in kara rüzgarları…

Eylül ayının sert fırtınaları, delirmiş dalgaları, kayaları devirdiğinde sert soğuk rüzgarlar başlar… Sibiryalar’dan kopup gelmiş Kafkaslar\’da çarpışmış…

Kara poyrazlar kapkara bir öfkeyle kemiklerinizi kırarcasına eser… İncecik erik ağaçlarının incecik fındık dallarının bu sert rüzgarlara karşı şansı yok.

Ayakta kalabilmek için biraz deli, biraz divane, biraz kudurmuş, biraz rüzgar gibi, biraz Karadeniz olacaksın…

Yağmurları nehir olup şehirlerin ortasından akan ülke…

Dağları ormanları söküp sahile indiren sellerin ülkesi…

Ve denizin kumunu, gökleri kapkara rengine boyayan dağları parçalayan rüzgarların ülkesi.

Duydunuz mu, Kazım ölmüş…

Meteliksiz, beş parasız, sahillerinde, dağlarında sürttüğümüz ülke… Sık sık dalgaların altından kumların hızla çekilip sürüklendiğimiz ülke… Duydunuz mu, Kazım ölmüş…

Kasım ayı devrildiğinde ne mavisi kalır gecelerin… Ne yeşili kalır dağların. Kapkara bir lacivert. Kömür madenleri taşıyormuş gibi bulutlar. Ağır ağır dağların tepesine oturur. Yağmurlar öyle tane tane değil, devrilmiş tren katarları gibi düşer başınızdan… Yağmur değil göklerden asfalt parçaları düşüyor gibi, ormanların beli kırılır…

Duydun mu kara lacivert deniz, Kazım ölmüş…

Karadeniz artık ölüm yatağında ülke…

Kendi ailem dahil, ölenlerin sayısı, yaşayanları geçti.

Ne hüzünlü coşkulu şarkıları teskin ediyor artık bizi… Ne ladin ormanları. Ne dalgaları. Ne mısır tarlaları. Ne karayemişleri. Ne yılan basmış tepeleri, yaylaları.

Karadeniz acılar içinde ülke. Artık her kapıda bir tabut. Her köyde yaygaralarla ağlayan insanlar. Yırtınarak, böğürerek, cırlayarak yürekleri yanmış insanlar…

Karadeniz’in artık, şakası, fıkrası, horonu, futbolu, fındığı değil… Karadeniz’in artık kanseri meşhur, konuşuluyor.

Coşkulu türküleri, enerjik rengini kaybediyor ve artık ağıtlar kansere yazılıyor.

Çayımız, fındığımız, bulutumuz, suyumuz, horon tepen genç çocuklarımız, ninelerimiz, hepsi bir büyük dünya savaşına girdi. Kansere karşı topyekün bir meydan savaşı… Kırılıyoruz…

Ey Karadeniz, senden nefret mi edeceğimizi sanıyorsun… O yemyeşil eşsiz manzaraların, yağmurların, suların, sellerin ormanlarından vaz mı geçeceğimizi sanıyorsun…

Bize teslim olmamayı sen öğrettin… Hepimizi teker teker alsan da, senin çocuğun olmak, senin dağların sahillerinde birkaç gün gezinmiş olmak, bize yeter…

Bize, dünyaya meydan okuyacak gücü sen verdin, bu türkülerin çığlıklarını sen verdin, bize hesapsızlığı, ölçüsüzlüğü, deliliği sen öğrettin.

Ölümünü, tabutlarını, kanserden kolordularını topla gel!.. İstediğin kadar gel… İçimize, bu toprağa, acıyı yerleştiremeyeceksin…”

Etiketler

Bir Yorum

  1. Merhum Kazım Koyuncu, yukarıda isimleri geçen sanatçıları bir halkanın parçası kabul edersek o halkaya iliştirilmiş iri bir tek taş pırlanta gibiydi… Her ne kadar o halka elemanlarından bazıları Kazım’ın ölümünden sonra artarak devam eden sevgi selini onun ölümüne bağlı olarak kendilerine sırf sağ kaldıkları için haksızlık yapıldığını ileri sürdülersede anlamadıkları şey şu ki eğer Kazım halkada yer alsaydı öldüğünde o halka kırılırdı…
    Konser kayıtlarında seyircilerin kollektif olarak eşlik ettiği bölümler ayrı bir tılsım gibidir, binlerce insan doğru yanlış aynı şarkıyı veya nakaratı tekrar ederken daima en doğru melodi ortaya çıkar. Kazım Koyuncu konser kayıtlarını dinlerseniz o doğru melodinin üstüne çıkan ve sözleri net bir şekilde duyulabilen tek tek söylenen şarkı sesleri vardır. Bu çığlık şeklinde kişileri haykırmaya sevkeden olay Kazım konserlerinin ayrı bir özelliğidir, insanlar ciğerini orta yere dökercesine çığlık atarlar ama ses sakince söylenen bir melodi gibi duyulur. Bunu tahrik eden merhum Kazım Koyuncu idi.
    Hep söylendi ki Kazım o kanseri Çernobil Faciası nedeni ile kaptı, mümkündür. Ama Türk Topraklarının yetiştirdiği en çevreye duyarlı sanatçılarından biri olan Kazım Koyuncu’yu Karadeniz Sahil Otoyolu projesi de kahrederdi. O projeye çok karşı çıktı çok çabaladı kendisini çok hırpaladı… Daha sonra o proje Karadeniz kıyılarının bedenini balta ile kesilen ağaç gibi boydan boya yardı geçti ki bu yazıyı görünce acaba Nihat Genç Kazım’ın ölümünü o coğrafya oluşumlarına haber verirken bilinçli bir şekilde veya tesadüfen Kazım’dan sonra öksüz kalacaklara acıklı bir mesaj mı veriyordu diye bir şey geçti aklımdan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı